Çeliş ve İkile

I. Kutu

Ölümden mi korkarız; ölüm şeklinden mi? 

Her tatile çıkışında kedisini bize bırakır Schrödinger. Bize derken, bizi, hepimizi kast ediyoruz. Hem ne fark eder? Ne fark eder inişler ve çıkışlar, aralarda kalan sıçışlar? Sonra telefon açar, “Kedi ölü mü?” diye sorar. “Yoo, gayet diri” der, kapatırız. Mevzu kapanmaz ama. Mevzu bahis bile olamaz kapanması. Tüm aramalar ödemelidir; keza arayışlar da öyle. Pinti ve cimridir, eş anlamlı, tekrarcı ve ısrarcıdır Schrödinger. Varlığı yara, yokluğu paradokstur Schrödinger’in; keza kedisinin de öyle. 

Ölümden korkulur; korkulur hayattan. Korkunçtur ölüm; keza kediler de. Kedileri severiz. Korkunç güzel canlılardır kediler. Boyut kapısı cinsel organları, boyut kızlık zarı gözleri vardır kedilerin. Bakışları delicidir; hiç sekmez, deler geçer bakışları. Evinde hamarat, kırtasiye raflarında ve ofislerde delgeçtir o bakışlar. 

Severiz Schrödinger’i. Kedisini daha bi’ severiz. İkisini de ayrı severiz. Bir köşeye çeker, ikaz eder eder severiz. Bu kadar sevecen olmayın deriz. Yüzümüzü gözümüzü tırmalar; yaramazdır kedi. İhtimallere tapar; kumarbazdır da kedi. Kumar masasında kaybedecek bir şeyi kalmayınca, bizi kaybeder kedi. Her kaybedilişte yeniden sorgularız; “Geliş gayemiz nedir?” diye sorarız. Ortaya sürülen, ortaya salata bir kumar bahsi olmamızdır geliş gayemiz. Bunu sürekli anlatır, dikte eder kedi. Bir türlü anlamak istemeyiz: Kaybedecek bir şeyi olan değil, kaybedilesi yaratıklarızdır. Seçilmiş olduğunu sanan sıçılmış canlılarızdır. Güya diğer canlılar bizi doyurmak, ısıtmak ve koklatmak için ordadırlar. Kutsal, ellenmez ve dokunulmazızdır, aklımız ve peşimiz sıra. Bunu bi’ yere yazar, adına kitap der kutsarız. Kutsal kitaplar, kutsal ruhlar ve erkek egemen baba-oğullar gırladır; gırladır tüm zırvalıklar.

Schrödinger tatilden döner. Paradoks olmuştur üstü başı. Kirlenmiş, aklanmış, iki ters-bir düz olmuştur zihni ve bilinçaltı. Birileri üzerinden geçmiş, ancak tüm üzerindekiler altında kalmıştır. İşte budur paradoks; tam karşımızda, arkamızda, altımızda ve üstümüzde duruyordur. Var olmayanın varlığı üzerine kurulu bir yokluk, yok olmaktan gına getiren bir varlıktır paradoks. Bizler de öyleyizdir. Anlamsızca fırlatıldığımız hâlde gezegene, varmış ve bir haltmış gibi davranırız. Önemsenme isteği ama hiçbir zaman var olamama gerçeğidir paradoks. Sanrı sanrı sancırız durmadan; yaradır, kabuktur benliğimiz. Kanar kanar kabuk bağlar, bağlanırız. Aşklarımız da, tutkularımız da kabuktur. Soluksuzca yanar, tekrar tekrar kabuk bağlarız. Gözeneklerde kan, çatlaklarda kan, beden diye, benlik diye kakalanır bizlere.  

Ve karıncalanmadan ibarettir, kan da dâhil tüm akışlar; yaşam diye yutturulmuştur bizlere. 

II. Dendenli Tablo

Güneşi saran isteksizlik
Sıcaklıkla koşut ışık

Gölgelerle at başı lekeler
Saat kulesinin altındaki şemsiye
Ve en alt basamağı tuvalin;
Güneşi bekleyen adam
Bir kolla bağlı şemsiyeye 

En çok zamanda yeri vardır bir durağın. Keza beklemenin de öyle. Peki ya akış? Ah o akış; huzurda akış, hep akış. 

 Yollar nehirle alakalıdır. Ve bir nehre öykünür her yol. 

Gözü vardır zamanın nehirde. Çünkü bir nehirle anlatılır en çok bir yaşam. Ve sadece sayar oysa zaman. 

Hisler de sayar ama hatalarla doludur hissetmekten. Yoksa niye doğsun ki bir mantık; derken bir mantık daha. 

Akış da, yaşam da bir kılıf. Ya zaman hep vardı; ya da nehir. 

Patilerinin sesini duyan mı var; nedir bu tedirginlik? Köşeyi de es geç, hiç boşuna dönme sen. Dönme bu rezil hâlinle; tüm sivrilikler haram sana. Biteviye ve dümdüzsün; kıvrımlar senin neyine! Berbat bir düzlük, akıştan anladığın; içinde ve sere serpe. En baba durağanlara taş çıkartırsın; rezilden öte, hiçlikten hâllicesin sen. 

Şu peşinden gelen zaman değil, hiçlik de değil, hiçbir şey de. Varlığından şüphen olmasın; varsın sen.  

Sisle kaplı bir kafanın etrafında böylesi düşüncelerle sarılı bir özgüvendi yürüyen; kendini yitirmiş bir hâlde yollarda; arada bir durup güneşini bekleyen. Ve sönmüş bir yaşam için akıyordu nehir; zamansız ve biteviye. 

“Zaman bir sayaç; sıfırladığım şey zaman değil, varlığım” diye diye yürümeye devam etti uzun bir süre. Kabullenmek değildi bu; biliyordu sadece. Kafasında aynı zırvalar sayıklayıp durdular kendi hâllerinde ve yol boyunca. Susan yoktu; susacakları da yoktu. İç seslerin sustuğu nerede görülmüştü hem. Yerli yersiz, zamanlı zamansız sayıklamalar devam etti; akış hatırına, nehrin dinginliği ve bilgeliği hatırına.  

Dinginlik neyse de, bilgelik çok iddialı bir kelamdı ve nehir hiç üzerine giymeden fırlatıp attı kendisini. Ne yakıştırmaları seviyordu, ne sıfatları ne de yapıştırmaları. Hepsi de insan denen mahlûkatın iletişim kodlarının bir uydurmasıydı sonuçta. Doğallıktan uzaktılar; hadi kıvırmayalım, olabildiğince yapaydılar. 

Azıcık aksayacak ya da ritim kaybedecek olsa, zamana dönüyordu yüzünü nehir. Metronomu, her şeyiydi zaman. Onsuz bir hiçti nehir. Keza zaman da öyle; nehirsiz bir hiçti zaman. Diğeri olmadan kendini hissedemeyen hiçbir şey yalnız kalamazdı. Yaşam, nehir ve zaman bunun için varlardı ve sonu gelmez bir hırsla varoluşu hissettirmek için.  Güneşse fonda bir ışıktı sadece; ama beklemeye değerdi yine de. 

Bir öne, bir arkaya, durmak bilmiyordu patiler. Hem gidiyor, hem de yola anlam katıyorlardı. “Akışa” diye düzeltti nehir. Her zamanki gibi belirleyici ve müdahaleciydi. “Her zamankinden de fazla” diye ekledi zaman. Her zamanki gibi sabırlı ve son kelamcıydı. Kendisinden bol neyi vardı ki?

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Çeliş ve İkile”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest