Ahmet Can Uysal: “Kendim için en iyisi neyse onu yapmaya karar verdim”

Henüz üniversite öğrencisiyken başladığı çalışmalarının neticesinde nihayet geçtiğimiz yıl emeklerini kitap bünyesinde buluşturan genç araştırmacı Ahmet Can Uysal ile kitabıyla ilgili görüştük. Genç araştırmacı tarih merakı, İstanbul’a olan ilgisi ve araştırmaları sonucunda ortaya çıkan eser hakkında merak edilen soruları yanıtladı.

– Merhaba Ahmet Can kendini kısaca bize tanıtır mısın?

Ahmet Can Uysal: Merhabalar, ismim Ahmet Can Uysal. Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Tarih Bölümü mezunuyum. İstanbul’da ikamet etmekteyim. Aslında ortaokuldayken tarih merakım başladı. Sosyal Bilgiler öğretmenim olan Orhan İşsevenler hocam sayesinde ilk okumalarım başlasa da beni asıl tarihe yönlendiren ve akademik çalışmamı sağlayan lise hocalarım olmuştur. Başta Ceyda Ülker ve diğer lise hocalarımın bu konudaki emekleri için teşekkür ederim.

– Tarih bölümü mezunusunuz. Henüz öğrenciyken bu çalışmaya sizi ne teşvik etti?

A.C.U.: Mezun olduğum üniversitenin düzenlemiş olduğu sempozyumda görevli olarak bulunmam beni son derece cesaretlendirmişti. Orada tanımış olduğum Değerli hocam kıymetli ağabeyim Çağhan Sarı ve onun teşvikleri ile akademik hayata giriş yaptım. Kitap çalışması aslında ilk yazılı çalışmam değildir. 2015’te Çanakkale’de ÇSAAT’ın düzenlemiş olduğu Çanakkale Savaşları Ulusal Öğrenci Sempozyumu’nda ilk bildirimimi sunmuştum. Akabinde aynı tarihte Balıkesir Güre’de yapılan Öğrenci Sempozyumu’nda Osman Bölükbaşı’nın biyografisi bildiri konumdu. 2016’da Muğla’da ISHE tarafından düzenlenen Uluslararası Tarih Eğitimi Sempozyumu’nda Fatih ve Süleymaniye Medreseleri üzerine bildirim olup e-kitap olarak yayımlanmıştır. İstanbul Kıyıları üzerine çalışmam ise Osmanlıcamı geliştirmek için bazı el yazması örnekleri incelerken, karşıma çıkan bostancıbaşı sicilleri, bu konu üzerine çalışmam için önemli bir vesika olduğunu ve araştırmam gerektiğine inandım.

– Tekirdağ’da okudunuz. Orayla alakalı bir çalışma yapmayı düşündünüz mü?

A.C.U.: Tabii bazı konu başlıkları aklımda ve en kısa zamanda hayata geçirmeyi düşünüyorum. Trakya İstanbul’a kara bağlantısı olan ve Avrupa’ya açılan bir coğrafyadır. Bu nedenden dolayı araştırma saham Osmanlı Devlet’i üzerine olduğu için bu bazda açıklama yapmak isterim. Ordu sefere çıktığında Silivri, Çorlu ve Tekirdağ önemli merkezlerdi. Bu bağlamda İstanbul’un gıda ve iaşesi Tekirdağ’dan sağlanırdı. Buranın tarihi coğrafyası ve sosyal tarihi araştırılmaya değer buluyorum.

– Kitaba gelen tepkiler nasıl?

A.C.U.: Çoğu zaman olumlu eleştiriler aldım. Özellikle İstanbul Tarihi çalışan araştırmacılar için 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başı gibi Osmanlı Devleti’nin en kritik tarihlerinde İstanbul’da yerleşim, yapılaşma ve nüfus üzerine olması araştırmacıların merakını giderecek düzeydedir.

– Bostancıbaşı Defterlerinin yazılış amacı hakkında neler söylemek istersiniz?

A.C.U.: Saray Muhafızı bostancı ağanın en erken 1793 yılında yazdığı düşünülen defterlerdir. Bu defterlerin yazılış amacı, padişah Haliç’te ve Boğaz’da saltanat kayığı ile gezintiye çıktığında sahil kenarında bulunan yapılar dikkatini çekmiş ve yanında refakatçi olan bostancı ağaya sorarmış. Bu sorulara eksiksiz cevap vermek isteyen bostancı ağa o dönemde halicin karşılıklı iki kıyısı ve boğazın Karadeniz’e kadar uzanan iki kıyıda dâhil olmak üzere tüm yapıların kaydı tutulmuştur. Fakat bu kayıtlar deniz kıyısı ve onun biraz gerisi için geçerlidir. Yani leb-i derya dediğimiz yapılar ve kıyıdan çok uzak olmayan yapılar kayıt altına alınmıştır.

Defterler dama tahtası şeklinde olup yapılar arasında ki mesafe “Kurbunda” ifadesiyle (yanında, yakınında) yazılmıştır. Devlete ait yapılar, Cami veya mescitler, iskeleler gibi yapılar kırmızı renkle yazılmıştır. Kutucuk içerisinde hane sahibinin ismi ve mesleği yazmakta bunun dışında ilave bilgi olarak yine kırmızı renkte ya da aynı renkte,  o hanede oturan kişi kiracı ise ev sahibinin ismi ve mesleği zikredilir. Tüm bunların dışında yapıların uzunluk, genişlik ve ya arsa ise metre karesi gibi ölçü cinsinden ifadelere yer verilmez.

– Asıl İstanbul sur içi iken, Boğaz’da neden bu kadar yapılaşma vardır?

A.C.U.: Boğaziçi’nin imarı aslında I. Süleyman (Kanuni) döneminde burada yapılan bahçeler vesilesiyle nüfus artmaya başlar. Fakat Boğaziçi’nde yerleşimi coğrafi olarak ele almakta fayda var. Tepelerden inen tatlı sular düzlüklerde dere oluşturmuş ve oradan boğaza katılmıştır. Bu düzlüklerde balıkçılık ve zerzevat yetiştiriciliği yapılarak asıl İstanbul’un ihtiyacı karşılanıyordu. Örnek vermek gerekirse Ortaköy, İstinye ve Küçük su kasrının bulunduğu düzlükler eski köy yerleşimleri idi. Bunların dışında tepelerin denize sıfır indiği dik yamaç ve ince kıyı şeridinde devlet görevlilerine ait yalılar yapılmış ve boğaz da yerleşim ve nüfus artmaya başlamıştır. Asıl artış II. Mahmud döneminde olmuş, padişah Beşiktaş ve civarına saray yaptırarak Topkapı sarayından çıkınca devlete yakın kişilerin ve onların himayesinde bulunan diğer insanların da boğaza ve o çevreye taşınması burada yapıların artmasına temel sebeptir.

– Kitabınızda Haliç ve Boğaziçi semtleri olarak anlatıda bulunmuşsunuz. Bu idari ayrım incelenen defterlerde mi geçiyor? Yoksa sizin tercihiniz mi?

A.C.U.: Tabii bu dönemde mahalle kavramı bizim anladığımız tarzda kullanılmıyor. Klasik dönemde ve Tanzimat sonrası dönemde (1839) İstanbul üç idari birimden teşekküldü. Bunlar Galata, Üsküdar ve İstanbul şeklinde üç Kadı’lığa ayrılmış en büyük kadı’lık İstanbul yani sur içi olarak belirlenmiştir. Burada Galata dediğimiz yapı şimdi ki Tophane’den başlar ve Sarıyer’e kadar Galata kadılığına bağlıdır. Bu yüzden idari ayrım bu tarihlerde biraz zordur.

Burada bizim yaptığımız ayrım aslında yine kıyı şerit temel alınarak sınır kabul edebileceğimiz yapıları seçtik. Örnek vermek gerekirse Kuzguncuk Cami’si bizim kuzguncuk sınırımız olmuş ve bir sonra ki yapı Kanlıca İskelesi ise oraya kadar mahalli sınır belirlemiş olduk ve buna göre istatistiksel verileri kullandık.

– Boğaziçi’nde söz ettiğiniz tarihlerde (1793-1802) nüfus dağılımı nasıldı? (Müslüman ve Gayrimüslim olarak analizi)

A.C.U.: Burada bahsedilen nüfus verisinden ziyade söz ettiğimiz semtler dâhilinde boğazda Müslümanlara ve zimmilere ait yapılar ve bu yapıların yoğunluğu üzerinden konuşabiliriz. Boğaziçi’nde ağırlıkta Rumlar meskûndu. Tophane’den Beşiktaş’a kadar saray ve çevresi otururken, Arnavutköy ve Baltalimanı yine gayrimüslimler otururdu. Burada dikkat çeken yine mezkûr sahilde Bebek ve Emirgan Müslüman nüfusu barındırırken İstinye ve ilerisi yani Tarabya ve Sarıyer ağırlıkta elçilerin yazlık sarayları mevcuttu. Yine bu bölgelerde “yalı” değil de “hane” tabiri olarak kullanılan ve sahilden çok uzak olmayan Müslüman olup mesleği daha çok balıkçılık olan gruplar oturmaktaydı.

Anadolu Yakasına geçtiğimizde Gayrimüslim nüfusun daha çok Üsküdar ile Kadıköy arasında bulunduğu ve boğazda Kuzguncuk’ta bir Yahudi yerleşimi olduğunu söyleyebiliriz. Burada dikkat çeken ikinci husus bu yakada daha çok emekli olmuş ve Müslüman devlet adamları ve onların mahiyetleri oturmakta iken Rumeli Yakası biraz daha karışık mahalleler oluşturmakla birlikte öbek öbek Müslüman, Rum ve Yahudi yerleşimleri söz konusu olmaktadır.

– Mekânsal analiz yapmak istersek neler söyleyebilirsiniz (Kahvehane, İskele, Cami, Yahuthane)

A.C.U.: İncelemiş olduğum defterler üç fasıldan oluşmakta bunlar 1793 yılı Haliç ve Boğaziçi. 1802 yılı ise sadece Rumeli Yakası olarak yazılmıştır. Sayısal verileri söylemeden önce şu hususu belirtmekte fayda var, Bostancıbaşı defterlerine ilk değinen Reşat Ekrem Koçu’dur. İlk yayını da kendisi yapmıştır. İkinci Yayın Cahit Kayra ve Erol Üyepazarcıklı tarafından Üçüncü yayın ise Murat Bardakçı tarafından yapılmış olup ayrıntılı bilgileri kitabımda görebilirsiniz. Şimdi sayısal verilere geçerken arada ki farkı gösterebilmek için böyle bir açıklama yaptım.

Buradan hareketle;

  • 1793 yılında toplam 1064 yapı vardır.
  • 1802 yılında ise 771 yapı vardır. 

1793 yılı için:                                                                      

  • Kahvehane sayısı 6
  • İskele sayısı 42
  • Cami veya mescit sayısı 14
  • Yahuthane sayısı 30

1802 yılı için:

  • Kahvehane sayısı 9
  • İskele sayısı 48
  • Cami veya mescit sayısı 16
  • Yahuthane kaydı yoktur.

Bardakçı’nın Yayınından: (1802)

  • Kahvehane sayısı 33
  • İskele Sayısı 138
  • Cami veya mescit sayısı 47
  • Yahuthane sayısı 100

Kayra ve Üyepazarcıklı: (1815)

  • Kahvehane sayısı 103
  • İskele sayısı 135
  • Cami veya mescit sayısı 55
  • Yahuthane sayısı 89

Yayınlanan tüm diğer defterlerin ve benim incelemiş olduğum defterlerin karşılaştırmasını yapıp çeşitli sonuçlara ulaştım. Bu sonuçlar tabi ayrıntılı olarak kitapta mevcuttur.

– Görselleri bol kullanmanızda ki neden nedir?

A.C.U.: Bostancıbaşı defterlerini ilk okumaya başladığımda bu belgelerin çok önemli ve kıymeti yüksek belgeler olduğunun kanaatine vardım. Çünkü Fotoğraf makineleri daha o dönemde yokken ya da Osmanlı topraklarına daha girmemişken İstanbul hakkında görsel malzeme olarak o dönemde yetişmiş ünlü ressamların çizimleri bazen de gravürleri bizlere bilgi vermektedir. Tabi bu görsel malzeme yerine göre abartılı çizimlerde barındırır. Bu sebeple Eyüp İskelesinden ya da Kandilli bölgesinden bahsediyoruz bu bahsettiğimiz bölgeleri o tarihlerde gözümüzde canlandırmak için kısacası bir İstanbul panoraması çizmek için görselleri ve haritaları kitabımda kullanmaya özen gösterdim. 

– Bahsedilen tarihlerde (1793-1802) Boğaziçi ve Haliç’te kimler otururdu?

A.C.U.: Aslında bu sorunun iki cevabı var. Birincisi için şunları söyleyebilirim; Şimdi ki Eminönü iskelesinden Unkapanı’na kadar çeşitli iskeleler var, bu iskelelerin görevi bir nevi gümrük diyebiliriz. Un kapanı, yağ kapanı gibi isimle anılan malların satıldığı ve İstanbul’a gelen çeşitli ürünlerin buradan şehre dağıtıldığını söyleyebiliriz. Unkapanı’ndan Cibali’ye kadar Müslüman yerleşimi ve “yahuthane” tabir edilen şehrin getto yerleşimi diyebileceğimiz mekânları içinde barındırır. Bu mekânlar aynı zamanda bir Yahudi yerleşimidir. Eyüp ve karşı sahil Kasımpaşa’ya kadar yine Müslüman yerleşimi mevcut olup, buradan Tophane’ye kadar çeşitli İskeleler ve Müslim-Zımmi karışık yerleşimler mevcuttur. Geri kalan bütün sahil için tek tek değil de bazı örneklendirmelerle gidebiliriz. Beşiktaş için sahilde 40 yapı Müslümanlara ait, Baltalimanı için sahilde 5 yapı Müslümanlara aittir. Karşıya geçelim mesela Üsküdar için 51 yapı Müslümanlara ait, Beykoz için 38 yapının Müslümanlara ait olduğunu görebiliriz.

Sorunun ikinci cevabı ise Boğaziçi’nde belli bir azınlık vardır. Bu azınlık gerek dini gerekse statü olarak değişim gösterir. Emekli olan devlet adamları ve yakınları daha çok Anadolu yakasında meskûn iken, Rumeli yakası için hala görevde olan devlet adamları ve önemli tüccar, zanaatkâr ve meslek erbabı olanlar oturmaktaydı. Üzerinde hala araştırma yaptığım ve yakın bir dönemde yazı kaleme alacağım bir husus dikkatimi çekti. XVIII. Yüzyılda boğaz da önemli ailelerin yalıları vardır. Bu aileler belirli bölgelerde kızı, damadı ve diğer çocuklarına ait sıra sıra oluşturulmuş yalılarda kalmaktadırlar. Ailelerin isimleri Mıgırdıç, Tıngıroğlu, Dülgerzade ve Boyar’dır. Bu aileler için yine XVIII. Yüzyılda Galata bankerleri olduğunu ve İstanbul’un ileri gelen aileleri olduğunu söyleyebiliriz.

– Bostancıbaşı Defterlerinde isim ve cinsiyet analizi yapmak istesek neler söylemek isterseniz? (Burada bahsedilen en çok kullanılan Müslüman ve Gayrimüslim isimler, yaptıkları meslekler ve lakapları)

A.C.U.: En çok kullanılan Müslüman isimleri “Mehmet-mehemmet”, “Abdullah-Hasan-Ömer” dir. Gayrimüslim isimlerde ise “Dimitri-dimitraki”, “Kostaki-yorgaki-Avram” dır. Burada mesleki olarak baktığımızda gayrimüslimler tüccar ve zanaatkârlık yapmakta, Müslümanlar ise devlet görevlisi ya da onların himayesinde bulunanlar olup yine balıkçılıkta yapanlar mevcuttur. Bazı mesleklerden bahsetmek gerekirse; “Bezirgân, dellal, ipekçi, çukahacı, hekim, sarraf, berber, tülbentçi, keresteci, terzi ve şerbetçi diyebiliriz. Lakap olarak “Yenişehirli, küçük, Bayburtlu, Sarıoğlu, mirasyedi, güzel oğlu, aci ve topal diyebiliriz.

– Boğaz’da ve Haliç’te ne gibi yapılar vardır? Bu tarihte arsa ve imar kullanımı ne boyuttadır?

A.C.U.: Eminönü ve civarı için 14 yahuthane, 5 iskele, Cibali’de İbrahim Paşa kerimesine ait odalar (bunlar bekar odaları olabilir), Tophane’de Hasan Ağa’nın zevcesine ait boş bir arsa, Beşiktaş’ta bir ganem (hayvan kesim yeri), Arnavutköy’de Bostancı ocağı, Bebek’te Ruhi beye ait boş arsa, Yeniköy’de mumhane, kolluk yeri ve fırın, Sarıyer’de ise Kilise ve papaz odaları kaydı tutulmuştur. Karşıya geçtiğimizde Üsküdar’da debbağ, mumhane ve yanmış bir arsa, Kuzguncukta Arabzade Ata efendiye ait arsa, Çengelköy’de Pazar kayığı yapılması için alınan arsa kaydı tutulmuştur. Bunların dışında İskele, Cami ve diğer yapılarında isimleri ayrı ayrı zikredilir.

– Belirttiğiniz tarihlerden (1793-1802) günümüze kadar kalabilen yapılar nelerdir? İlave olarak mimari yapılarında değişiklik olmuş mudur?

A.C.U.: Günümüze kadar kalabilen yapılar maalesef bir elin parmağını geçmez diyebiliriz. Şimdiki yalılar daha çok 1890 sonrası yapılmıştır. Burada kalabilenler için isim zikretmek gerekirse kitabımda da dokuz tane yalıdan bahsettim içlerinde Esma Sultan, Halet Çambel, Bostancı Abdullah Ağa, Kıbrıslı ve Şerifler Yalıları diyebiliriz. Yine Rumelihisarı yakınlarında Kayalar mescidi o tarihlerden bu tarihe kalabilen yapılardır. Elbette mimari olarak değişim olmuş kimilerinde gözle görülür bir değişim kimilerinde ufak tefek değişimler yaşanmış. Mesela Emirgan’da bulunan Şerifler yalısının ön kısmında tüneli andıran bir yapı olduğunu fakat zamanla yıkıldığını biliyoruz. Yol açma esnasında ya da bölgenin Cumhuriyet döneminde imara açılmasıyla bazı yalıların yıkıldığını biliyoruz. Örnek olarak Amcazade Hüseyin Paşa yalısının başına gelenler. Burada önemli olan o bölgede yaşayan halkın tarihine ve kültürüne sahip çıkma bilinci önemli rol oynamaktadır. 

– Geleceğe dair çalışmalar ne olacak?

A.C.U.: İstanbul tarihi üzerine çalışmalarım devam edecektir. Çünkü büyük bir imparatorluk merkezi olması burada yaşanan sorunlar, insan ilişkileri, devlet-toplum yapısı merkezde sürekli hissedilen boyuttadır. Yine bu bağlamda Trakya ve İstanbul ayrı düşünülmeksizin araştırmak ve yeni konular yeni tarihsel perspektifler getirmek her tarihçinin isteği gibi benimde naçizane isteğimdir.

– Röportajın okurlarına ne demek istersiniz?

A.C.U.: Daha lisans sıralarındayken sempozyum ve diğer konferanslara gerek konuşmacı gerekse dinleyici olarak gittiğimde çevremde “Ya ne yapacaksın otur dersine çalış” gibi söylemleri vardı. Bu söylenceler elbette doğruydu fakat her meslekte olduğu gibi tarihçilikte de saha çalışması masada ki çalışmayı bütünleştiren bir parçadır. Orada tanımış olduğum birçok akademisyen ve uzman kişilerle çalışma ve görüşme şansım oldu. Bu şansı olumlu açıdan değerlendirdim ve kendim için en iyisi neyse onu yapmaya karar verdim ve çok şükür kararlarım beni yanıltmadı. Buradan okuyuculardan bir isteğim olacak içinizde ki araştırmacı ve sorgulayıcı kişiliğinizi asla kaybetmeyin. Eğitim kurumlarımız bize bir şeyler katabilir fakat kendimizi geliştirmek ve kendimize katkıda bulunmak önce şahsımıza daha sonra ülkemize yapılmış en güzel hediyedir. Röportajınız için teşekkür ederim.

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

0 yorum “Ahmet Can Uysal: “Kendim için en iyisi neyse onu yapmaya karar verdim””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uğur Hakan Hacıoğlu’nu Takip Edin

Reklam

Uğur Hakan Hacıoğlu | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Uğur Hakan Hacıoğlu | Twitter

Pin It on Pinterest