Barış Efendioğlu: “Hepimize nefes için bir heves lazım”

Barış Efendioğlu

“Neden Evlenmedim” ve “Gelmeyen Pazartesi”nin yazarı aynı zamanda müzik yazarlığıyla “Headbang” dergisinde çalışmalarını sürdüren müzikal olarak da “Sapık İnek” grubunun basçısı Barış Efendioğlu üçüncü romanı Tutuşamayanlar’ın ardından bizlerin sorularını yanıtladı.

– Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Sıkı bir plak koleksiyoncusu olduğunuzu biliyorum. Röportaja da bu noktadan başlamak istiyorum. Koleksiyon yapmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Merhaba, ben de sitenizde bana yer ayırdığınız için teşekkür ederim. Plak koleksiyonu, yapmaya başladığım değil, içine doğduğum bir şey. Evde zaten babamın geniş bir arşivi vardı, üzerine dedemi kaybettikten sonra ortaya çıkan plaklar da eklenince, kendiliğinden ufak çaplı bir koleksiyon sahibi oldum. Çocukken babamın plakları ile oynadığım için, ki ne yazık ki en büyük keyfim Erol Evgin’e bıyık çizmekmiş, kendimi bildim bileli plak topluyorum diyebilirim. Örneğin ortaokuldayken Ankara Maltepe’de kurulan Rus pazarından plak aldığım günleri hatırlıyorum ya da yine Ulus’ta İtfaiye meydanından, Cem Karaca plaklarını kilo ile aldığıma dair anılarım var.

– Edindiğiniz ilk plağı hatırlıyor musunuz? Arşiviniz için güncel olarak aradığınız bir plak var mı?

Dediğim gibi pek çok plağın içine doğdum fakat bana, “Ben de bundan sonra plak dinleyeceğim” dedirten 45’lik, Edip Akbayram’ın “Dağlar Dağladı Beni” şarkısıydı, o şarkının bas gitarını plaktan duyduğumda beynimden vurulmuşa döndüm. Kendi paramla aldığım ilk plak ise Rus baskı bir Black Sabbath toplamasıdır. Güncel olarak aradığım plak çok fazla, tabii ki bunların en önemlisi Bunalımlar grubunun “Başak Saçlım/Bunalım” 45’liği, onu ararken farklı Bunalımlar 45’liklerim oldu ama “Bunalım”ı hâlen bulamadım. 

– Aksi, Headbang, 45’lik gibi çeşitli dergi ve mecralarda müzik ve plak koleksiyonculuğu üzerine yazılar yazdınız. Bu çalışmalarınızı ileride kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

45’lik dergisine yazdıklarım bir dizi gibiydi, “Rick and Morty” çizgi filminden etkilenip, huysuz ve yaşlı bir koleksiyoncu ile çömez ve iyi niyetli bir koleksiyoncunun sohbetleri üzerinden her sayıda farklı bir sanatçının diskografisini vermeye çalıştım. Hedefim de Anadolu Pop ve Rock plakları bittiğinde bu yazıları kitaplaştırmaktı lakin hem dergi kapandı hem de o yazılar yanlış anlaşıldı. İnsanlar, şaka gibi ama gerçek, o diyalogları benimle yapılan röportajlar sandı. Her plak koleksiyoncusu bilir ki, diskografi yazmak inanılmaz zordur ve mutlaka ufak tefek yanlışlıklar barındırır bu tip yazılar. Plak konusundaki bilgileri tekelinde tutan birkaç arkadaş, yazılarımı yapıcı değil de yıkıcı bir şekilde eleştirip verdiğim emeğin kim ve ne için olduğunu sorgulattılar. Benim plak toplarken yaşadığım sıkıntıları yaşamaması için yeni koleksiyoncuların, Türk plakları ile ilgili diskografik olarak hazırlanmış bir kitaba, bir almanağa ihtiyacı var ülkemizin, zaten benim de ana motivasyonum buydu ama o emeğe değip değmeyeceği konusunda artık emin değilim.

– Kitaba gelirsek… “Biz tutunmaya değil, tutuşmaya çalışıyoruz. Yanmak istiyoruz…” sözüyle okuyucuları derinden hissedecekleri bir kitap bekliyor. Samimi, hayatın içinden ve İstanbul kokan… Tutuşamayanlar’ın ortaya çıkış sürecinden bizlere bahseder misiniz?

“Tutunamayanlar”ı ilk kez 20 yaşında okumuştum, sonra her on yılda bir okuyacağım diye söz verdim kendime, 30 yaşında yani ikinci okuyuşumda da ilk okuyuşumdaki gibi, Selim’in sessiz gidişi içime sinmedi ve kafamda bu kurgu şekillenmeye başladı, romanın çatısı sürekli kafamda dönüp duruyordu, Selim bir oyun oynamalıydı. Karışık bir kurgu olduğundan ve aradaki öykülerin her birinin etkileyici olmasını istediğimden, yazmayı aceleye getirmek istemedim. Yaklaşık 5-6 yıl önce bir kâğıda; tek tek bölümlerin ismini yazdım, burada şu olsun, burada şu konuda bir öykü anlatılsın diye notlar aldım. Sonra da ilham geldikçe yapboz yapar gibi bölümlerin altını doldurdum. Önce öyküler bitti, sonra diğer bölümler. Romanın tamamlanma evresi Beşiktaş, Galata ve Karaköy üçgeninde çokça vakit geçirdiğim bir döneme denk geldi, İstanbul kokusunun nedeni de bu sanırım.

– Aslında kitabın başkarakteri Timur bizlerden biri. Sevdiği insanı kaybetmiş. Biraz yalnız, biraz öfkeli ve en çok da yorgun… Ama onu diğer insanlardan ayıran özellik Bunalımlar’ın Bunalım plağını arıyor olması. Sizce Timur için Bunalım plağı ne anlam ifade ediyor?

Aslında kitabın bir yerinde, Tahir abi temel nedeni söylüyor, “Bugünüyle mutlu biri kendini eski kitapların (plakların) arasına hapseder mi?” Antika toplamanın, eski şeylere ilgi duymanın bugünüyle mutlu olmamakla mutlaka bir ilgisi var. Bir de Timur, aslında hayatındaki amacı kaybetmiş durumda, o plak onun için bir amaç sadece, bir yaşama nedeni; bu sayede yataktan kalkıyor, dışarı çıkıyor. Hepimize nefes için bir heves lazım. Heves gider, umut biterse, cesetten farkımız kalmaz. Belki de o yüzden hepimizin bir Bunalımlar plağı var peşinden koştuğumuz ve umarım hiçbirimiz onu bulamayız. 

– Timur’un sahaf olan Tahir ile tanışması romanın dönüm noktası olarak gösterilebilir. Ardından Rıfat ve Simin’in eklenmesiyle karakterlerimiz için oldukça uzun bir İstanbul akşamı başlıyor. Üstelik o akşamın ardından kimsenin hayatı da eskisi gibi olmayacak. O geceyi böylesi önemli hale getiren tesadüf mü yoksa hayatın kendisi mi?

Aşk tesadüfleri sever, ben sevmem. Tesadüflere güvenmem. Tesadüfler bana hiçbir zaman dürüst gelmez. Gerçek hayatta tesadüfler genelde yalanların arkasına saklandığı duvar olarak çıkar karşımıza, edebiyatta ise tesadüflerin kurguyu kolaylaştırma adına kullanılan kestirmeler olduğunu düşünüyorum. Tahir abi yıllarca bekliyor, sahafı açtığı gün karşılaşmıyor Timur ile keza Simin standart, her zaman o mekânda karşılaşabilecekleri bir karakter, yani tesadüf yok. Anlatılanlar hayatın kendisi, tesadüf gibi görülen yanı ise tevafuk belki de.

– O gece oturdukları masada Tahir’in okuduğu öyküler masayı derinden etkiliyor. Timur için iz bırakan öykü sizce hangisi?

Hepsi ama sadece biri. Kitabı okurken kendinizi ister istemez Timur’un yerine koyuyor, onunla empati yapıyorsunuz. En çok hangi düşünceleri veya yaşanmışlıkları ile empati yaptıysanız, ona en yakın öykü sizin için yani Timur için iz bırakan olacaktır. Ben de aldatıldım mı? Ben de terk edildim mi? Ben de yapayalnız mıyım? Ben de bir sevdiğimi gömdüm mü? Şiddet gördüm mü? Sıralama yapmak anlamsızdır öyküler arasında tıpkı saymanın anlamsız olduğu gibi ölüleri.

– Timur o gün Tahir’in sahafına gitmemiş olsa sizce nasıl bir sondan bahsediyor olurduk?

Sonların değişeceğine inanmıyorum, sadece ona giden patikalar değişir ama varacakları yer hep aynı olacaktır. Kaç kötü son gerekir birisine, nasıl olsa kötü bitecek demesi için daha başlamadan yeni bir şeye, bilmiyorum ama Timur o noktada artık. Umutsuzluğuyla dünyaya baktığında, umudunu kıran su birikintileri olarak görüyor insanları ki, girdiği ya da girmediği bir dükkân sadece patikasını değiştirecektir sonunun. 

– Kitabın kapağında da Bunalımlar grubunun Bunalım plağını görüyoruz. Bunalımlar grubu ve grubun Bunalım plağı sizin için ne anlam ifade ediyor?

Aydın abinin, “Ben neşeli şarkılar çalamam. Kalbim ağrılarla dolu” cümlesi bile yeter Bunalımlar ile empati yapmam için çünkü ben de neşeli öyküler yazamam. Bununla birlikte, Anadolu Rock/Pop’u ve o dönemlerin saykodelik çalışmalarını çok severim ki bence o dönemin grup müziğine imza atan en temel enstrüman bas gitardır. Dönemin bas gitaristleri düşünüldüğünde de akla ilk olarak Ahmet Güvenç ve Melik Yirmibir gelir ki Bunalımlar grubunda ikisi de çalmıştır. Bu bile bir bas gitarist olarak grubu benim için yeterince özel bir yere koyar aslında ama ek olarak; Cem Karaca’nın grubun kuruluşuna katkısı, Aydın Çakus’un süper soloları, grubun yaratıcı ve aykırı şarkı sözleri, müziği…  ve en başa dönelim, her şarkısında olan ama özellikle “Bunalım” şarkısında tavan yapan hüznün domine ettiği o karışık duygu durumu. 

– Sizce Tutuşamayanlar okunurken hangi plaklar dinlenmeli?

Ben yazarken de okurken de Türkçe şarkı dinleyemem. O yüzden kitapta adı geçen plakları söylemeyeceğim. Okurken dinlenmesi en uygun plaklar sanırım yazarken dinlediklerim olacaktır. Bunlar da en çok Tiamat “A Deeper Kind of Slumber”, Tom Waits “Closing Time” ve Jack Fragomeni ile Steve LaSpina’nın “Friends in Deed” olmuştur.  

– Son olarak okuyucularımıza ve tutuşamayanlara ne söylemek istersiniz?

Son sözler bana hep telaş içinde kesilmiş ahkâmlar gibi gelir, o yüzden sadece iyi günler dileyeyim ben okuyucularımıza. Sürç-i lisan ettiysek affola. 

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

0 yorum “Barış Efendioğlu: “Hepimize nefes için bir heves lazım””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest