Dolduruş

I. Denizden Uçağa

Her tarafı kaşlarla kaplı bir alına kar yağınca anlıyorduk saçların ağarmaya başladığını… İçimizde birazcık öfke, çokça metafor. Oysa ne kadar da çok istemiştik şöyle hoyratça dağıtılmış öfkelerin en kallavi parsellerini. Cennet mekânında da aynı şeyi dilemiş ve fakat ateist olduğumuz gerçeğiyle donatılan yüz ifadeleriyle doldurmuştuk zulamızı. Kaşlı alınların altında pek manidar durmuştu bu abuk sabuk ifadeler. 

Çimenle kaplı zirvelerin karla ıslanan etekleri… eril atmıklar kokuyordu yer gök. Zaman bile her zamanki gibi sadıktı buna. Evrim kendi varlığını soy devam ettirme saçmalığına dayandırmış ve özü birleşmeye dayanan olmadık anlaşmalar imzalamış gibiydi sanki. Bunu en çok da bizi var eden anne ve babalarımıza sorduğumuzda, verdikleri kaçamak cevaplardan anlıyorduk.

Sonra…

Sonra, bizi bir araya getiren ne kadar şey varsa o kadar sahiplenildiğimizi anladık. Anladık ki, biz iflah olmaz bir şekilde bağ kurmak ve kenetlenmek istiyorduk. İçimizdeki boşluk hissiyatını gidermenin en kolay yolunu da bulmuş gibiydik üstelik. Dokunmak ve hissetmek değildi derdimiz. Önce ele geçirmek, sonra da sahiplenmekti tek beklentimiz.

Ve her yol mubahtı, ele geçirmek ve elde etmek için. Peki, ya elde tutmak… İşte o; yolların en çetrefillisi, en geri dönüşü olmayanıydı.

Aşkın peydahlandığı yoldan bahsediyoruz. Önemli bir konu aslında. Nereye çekerseniz, sündükçe sünecek bir konu. 

Nedir derdin insan?.. Evrim sana, üre ve yoluna devam et demiş. Yani diğer hayvanlara söylediğinden farklı bir şey söylememiş. Peki, sen n’apmışsın?.. Çok basit bir üreme fonksiyonunu bile aşklara, ön sevişmelere bulayıp, saçma sapan bir hâle getirmişsin. 

Hadi, kalk yürü biraz… Önce emekle az biraz… Ki koşmaya tahammülün olsun… Kim bilir uçarsın belki de, birkaç on evrim sürecinde… Organ olmasa da olur be; motor mu yok, pervane, kanat mı yok sana!

II. Uçaktan Yere

Ve uçak düşüyordu. Evet, İlk defa bindiği uçak düşüyordu. Şansızlığını, onla birlikte düşmekte olan diğer salaklara da bulaştırmış, bundan da hiç gocunmamıştı. 

Uçağın önü pilot kaynıyordu ve kaynayan suların aksine kendisine kokpit deniliyordu. Pilotları hostesler doğuruyor, varlığıyla minik bir dünya maketini andıran uçağa durmadan pilot yetiştiriyorlardı.

İrtifa üstüne irtifa kaybediyordu hayatlar. Düşen uçak olduğu hâlde, bunu hiç önemsemeyen de oydu. Yere çakıldığı anda bin parçaya bölününce düşünecek, bir durum değerlendirmesi yapacaktı. Daha yeterince vakti vardı ne de olsa. Elinden gelse içindekileri kurtarır, kendisiyle birlikte paramparça olmalarına izin vermezdi. Yaptığı espriye bi’ tek kendisi gülmüş, bundan da hiç gocunmamıştı. 

Yolcu denen moronların olan bitenden haberleri bile yoktu. Kendi dertlerine düşmüşler, kendi geberik hayatlarının sonuna gelmelerine fena hâlde içerlemişlerdi. Hepsi de kalem kâğıda sarılıp, son aşk mektuplarını yazmakla meşguldüler. Ve “Sevgili Meçhul Sevgili” diye başlıyordu tüm mektuplar. Herkesin aşkı kendine göre olsa da, ifadesi hep aynı kelimelere tekabül ediyordu. Çapları kadardı aşkları ve yoktu birbirinden farkları. 

Yavuklusu yere giderek yaklaşıyordu uçak… “Yavuklusu olan yere” diye müdahale etti cümleye münasebetsiz bir el. Sonra iki el ateş sesi duyuldu. “El elden üstündür,” dedi ateş etmeyip, ateşi dinlemekle yetinen eller. Her şeye karşı derin bir müdahale operasyonu başlamıştı. Ve hâlâ düşüyordu uçak…

Yere çakılma sesi yerel saatle 15.23’te duyuldu. Doktor saatine bakıp, “Ölüm saati, 15.23” dedi. Saat de doktora bir bakış fırlattı. Kayıtsız kalamazdı bu bakışa. Bi’ an içi boş bakışları cüzdanıyla mukayese eden ilk doktor olmak istedi. Oldu da. 

III. Kısırdöngü / Boşlukları Doldurma

Evrime bir gelin edasıyla hazırlanan başka bir canlı yok. Olmadı da. Neden peki? Çok narin bir canlı da ondan. Diğer tüm canlıların kökünü kurutacak, dünyanın içine edecek kadar narin. 

Canlılığın başlangıcından bu yana geçen son dört milyar yılda evrimin gerdeğine aldığı bir başka canlı da yok. Nedeni çok basit aslında; inanılmaz güzel canlılarız biz insanlar. O kadar güzeliz ki, estetik kavramını özüne kadar sindirmişiz ve bizi gören herkesin ağzının suyu akıyor. Elbette ki buna evrim ve tanrılar da dâhil. Birbirinden uzun ve günahkâr gerdek geceleri ve müdavimlerinin kuyruğu öylesine uzamış ki; “Biz salakları becermek için onca kuyruğa girmeye değer mi?” diye sormadan kendimizi alamıyoruz… Ancak ne tanrılardan ne de evrimden tek bir yanıt alabilmiş değiliz daha. Aradan geçen 7 milyon yılın onların nezdinde saliselik bir değeri olmasa gerek. Üstelik pis pis gülmeye ve üzerimizdeki hınzır aktivitelerini “Tam yol ileri!.. Tam yol geri!” mottosuyla yapmaya devam ediyorlar.

Alayın ve o amiyane, o güzel tabiriyle taşağın ayyuka çıktığı başka bir düzen varsa evrende beri gelsin. Ulan evrim, ulan tanrılar; ne matrak adam ve de kadınlarsınız; ilahi hepinize de!

Peki, onca sahiplenenimiz varken, nedir bu içimizdeki durmayan, dinmeyen sahiplenme isteği?! Nedir tutunmak ve asla bırakmak istemediğimiz şeyler? Ve nedendir bu hiç eksilmeyen istek?

Her şeyin boşluktan ibaret olduğu gerçeğini sindirene dek devam edecek ve asla cevaplanmayacak sorular bunlar. Evet, her şey bir boşluk ve tutmak, tutulmak ve tutunmak kadar saçma bir şey yok. Yok çünkü hiçbiri de. Temas dediğimiz şeyin kendisi, hislerin bilince oynadığı tuhaf bir oyundan başkası değil. Bu saçmalık zincirinin en uç noktasında da sahiplenme olgusu var.

Ve iyi ki var. Yoksa nasıl devam ederdi o güzelim aşklar; varacağı hiçbir yer olmasa da, seke seke, sendeleye sendeleye de olsa yoluna… Eril düzenin en boktan ikilemesini elbette ki sona sakladık; bir assolist edasıyla ve zorunlulukların en kallavisi babında: sike sike!

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Dolduruş”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest