19. Birikinti

1888. Çok sekizli sonsuzluk döngüsü. Henüz fazlasıyla dikeyler ve yan yatmamışlar daha ama yatacaklar; elleri mahkûm. Sonsuzluğa işaret edip de ona hizmet etmemek olmaz.

Evet, 1888. Yüzyılın en özel yılı. Onu özel kılansa, bunun asla farkında olmayacak oluşu. Ve daha da tuhafı, ezkaza farkında olacak olsa bile bunun umurunda olmayacak oluşu. Öyle de cool, öyle de ulaşılmaz bir havası var 1800’lerin bu şirin ve özel yılının. Aura mı desek?

Ve ben atımla yan yana gidiyorum, dıgıdıg dıgıdıg… Üst üste, alt alta değil, öne ve yana atımlıyız bu kez. İlk defa üstünde değilim, çünkü beni taşımaya mecali yok. Öyle ya,  koca yüzyılı beni sırtlayarak geçirecek değil sonuçta. Etten kemikten hiçbir şeye duvar muamelesi yapamazsınız ne de olsa. Boktan da olsa, insanlığınız almaz, kaldırmaz bunu.

Yerden güzel bir çakıl taşı alıp, atınıza uzatıyorsunuz. Havada parlak bir dolunay. Romantikse romantik, kimin umurunda. Çakıl taşını söyle bir süzüyor atınız. Milyonlarca yılın döngülerini görüyor o parlak gözler. Hangi denizleri, hangi karaları dolaşmış çok net görüyor. Kişnemesi size bi’ şey anlatmak ister bir kişneme değil bu arada. Sadece karnı acıkmış; biraz saman istiyor. Ardından da tatlı niyetine birkaç elma. Atların ne kadara aza eyvallah dediklerini fark ettiğiniz oldu mu hiç? Dikkat edin, tamah demiyorum; açgözlülüğü eyvallahla karıştıran o berbat düşünce yapısına hizmet etmek benim harcım değil sonuçta.

Sonra…

Sonra duruyoruz aniden. Ne at ne de benden tek bir adım daha çıkmıyor. Çıkamıyor çünkü. Saatlerdir yürümemizin meyveleri olsa gerek bunlar. Meyve benzetmesini çocuk benzetmesinden çok daha iyi bulmuşumdur hep, tuhaf. 1800’lerin bir başka etkisi de hafızanıza böyle tuhaf oyunlar oynaması. Olur olmaz çocukluğunuza dönerken, istemsizce meyve kokularıyla doluyor burnunuz. Meyve bahçelerinden çıkmayan çocukluğunuz, hafızanıza meyve aromalarının elinden tutarak hizmet ediyor belli ki.

Bayağı bir zaman alıyor durmanız. Sonra durmanızın zamanın durmasından bir farkı olmadığını anlıyorsunuz. Çok mu yavaş akıyor 1800’ler? Evet. Peki, neden?..

Ve ne gereksiz bir sorudur neden; hele ki 1800’lerde. Yine de bir deneyelim, adına yanıt denen belirsizliğe bir yelken açalım bakalım:

Öyle ha deyince bir ata erkil esprisi yapamazdınız 1800’lerde; ne denli boktan bir ataerkil uzantısı olsanız da. Hele ki üzerindeyken. Tahakküme pabuç bırakmayan bir yüzyıl varsa, o da 19. Yüzyıldır. Size ağırbaşlılığın bir yavaşlık olmadığını göstermekten gına getirse de, yavaş akanın kendisi değil siz olduğunu gösterir durur her seferinde. At mı? Onun yegâne görevi kaydetmektir ve yavaşlığın esamesi okunmaz bu kaydedişlerde.

Koca bir alandasınız şimdi. O uzun soluklu durmalarınızın sonu gelmiş de geçmiş çoktan. Konumunuzsa yine at üzeri. Matematikte sırtladıklarıyla koca koca sayılara işaret eden hamal soyu ve on üzeri sayılar gibisiniz, atınız ve siz. Koca alanı dolduran birçok ressama ilişiyor gözünüz. Harıl harıl çalışıyorlar. Dönemin izlenimci atmosferinde buldukları tüm gazları tuvallerine doğru üflüyorlar. Tanıyor muyuz peki onları? Evet: Van Gogh, Paul Gauguin, Edgar Degas, Claude Monet ve diğerleri. Hepsi de oradalar ve çalakalem çiziyorlar. Çiz babam çiz… Peki ya boya?.. Ona var daha sıra.

Öylesine yavaş çekimde ilerliyorsunuz ki, 25 saniyede bir akıyor kareler. Fırça darbelerine ne kadar yoğunlaşsanız yeridir. Ve her darbede siz ve atınızdan bir şeyler konuyor tuvallere. Belki de tarihin çizimlerle gelen ilk naklen yayına tanıklık ediyorsunuz, ama bunu da es geçiyor dimağınız.  Yine de gözünüz arkada değil; her halükârda kaydediyor, sağ olsun atınız…

Peki ya izlenimler ve …cileri?

Evet, hiç beklemediklerinizden çıkıyor, atınız ve sizin hakkınızdaki izlenimler. Ve öylece yansıyor tuvale. Şöyle bir bakıyor, az buz da göz gezdiriyorsunuz. Etrafa saçılmış hatlarınızla, erimiş bir çikolatadan çok daha estetik duruyorsunuz ikiniz de. İki boyutlu uzamınızın üç boyutlunuza kafa tutacağı kimin aklına gelirdi ki? Ve tabanca kılıfından “boynuz kulağı geçer”i ilk çıkaranı anında indiriyorsunuz yere. Üstelik ilk cinayetiniz de değil bu. Çetele dökümü için atınıza danışmanız gerek. Danışıyorsunuz da. O kadar duyarsız ki, “Ne gerek var?” deyip, bilinçaltınızdaki çöplüğe fırlatıyor danışmalarınızı. İçindeki geri zekâlı memurlarla birlikte; “Bırakın kendinizi akışa ve siktir edin yan atımlı ve sonsuzluk kölesi sekizleri!” dercesine.

Çıkın şimdi kadrajdan, çıkın o bir atımlık 25’liklerden. Ve tanıklık edin ressamlara; tanıklık edin renkleri kayan, desenleri kayan vesikalık intibalara.

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “19. Birikinti”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest