18 Sıfır Sıfırlık

1800’lerin neresindesiniz, bu kez eminsiniz. Altınızda siz, gidiyorsunuz dıgıdık dıgıdık… Kişilik bölünmesini at ve türevleri şeklinde yaşayan ender yaratıklardan birisiniz. Unutmadan nokta atışı tarihi de söyleyelim: 1831.

Epey bir zaman geçmiş, her şey çok değişmiş. Teknoloji de değiştiğini sanıyor ama alakası yok. Nelerle mi alakası yok? Bizle, zamanla ve doğayla. Hep bir acelesi varmış gibi takılıyor yüzyılın bu demlerinde. Soğuk su istiyorsanız, buzu kapınızın önündeki buz kütlesinden elde etmek zorundasınız. Tabii yaz demlerinde de kara kışı beklemek zorundasınız. Buzdolabı ve türevleri hepsi de tabut kılığında, morg modunda.

Altınızdan alınan ata inat topukladıkça topukluyorsunuz… İki ayak dört ayaktan çok daha iyi gelmiş gibi size. At yok belki alt katınızda ama kişisel apartmanınızın her katı at gibi sütunlarla ve onların omuzlarında yükselen gidiş gelişlerle örülü… Yerinde saymayan bir üretkenliğiniz var ve onu ayakta tutabilmek için bir ata ihtiyacınız olmadığını geç de olsa anladınız.

Yolun anlamı durmamak. Sizinse bir anlamınız yok. Arayış da bu yüzden. Gittikçe daha da anlamsızlaştığınızı fark ediyorsunuz. Şimdilik çaktırmamak en iyisi. Arada sevgililer oluyor. Öpüşler, sevişler oluyor. Bunlara anlam yükleyen otomatlarda harcıyorsunuz tüm paranızı. Bedel hep yanlış öğretilmiş size. Bir kere ifade bulsa vücudunuzda yanlış anlama, hemen geçiştiriyor dinleyiciler. Ah o dinleyiciler! Çok da fazla açılmayın onlara. Sığır gibi yiyorlar sizi zira.

Sol köşede bir karaltı duruyor. Sağlar, sollar ve arada biten köşeler hep yol mefhumunu kör göze sokmak için varlar. Tabii parmak da sizsiniz, işaret emekçisi de. Gözse hep tekil, inadına tekil; çakıştığınız frekansın gözü o da.

“Frekansların çoklu olmadığını anladığınız andı, gözlerin birer teklik olduğunu gördüğünüz an.” diye sesleniyor oradan bir münasebetsiz. Cozurdama seslerinden diyalog ören bi’ tek siz değilsiniz, merak etmeyin.

Aşk. Evet, periyot aşk. Garip ki siluetler her seferinde farklı. Soru var kendisinde. Sorular. Çok fazla kan ve riya var kendisinde. Sıkışmışlık, daha da kötüsü bölünmüşlük var. Bulaştığı anda geçmeyen bir sıkıntı var kendisinde.

Bi’ an altındakine asmayı düşünüyor kendisini. Düşünen kim mi? Sizsiniz. Tabii bölünen de. Binek de, binen de sizsiniz. Darağaçları, ilmekler de. Bi’ tek aşk değilsiniz; ne siz ne de tüm rol modellerisiniz. Kendinizi ne kadar beğenseniz az, bokların en bokusunuz çünkü.

Kendisine benzetmeye nasıl da aç etrafındaki her şeyi; yani siz, yani insan. Aşkın anlamını çözmüş gibisiniz; tabii diğerleri de: Kalan son şeye kadar her şeyi kendine benzetmek aşk. Kendini aramak demiyorum; farklı şeyler çünkü.

Şimdiyi bırakıp, anı bırakıp gelecekten bakmaya başlıyorsunuz ve çok daha yabancı gelmeye başlıyor cümleleriniz, birbirinin peşi sıra:

Kendisinden başka kimse yoktu altında ve bu hiç iyi fikir değildi. Alnına “O buradaydı”yı kazıyacak ve geriye çivisel hiçbir iz bırakmayacaktı. Tek bir yazı kırıntısı bile. Ah şu Sümerler!

Atını özlüyordu. Ve onu altından çekip alanlara lanetler savuruyordu.

Zamandan emindi ama gezegenin hangi noktasında olduğundan emin değildi. Amerika’da olsa Poe iyi gelirdi ona. Kuzgunlarıyla düzüşür, döner “Poe, Allah belanı versin!” derdi yavuklusuna. Rakı massında Annabel’in kırardı iki kelimenin, onla ve kısacık ömrün atıklarıyla. Ahlak abidelerini, Özgürlük Anıtlarını kanırta kanırta götüne sokardı. Dört asırlık bir yerli katliamından arta kalan kan denizlerinde yıkardı o muhteşem götünü.

Avrupa’da olsa, mesela Rusya’da, Dosto bacıya sarar, sara nöbetlerini kumar masalarına peşkeş çekerdi. Hiç aklından çıkmazdı seks. Dosto bacının Karamazov Kardeşler’le olan grup sekslerinin, abidelerin yapraklarını yapış yapış bırakmak dışında başka bir boka yaramadığını geç de olsa anlardı. Anlardı, tarihin kan ve spermle yazıldığını.

Ve fakat anlam?.. Ve fakat anlam?.. Kıt aklı, Tolsto ebeninin sarkık sakalı ve memelerinden öteye geçemeyen fantezilerle son buluyordu her seferinde. Anlam, tam da buydu işte.

Rusya’dan ayrılışı ışık hızına taş çıkartan bir düzlemde gerçekleşti. Bu kaçınılmazdı. Amerika tam bir hayal kırıklığıydı, ama Rusya çok daha beter bir hayal kırıklığıydı. Tarihin ilk soğuk savaşı istemsiz bir şekilde kafasında gerçekleşmiş ve konu mankenlerini birbirine yakınlaştırmamaya büyük özen göstermişti. Ne seksine ne de başka bir bokuna asla isabet edemeyen ah şu özen!

Hayat sadece Avrupa ya da Amerika’dan ibaret değildi, ne de başka bir boktan. Keza gezegen de öyle. Ve fakat seviyordu nedense ikisi arasında sıkışıp kalmayı. Tapıyordu arafa. Biraz Avusturya, biraz Almanya, klasik müzik için; biraz Ada, biraz Fransa, edebiyat için; biraz Vikingistan, biraz da Danistan, varoluşçuluk ve nihilizm zırvaları için… Ve hepsi de topyekûn kafasındaki o aptalca plan için.

Özünü hayatın içinde arayan bir yalandı sanat. Tek eşlilik, çok eşlilik ve ardılları, hepsi de birer zırvadan ibaretti. Sadakat göte kaçan ve tüm varoluşunu olmadık deliklerde arayan koca bir çukurdu. Evren de bu çıkarıma, en doymaz kara delikleri göstererek katkıda bulunuyordu; tabii karşılanması olanaksız bir azgınlıkta.

Hadi topuklayın ve karşılık verin lan tanrılar, boklu değneğin diğer ucu titanlar; yeterince azmadınız mı yoksa?.. Düzüş ve ses görsün cümle âlem; hele ki en boktan yaratımlarınız insanlar.

Peki ya atlar?.. Onlara sadece sinekler konar.

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “18 Sıfır Sıfırlık”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest