Egzistan Zamanlar

I. Kukla Ama Acıma

Son üç ayını berbat bir barda vantrilok olarak geçirmişti. Virtüözlük mertebesinden İkinci sınıflığa uzanan sancılı bir deneyimdi aslında bu. İşin ehli olan boşboğaz ve doğru atımlar bu duruma tersine evrim adını verseler de, uzatılan hiçbir şeyi tutmaya niyeti yoktu onun. Eleştirilere aldırmıyor, ağzı ve menşei bozuk kelamlardan karnını uzak tutuyordu. Üstelik süreç boyunca konuşmaktan ağız ishali geçiren karnı da dâhil hiçbir yeri, kimseye yaranamamış ve her zamankinden de hazin olmuştu sonuç: El kuklası, bir yüzü canki, öteki yüzü alkolik olan bir madalyona dönüşmüş, seks kölesi hâline gelen bedeniyse varlık ve özünü bulabilme umuduyla kiralık bir kimyasal ayrıştırıcı tutup, bileşenlerine ayrışmıştı. İçindeki kurbağanın sesiyse hiç olmadığı kadar az çıkıyordu. 

“Varlık mı, yoksa öz mü önce gelir?” sorunsalı bir sorunsal olmaktan çıkmış, ayrışacak yeri, kıpırdayacak mecali kalmayan bir yaratığa dönüşmüştü vantrilok. İpin diğer ucundaysa, bir kuklaya tarihinde ilk kez dizginleri ele geçirme fırsatı doğmuştu. Kuklanın dizginleri ele geçirmesi, simgesel düzlemde bile olsa, sistemin çöküşü anlamına geliyordu ki buna ne kuklası, ne eli ne de kendisi hazırdı. Sınıfları, kastları ve bunları sürükleyen tüm bilinçleri tersyüz etmenin âlemi yoktu ayrıca.

Birkaç defa karnından konuşmayı deneyen kukla, çıkardığı sinek vızıltısından dolayı fazlasıyla utanmış olacak ki, sahibinin eline kadar kızarmak zorunda kaldı. Sömürülenin, ezilenin sesi her zaman osuruk kıvamında mı çıkmak zorundaydı peki? Yanıt kesin ve netti ve evetti. Kolu aşıp sahibinin beynine ulaşsa bile, bir sömüren mekanizması nasıl çalışır hiçbir fikri yoktu. Cahildi; dikte ettirilmek ve olumlamak üzerine kurulu edilgen hayatında kendisine ait ve kendisini tanımlayan tek bir sesi olamamıştı. Oynattığı dudağı bile, sahibinin bahşetmesinin bir eseriydi. Külliyen ve tek kelimeyle evrimin gördüğü en edilgen, en basiretsiz, en sünepe canlı yapılanmasıydı ve kendisinden milyarlarca vardı. “Kuklanın canlı olduğu nerede görülmüş?!” düşünce yapısındaki ve solda dokuz sıfır kifayetsizliğindeki milyarlardı bunlar.

Yalnızlığın ve başarısızlığın dibine vuran ve tam bir kaybeden olan sahibi, bir sömüren olmaktan çok uzak bir profil çiziyordu aslında. Sömürme ve sömürülme, içi içe geçmiş ve neredeyse sonsuza uzanan sarmal bir yapı olmalıydı. Yaradılışçıların sömürme kısmını çıkarıp, ucunu tanrı varsayımına bağladıkları; işin sömürme ve sömürülme kısmıyla hiçbir şekilde ilgilenmeyen evrimcilerinse, sürecini sadece besin zinciri olarak tanımladıkları bir yapıydı bu. Pek çok felsefeci, sosyolog ve siyaset bilimci içinse, insanlığı döndüren ve adına Sistem denen ekonomi çarkının en önemli bileşenleri ve değişkenleriydi bunlar.

Karmaşa devam ediyordu. Besin zinciri, gereksinimlerle ilerleyen neden-sonuç ilişkisine dayalı biyolojik bir süreçti ve bunu 7’sinden 777’sine tüm hücre bütüngeçleri kabul ediyordu. Böyle bir düzenekte hırs ve çabanın tek başına yeterli olamayacağı gün gibi ortadaydı. Her türlü hile hurdayı ve sahtekârlığı rahatlıkla giyinip kuşanabilen bir yapıya da sahip olmak gerekiyordu. Et yemenin iğrençliğinden dem vurup, buldukları her türlü eti mideye indiren ikiyüzlü sahtekârların besin zincirinin en tepesine emin adımlarla ilerlemesi kaçınılmaz oluyordu böylelikle. Ve bu, yenilir yutulur bir davranış biçimi değildi; tek kelimeyle aşağılık ve kabul edilemezdi. Bal gibi de edilirdi aslında. Çünkü insan denen mahlûkatın özü de, varlığı da tam da buna uygun bir yapıdaydı ve bu gerçek, değişmez bir evren kuralı hâline gelmişti.

“Tanrıya uzanan bir zincirse edilgenlik, hangi halka olduğunun ve nerede durduğunun bir önemi yok” diyerek teselli etmeyi denedi kukla; ve kimi teselli ettiğinin farkında olmadan uzun bir süre devam etti buna. Siz deyin, dördün ikiye yarılandığı, ayak bazında bir radyoaktif yarılanma ömrü buna; biz diyelim, ayaklar ve bilinçler arası bir evrim süreci: Beş para etmez, asla akıllanmaz, aymaz, ayamaz!

II. Ebed Yeri

Bir kumsal beklentisi vardır kumun; 

Denizi olsun ister. 

Etrafını saran bir benzeri, 

Benzerleri olsun ister. 

Topyekûn bir aynılık, 

Dalgaların alıp götüremeyeceği bir durgunluk ister. 

Sonra bir zamanı olsun ister. 

Aktığı her yerde zaman olmak, 

Zamanın kendisi olmak ister. 

Ve bir sonsuzluk beklentisi vardır kumun…

Saatçilik bir baba mesleğiydi. Babadan oğula geçen bir hastalık, kalıtımsal bir süreklilikti. En azından onun için. İlk kuşak atası saat yaparken, gözüne kestirdiği kumları kullanmış, bundan da hiç gocunmamıştı. En eski devirlerden kalma, “Kum gibi akıyor zaman” sözünün büyük etkisi vardı bunda.   

Sabah erkenden, önce yola, sonra işine koyulurdu; tıpkı diğer tüm şapşallar gibi. Şapşaldı çünkü. Yeni bir saat yapacaksa parçalara, yeni bir saat tamir edecekse bütüne yönelirdi. Alın teri, el emeği göz nuru gibi ne kadar saçmalık varsa hepsinden nefret ederdi. Eşit üretim, eşit paylaşım yalanlarını kulağında biriktirir, gargara yapıp müşterilerin üzerine tükürür, hepsine de eşit araklamalar ve eşit susmalar dilerdi.

Her şey bir yana, kum denince akan sular dururdu; hele ki saat emekçimiz için. Denizde kum, onda daha beter kumdu. Elinden gelse yaptığı her kum saatinin içine dalacak, kumlara ve sonsuzluğa karışacaktı.  Meslek falan değildi; düpedüz bir tutkuydu bu.

“Artık bu son, bırakıyorum bu mesleği” dediği anda, elinde koca bir köstekli saat tutuyordu. İçinde bulunduğu abuk sabuk durumdan dolayı kapıdan girene, “Tam zamanında!” demek zorunda kaldı. Ne tuhaftır ki o da kolunu tutuyor, “Saatim kırıldı” diye inim inim inliyordu. Zaman kayması, zaman kırılması, kol kırılır köstek ininde kalır, boşa kösteklenme, köstek değilsin karam gibi tüm zırvalar havalarda uçuşuyordu. Mesleği bırakmanın ne yeri ne de zamanıydı. 

Saati kırılan kazazedenin saatini çıkartıp, tamir tezgâhının üzerine yerleştirdi. Önce kırık camı çıkardı, sonra bütünden ayrılan tüm parçaları. “Sürüden ayrılanı!” şeklinde ve şiddetinde pis pis sırıttı hepsine de. Enteresan bir yapboz daha önünde uzanıyordu. Önü ve her şeyiydi tezgâh. Yılların isi dumanıyla puslu, tozu dumanıyla sisli, ufak ufak dokunuşlarla hisli görünüyordu tezgâh. Üzerine sinen zaman kırıntılarıyla leş gibi kokması da cabasıydı ve olası tüm gizemlerden olabildiğince uzaktı bu hâliyle. Rafların tekinden bir havan alıp içine kırılan parçaları bocaladı. Havanı silah versiyonuyla karıştıracak olası moronlar için havaya kaldırıp, tamirhanenin içinde dört dönmeye başladı. Boks maçlarında raunt aralarını gösteren ay parçaları gibiydi ve bacakları muhteşemdi.

Kırık parçaları havanda dövmesi fazla zamanını almasa da, onları kum tanesi kıvamına getirmesi epeyi uzun sürmüştü. Her birinin de değerli bir elmas gibi kusursuz bir kesimde ve ara yüzlerde olmasını istiyordu. Bunun için de mikroskop altında çalışıyor, ince işçiliğin nirvanasını yazıyordu. Saatini tamire getiren yandan yemişse, dili ve kolu tutulmuş bir hâlde olan biteni izliyordu. Güneş yer yer dille kol arasına giriyor, kol ve dil de buna tuhaf yer değiştirmelerle karşılık veriyorlardı. Ve bir tamirhaneden çok, mikro evrenin mikro tutulmalarına tanıklık eden makro bir saat kadranını andırıyordu dört duvar. En çok da zaman geçmek bilmiyordu.

Kumla bir olmuş, un ufak olmuş tik takların batsındı zaman!

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Egzistan Zamanlar”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest