İklim Tamkan: “Gitmemiş olsaydım bugünkü İklim olamazdım”

Ankara ve İzmir arasında başlayan sanat hayatını sonrasında Avusturya’da kazandığı bilinç ve sanatsal disiplinle pekiştirip çalışmalarını sürdüren İklim Tamkan ile son çalışmalarının ardından sosyal mesafelere uygun bir röportaj gerçekleştirdik. Sanatın yalın farkındalığının yanında toplumsal olaylara, sanatın diğer disiplinlerine, canlılara, doğaya ve içinde bulunduğumuz pandemi şartlarıyla ortaya çıkan zorluklara da değinmeyi ihmal etmediğimiz söyleşimizde İklim Tamkan sanat yaşamını, son çalışmalarını ve hakkında merak edilen soruları bizler için yanıtladı.

– Akademik ve profesyonel anlamda müzik yolculuğunuzun başlangıcı için 1995 yılında Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’na başlamanızı temel alacak olursak o yıllarda eğitim süreciniz başladığında neler hissediyordunuz? İzmir sonrası Ankara’ya adapte olabildiniz mi?

İklim Tamkan: Açıkçası konservatuvara başladığımda tam olarak neyin içerisinde olduğumun farkında değildim. O okuldan mezun olduğumda nasıl yaşayacağımı, hayatıma, yaşamıma, erişkinliğime nasıl yansıyacağını tam olarak kestiremiyordum. O yüzden neler hissettiğim konusunda çok olgun ve oturmuş fikirler söyleyemem. Çok küçüktüm ve yatılı okuyordum. Bana göre Türkiye’nin en disiplinli ve en ciddi eğitim kurumlarından birinde eğitim alıyordum. Burada tabii başka dinamikler de etkili oluyor. İzmirliyim, küçüğüm… Buz gibi bir şehirde, annemin babamı kıymetli kızıyken bir anda hayatımdaki tüm programları benim takip etmemin gerektiği bir sürece geçtim. Yatılı okul o yaşlardaki bir insan için çok kolay değil. Bunun bir de konservatuvar olduğunu üstelik Hacettepe Üniversitesi olduğunu göz önüne alırsak değişimin de üstünde değerlendirerek buz gibi bir suya girme hissi diyebiliriz belki de… Her sabah –eğer o sabah dersim yoksa– bölümü açıyordum ve piyano çalışıyordum.  Hayatım dünyadan tamamen soyutlanmış bir şekilde sadece piyano çalışarak geçti. Her insanın kaldıramayacağı düzeyde yoğun bir disiplinin içinde emek harcamam gerekiyordu. Okul ve yurt arasında sıkışmış hayatımı bazen anahtar yaptırmak için iki sokak ötesine giderek ya da arada bir pide yemek için çıkarak rutinin dışına çıkarabiliyordum. Sosyal hayatım yoktu. Tek başıma böylesi bir eğitime bambaşka bir şehirde başlamak büyük bir cesaretti. Bugün düşündüğümde kendimi kutlayabiliyorum, çok kolay bir iş değildi çünkü.

– Ankara sonrası yatay geçişle İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi sonrasında önce Viyana ardından da Graz Müzik ve Sahne Sanatları Üniversitesi Piyano Ana Sanat Dalı Solistlik Bölümü’ne kabulünüzle Avusturya yaşamınız başlıyor. Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven, Franz Schubert, Joseph Haydn gibi isimlerin yetiştiği topraklar size neler kattı? Orada geçirdiğiniz süre zarfında kendinizde ne gibi değişimler gözlemlediniz?

İ.T.: Ankara’dan sonra İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’ne yatay geçiş yaptım çünkü ailem benden daha fazla uzak kalmak istemedi. O zaman reşit olmadığım için maalesef kontrolümde olan bir durum da değildi bu. Neden maalesef diyorum, çünkü oradaki okulumu, hocalarımı ve oradaki hayatımı çok sevmiştim, onlara alışmıştım. Eve dönmek benim için hayal kırıklığıydı. Çok değerli hocalarım vardı ve onlara da alışmıştım. Dönmeyi hiç istemedim ama reşit olmadığım için bizimkiler tarafından doldurulan bir dilekçeyle İzmir’e dönmek zorunda kaldım. Elbette İzmir doğduğum şehir. Orada olmak, eğitim hayatıma orada devam etmek benim için daha konforluydu ama tam Ankara’ya uyum sağladığım bir zamanda yeniden İzmir’e dönmek belirli bir alışma sürecinin tekrar yaşanmasını gerektirdi. Bu şartlar altında eğitimime İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi’nde devam ettim. Sonrasında da Avusturya’ya gittim. Avusturya benim dönüm noktam oldu. Aklımın erdiği yılları hesaba katarsak ilk gençliğimden bu güne kadar Türkiye’den çok Avusturya’da yaşadım. On iki sene orada kaldım. Günümüzde sahip olduğum inançlara, değerlere, hayatıma bana beni tarif eden ne varsa Avusturya’da yaşadığım, gördüğüm ve kendime kattıklarım sayesinde oldu. Dolayısıyla Avusturya benim için sadece müzik hakkında fikir edindiğim bir yer değildi. Dünya insanı olmayı hatta belki de insan olmayı gözlemleyip tecrübe ettiğim bir yerdi. Ayrımcılığın, nefret dilinin ne olduğunu ilk orada gördüm, orada fark ettim. Edindiğim tecrübelerim, gözlemlediklerim,  siyasi düşüncelerime değin hayatımın temellerinin kurulmasına olanak sağladı. Bir yerde yaşarken “öteki” olmanın ne demek olduğunu da tecrübe etmiş oldum. Herhalde en çok ona seviniyorum. Çünkü İzmirli biraz da şımarık yetiştirilmiş, rahat ve dünyanın çok farkında olmayan bir kız olarak oraya gittim. Sorumluluk duygusunun ne olduğunu, akademik hayatın, rekabetin, -özellikle bizim sektördeki- acımasızlığı çok iyi tecrübe ettiğim bir yer oldu. Bunun yanında işimizi nasıl yaptığımızın önemli olduğunu onun dışında aslında başka hiçbir şeyin önemi olmadığını fark ettiğim yıllardı. Mesela bir gün okula çalışmaya terliklerle gitmişim dalgınlıkla ve bu durum kimsenin dikkatini bile çekmemişti. Nasıl göründüğümün, ne giydiğimin hiç önemi yoktu. Sadece piyano ile neler yaptığımla ilgileniliyordu. Fakat bir birey olarak son derece değerli olduğum ve haklarımı sonuna kadar hissettiğim bir ülkede yaşıyordum. Çok kıymetli hocalarım, arkadaşlarım oldu. Dünya insanı olmak fikri ve duygusunu orada edindim. Elbette tüm hayat tecrübelerini edinebildiğimi iddia etmiyorum fakat oraya gitmemiş olsam günümüzdeki İklim olmayacaktım. Beş yıldır Türkiye’deyim. Hala Avusturya’da geçirdiğim vakti eşitleyemedim. Hayatımın çok büyük bir kısmı orada geçti. Orası benim ikinci evim oldu, orayı çok özlüyorum. Ama bir yandan burada sahada olmak, bir şeylerin içerisinde olmak ve dönüştürmeye çalışmak anlamlı geliyor. Dolayısıyla konserler, kurslar, akademiler oldukça her zaman bir ayağımın orada olmasına özen göstereceğim. Bu beni besleyen bir durum…   

– Graz’daki üniversite hocanız Walter Groppenberger özellikle gençlik yıllarında Haydn Konçertosu’nu başarıyla seslendirmiş bir sanatçıydı. Ondan eğitim alıp, onun derslerine girmek nasıl bir tecrübeydi? Kendisiyle yaşadığınız ve hala zihninizde tazeliğini koruyan bir anınız var mı?

İ.T.: Graz’da can simidimdi. Çok iyi piyano çalardı hala da çalıyor. Kendisiyle iletişimimiz sürüyor. Çok sempatik ve çok kucaklayıcı bir insandı. Yaşına rağmen eski usul hocalardan değildi. Kendisinin öğrencilik yıllarına dair anlattıkları bana çok ilginç gelirdi ama benim hayatıma şöyle bir etkisinin olduğunu söyleyebilirim. Benim o yaşta ciddi bir dağınıklığım vardı. Zavallı adam beni toparlamak için çok uğraştı. Okulda okumaya başladıktan 4 sene sonra eskiden beri benim nasıl çaldığımı bilen insanlar beni dinlediklerinde “Sen çok dağınık, çok daha uçuş bir akılla piyano çalıyordun şuanda çok daha kontrollü çok daha ne olduğu belli ve berrak çalıyorsun” demişlerdi. Benim hayatımda müzikal anlamda müziğin renklerden ibaret olduğunu ve çaldığımız her parçada her notanın bir başka renk ile çalınması gerektiğini aksi halde bunun bir daktilo kullanıcılığından öteye geçmeyeceğini bana aşılamıştı. Benim sonradan oluşan müzikal tarzımda ve anlayışımda en büyük eşleşmesi budur. O duyguyu, fikri bana erkenden aşıladığı için renklere çok dikkat ediyorum. Müzikte renklere çok özen gösteriyorum ve kafa yorduğum her şey aslında bununla ilgili. Bunu da kendisinin bana kattığını düşünüyorum.

– İtalya, Polonya, İsviçre, Slovenya, Almanya gibi birçok ülkede resitaller ve oda müziği konserler sonrasında da İtalya’da yapılan Uluslararası Valtidone Genç Yetenekler Yarışması’nda piyano dalında üçüncülük ödülü… Yetenek elbette önemli fakat ülkelerarası camiada başarılarınız takdire şayan. Avrupa’da sanatın disiplinli yanı oldukça kuvvetli… Bu bağlamda o yıllarda bunca konser, resital ve neticesinde gelen ödülün ardından Avusturya’da aldığınız disiplinli eğitimin etkisini nasıl değerlendirirsiniz?

İ.T.: Saymış olduğunuz faaliyetlerin tamamı öğrencilik yıllarıma dayanıyor. Bir şekilde içinde bulunduğunuz ortam sizi bir yapıya itiyor. Bunların hepsi kıymetli şeyler fakat bunların hiçbiri kimsenin iyi bir müzisyen olduğunu ya da tam anlamıyla bir olgunluk seviyesine ulaştığını göstermez. Ben müziğin diplomalarla ya da ödüllerle ölçülebilecek bir şey olduğuna inanmıyorum. Kendi öğrencilerimi de mesela bir yarış atı yetiştirir gibi değil müzikten keyif alan müzikte farklı şeyler arayan, sorgulayan öğrenciler olarak yetiştirmeye gayret ediyorum. Şimdi Türkiye’nin bir ucundan gelen bir mesaj oluyor “İklim hanım sayenizde yepyeni bir enstrüman ile karşılaştım klavseni keşfettim şimdi Mattheson klavsen suitleri dinliyorum size ne kadar teşekkür etsem azdır” diye bence bu çok değerli bir durum. Ya da bazı olanaklara sahip olmayan piyano ile ilgili metotlara erişemeyen bir müzik öğretmenin mesaj atıp benden tavsiye istemesi daha anlamlı geliyor. Belki yaşla da insanın mutlulukları değişiyordur onu da söyleyebiliriz. Ama tabii ki bizim işimiz yoğun disiplinli, çok zorlu. Avusturya’da bunu tecrübe ettim. O zamana kadar taşıdığımı düşündüğüm sorumluluk duygusunu da taşımadığımı orada fark ettim. İşimiz söz konusu olduğunda herhangi bir durumun özür olarak kabul görmeyeceğini orada tecrübe ettim. Genç yaşta bunları öğrenmek şu anki hayatımda bana büyük kolaylıklar sağlıyor. Çünkü o acımasız sahada bir şeyleri başarabilmek ve sadece çalışarak hayatınızı disipline etmek başka birine döndürüyor sizi. O zamanlar verdiğim emeğin karşılığını tabii başka anlamlarda daha az yorularak alıyorum. Tabii bu ülkede yaşamak birçok açıdan çok sorunlu ve yıpratıcı ama iş disiplinimi, hassasiyetimi ve işime duyduğum saygıyı oradaki anlayış ve disiplinle aldığımı söyleyebilirim.

– 2014 yılında Türkiye’ye döndüğünüzde önce Mehmet Turgut’un “Ala Portreler” isimli fotoğraf sergisinin ve kısa filminin müziklerini bestelediniz. Ardından da aynı yıl içinde Ayşen Gruda’nın başrolünü oynadığı ve genç kadın oyuncularla birlikte sahnelenen “Kadınlar Hep Gülmeli” isimli politik-komedi oyunun müziklerini de canlı performansınızla sahneye taşıdınız. Türkiye’ye dönüş sonrasında gerçekleştirdiğiniz ilk çalışmalarınızla ilgili size teklif nasıl geldi?

İ.T.: Türkiye’ye döndüğümde biraz sudan çıkmış balıktım. Çünkü kimseyi tanımıyordum ve ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece piyano değil klavsen de çalıyordum ama klavsen ile neler yapabileceğimi bilmiyordum. Sahayı, sınırları, bağları henüz keşfedememiştim. Mehmet Turgut’un “Ala Portreler” sergisi benim için çok büyük bir şanstı hem kendimi keşfetmem açısından hem emprovizasyon sınırlarımı yoklayabilmem açısından. Mehmet çok sevdiğim bir arkadaşımdır. Eksik olmasın ben döndükten kısa bir süre sonra benim müzikal altyapımı doğru düzgün bilmeden beni dinlemeden bana inanarak güvenerek çok kıymetli projesini teslim etti. Hala açıp dinlediğim müthiş bir işti ve çok güzel tamamladık birbirimizi. “Ala Portreler” Mehmet Turgut’un bana “Hadi bakalım başla” dediği nokta oldu. Türkiye’ye döndüğümde yer aldığım ilk proje olması sebebiyle yeri çok farklı. O iş aslında benim neler yapmak istediğimin ve sonraki hayatımın nasıl bir yönde gideceğine dair çok ciddi ipuçları veriyor bugün geriye dönüp baktığımda. Ayşen Gruda ile yaptığımız iş şöyle oldu bir arkadaşım sadece kadınların sahnede yer alacağı bir projeden bahsetti. Piyanist olarak beni düşündüğünü söyledi. Sahne üstüne piyano kondu bir takım skeçlerin altına emprovizasyon dahil olduğum bir işti. Çok ilginçti tabii ki daha hiçbir şey bilmiyordum Türkiye’de bir seyircim yoktu Ayşen Gruda gibi değerli kıymetli biriyle çalışma şansım oldu bir anda yani şimdi düşününce kulis sohbetlerimiz bile çok değerliydi. Bu ilk iki proje benim biraz oradan oraya savrulurken ne yapacağımı çok bilemezken içinde yer aldığım işlerdi. Bugün düşününce “İyi ki yapmışım” diyorum.

– 2014 her anlamda sizin için yoğun ve verimli bir yıl olmuştu. Metin Altıok’a saygı “Anka” albümünde prodüktör ve icracı olarak iki şarkınız bulunuyordu. Bu iki şarkıyı Mezzo soprano Senem Demircioğlu ve Güneş Duru solistliğinde seslendirdiniz. Bir anı albümünde yer almanın duygusal anlamda yoğunluğu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

İ.T.: Bu albüm elbette öncelikli olarak edebiyat ve şiir merakım yüzünden yer aldığım bir projeydi. Üstelik Metin Altıok hayranı olduğum için benim için anlamı da çok büyüktü. Fakat tüm bunların dışında başka bir hikayesi de var aslında. Madımak katliamında hayatını kaybetmiş tüm aydınlarımız için ben sahneden olmayı, bir şeyler yapabilmeyi arzu ederim. Öğrencilik yıllarımda Avusturya’da bir antropoloji dersinde ben âşıklar, Aleviler, şairler anlatırken Sivas katliamını irdelemiştim. Ciddi bir çalışma hazırlayarak onu sunmuştum. Bunun yanında besteci bir arkadaşımla bu işe girişmiştik o bir parça bestelemişti ve o süreçte dava maalesef zaman aşımına uğramıştı ve Recep Tayyip Erdoğan çıkıp “Hayırlı olsun” demişti. Bu hayırlı olsun demecini parçanın ismi yaptık. Bu korkunç katliamı anlatmıştık. O dönem derse giren arkadaşlarım, konserin dinleyicileri aslında ülkemizde yaşanan bu katliamı ve arkasından tanık olduğumuz hukuksuzluğu artık biliyorlardı. Dolayısıyla bu konuyla ilgili hep bir şeyler yapmaya gayret ettim. Bu durum bundan sonra da böyle olacak. Türkiye’ye döndükten sonra Madımak Katliamı’nı anma konserlerinde hep sahneye çıktım. Bu parçalar da bu duygularla yapıldı. Bu bana bir borç gibi geliyor açıkçası. Hem Güneş hem de Senem ile yaptık. Geriye dönüp baktığımda içime sinen çalışmalar oldu. Bu iki parçanın da hikâyesi bu motivasyona dayanıyor.  

– Kozmopolit bir şehir olan İstanbul’da St. Antuan Kilisesi’nde “İstanbul Barok Orkestrası” ile beraber sahne alarak özel bir repertuvarı klavsen ve kilise orguyla dinleyicilerle buluşturdunuz. Renklerin, dokuların ve farklılıkların iç içe olduğu bir şehirde bir dokuyla müziğin buluşması sizde neler hissettirdi? Konsere ilgi nasıldı?

İ.T.: Bu dönem benim barok müzik alanında sınırlarımızı ne kadar zorlayabileceğimizle ilgili düşünceler içerisinde olduğum bir dönemdi. Ne kadar seyirci gelir, ne kadar insan merak eder diye kendime sorular soruyordum. Ben eski müzikte klavsen eğitimi de aldım ve o dönem Avusturya’da yaşarken çok olmasa da birden fazla kilisede konserlerimiz olmuştu. Org deneyimim de birazcık vardı. Şimdi bu işi yapan profesyonellere haksızlık etmeyeyim org bambaşka bir enstrüman… Klavsen tabii ki kilise orgundan çok farklı ama tuşlu çalgılara olan yatkınlığım yüzünden yapabildiğimi düşündüğüm bir repertuvardı. Konser ücretsizdi ve yoğun bir ilgi oldu. Zaten geçen herkes sesi duyup girmek istedi. İlgi çok iyiydi fakat böyle işlerin, büyük projelerin korolu orkestraların finansmanını bulmak çok zor oluyor. Çünkü başka etkinliklere kaynakları sağlayan yapılar bir Bach’ın Kantaten’i için bir şey ödemek istemiyor. O yüzden çok kolay yaptığımız bir iş değildi. Şimdi düşününce çok zorluklar çekerek fedakarlıklar yaparak yaptığımız bir konserdi. Ben projenin afişlerini bastırıp metroda teker teker ricayla astırarak insanların konserden haberdar olması için çalışmıştım. Bugün olsa yine yaparım fakat dışarıdan enstürümanın başına geçip çalıyoruz, selamımızı verip gidiyoruz böyle olunca da bunlar pek fark edilmiyor. Şimdi düşünüyorum da hakikaten çok uğraştık. Türkiye’nin en büyük müzik mağazası zincirinden Dore Müzik bize sanatçıların kaşeleri için destek olmuştu. Konserden sonra bağış toplamaya başlamıştık. Her ne kadar cüzi de olsa bunu yapmış olmanın verdiği mutluluk başkaydı. Şimdi bir festivalin içinde proje sunabiliyorum o dönem nerede ne yapacağımı bilmiyordum. Biraz el yordamıyla halletmeye çalışmıştım. Öyle durumlarda bütün yük sırtınıza kalıyor. Yine de çok mutluyum. Severek yaptığım bir işti.

– Fazıl Say prodüktörlüğünde dinleyicilerle buluşan  “İlk Atlas” albümüne gelirsek… Albüm nasıl ortaya çıkmıştı? Prodüktör olarak albümde yer alan Fazıl Say ile çalışmak nasıl bir duyguydu?

İ.T.: “İlk Atlas” uzun bir dönemden sonra emek verdiğim, koşturduğum, mücadele ettiğim bir dönemden sonra aslında benim meyve vermeye başladığını düşündüğüm müzikal hayatımın ilk meyvesi, ilk güzelliği oldu. Somut olarak elimde tutabildiğim ve yaptık diyebildiğim. Tabii bunun en büyük sebebi değerli müzisyen Fazıl Say’dır. Onun öncülüğünde gerçekleşmiş bir proje. Benim hem yakın arkadaşım hem de müzikal partnerim Senem Demircioğlu ile bir televizyon kanalı için canlı yayında Fazıl Say’ın parçalarını çalmıştık. Ben düzenlemiştim onları ve bu düzenleme çok hoşuna gitmişti. Programdan kısa bir zaman sonra bize bir whatsapp grubu açıp “Parçalar çok iyi oldu varsa devamını getirin bu işi biz bunları kaydedelim” dedi. Gerçekten çok mutlu olmuştum, inanamamıştım. Hem böylesi değerli birinden övgüler almak hem de kendisinin ürettiği parçaları benim düzenlememden duyduğu zevk benim için tarifi zor bir mutluluktu. Ondan sonra çok sıkı bir çalışma sürecine girdik. Değerli arkadaşım besteci Ajlan Akyüz’ün ağırlıklı besteleriyle ve düzenlemeleriyle. Bugün hala dinlediğim ve meraklısının da uzun yıllar dinleyeceğini düşündüğüm parçalar ortaya çıkarttık. Elbette bu tarz şarkılar kısa vadede çok geniş kitlelere ulaşamaz. Ama uzun vadede değerini korur. Bunun da bilincinde olarak yaptık ama müzikal olarak o dönemki İklim ile Senem’in varını yoğunu ortaya koyduğu ve gerçekten çok sıkı çalıştığı bir dönemdi. Çok zorlu geçtiğini söyleyemem Fazıl Say’ın prodüktörlüğü çünkü kendisi insanlara çok saygı duyan, müzikal fikirlere çok açık, olayları olgunluk çerçevesinde tartan ve yönlendiren biridir. Ama asla muhafazakâr olduğunu söyleyemem. Dolayısıyla çok zorlu geçmedi. Bizim kayıt günümüzde stüdyoya geldi dinledi. Fikirlerini söyledi. Ama hep bir memnuniyet içerisinde, hep tebessümle çalıştık. Bizim için çok değerliydi. Hayatımız boyunca unutmayacağımız bir imkan bu. O albümden sonra da ben müzikal olarak biraz daha kolay hareket edebildiğimi fark ettim çünkü sonuçta prodüktörü Fazıl Say olan albüm yayınlanmış ve dinleyiciyle buluşmuştu. Bizim başka projeler ve konserler yapabilmemiz için de bize çok yol açtı. Kendisi zaten her zaman çok yakın bir dostumuz, abimizdir. Ama başından beri gençlere, müzisyenlere tanıdığı olanaklarla, inancıyla çok başka bir yerde de olacak. Çünkü biz ilk değiliz tek de değiliz. Ama bizi de seçmiş olduğunun farkındayız. Bu şansı tüm müzikal hayatımızda çalışarak ve daha iyi şeyler yapmak isteyerek değerlendirmeyi düşünüyoruz.

– Mayıs 2017’de oyuncu Yetkin Dikinciler ve Senem Demircioğlu ile beraber “Yarın’a davet Nazım Hikmet” isimli özel bir gösteriyle seyircilerle buluştunuz. Önce Metin Altıok sonrasında da Nazım Hikmet. Şiirimizin iki özel ismiyle ilgili projeleri olan bir sanatçı olarak sizin şiire karşı olan ilginiz nasıl?

İ.T.: Ben şiiri müzik gibi görüyorum. Benim için aralarında bir fark yok ve şiirleri sonsuz bir zevkle okuyorum. Sevdiğim şiirleri okuduğumda içinde kayboluyorum. Artık bir noktadan sonra şiirleri şarkıya dönüştürmek konusunda eskisi kadar hevesli olmadığımı söyleyebilirim. Çünkü değerli edebiyatçımız Latife Tekin’in söylediği gibi “Şiirin zaten kendi müziği var.” Bu sözü hiç unutmam ve arada kendime tekrar ederim. Fakat bir yandan da gerçekten okuduğumuzda kulağımızda bir müzik duyduğumuz durumlar da olabiliyor. Elbette şiirlerden yapılmış muazzam parçalar var. Daha önce de olmuş sadece bu dönem yapılan bir şey değil. Ben zaten besteci değilim dinlediğim sevdiğim müzikleri düzenlemeyi kendi müzikal damak tadıma uyacak şekilde düzenleyip çalmayı seviyorum. Ya da emprovizasyonlar yapıyorum. Notaya yazmıyorum ama onları kaydediyorum. Onlar bir besteye dönüşüyor ama bir kompozitör olduğumu söyleyemem. Dolayısıyla benim aktif olarak hiçbir şiiri müzikleştirme tutkum olmayacak gibi düşünüyorum. “İlk Atlas” albümümüzde bir tane parçamız vardı. Onun dışında benim böyle bir girişimim olmadı. Ama “Bunu muhakkak yapmalıyım” diyebileceğim bir şey çıkarsa karşıma tabii ki yaparım. Nazım Hikmet projesinden bahsedecek olursak Nazım Hikmet’in hayatını, hayatının dönüm noktalarını onun şiirlerinden kronolojik olarak seçip sahnelediğimiz müzikli bir gösteriydi. İçerisinde, şiirlerden seçtiğimiz satırları bestelediğimiz de oldu. Ama bu gösteriyi başlı başına şiirlerden şarkı yapılmış bir hale getirmiyor. Yetkin Dikinciler’in anlatıcı olduğu Senem’in şarkılarıyla eşlik ettiği ve ara ara da ikisinin beraber şarkı söylediği benim de onlara eşlik ettiğim üç kişinin ortak iç içe geçtiği bir gösteri oldu. Projeye göre belki kadın şairler olabilir ya da hak ettiği kadar göz önünde olmadığını düşündüğümüz bir şair ya da şiir olursa ve dönem şartları da içerisinde yer almaya elverişli olursa tabii ki oluruz ama müzikal hayatımızı tabii ki sadece edebiyattan beslenen bir hal içerisinde görmek imkansız. Ama bu bizim edebiyat ve şiir tutkumuzu da engelleyemez.

– Günümüze gelirsek… Pandemi sürecinde İş Sanat’ta Senem Demircioğlu ile konserler verdiniz. Seyircilerle aranıza giren mesafeleri de değerlendirmek gerekirse bu şartlarda müziğin ve müzik sektörünün uğradığı erozyonu nasıl yorumlarsınız?

İ.T.: İş Sanat pandemi döneminde bize ciddi anlamda soluk aldıran bir projeydi. Müzisyenlere böylesi şartlarda bu imkanı sundukları için ciddi bir teşekkür etmek lazım. Teklifi aldığımızda çok mutlu olduk. Ama benim maalesef biraz sağlık sorunlarım oldu o dönem. Bu sebeple biz konser öncesi Senem ile gece gündüz yaptığımız işin noktasından virgülüne kafa patlattığımız kafa yorduğumuz delice çalıştığımız o kamp dönemini yaşayamadık. Şimdi geriye dönüp baktığımda ona çok üzülüyorum. Çünkü bizim kayıtlardan projelerden önce gerçekten bireysel çalışmalarımızın dışında beraber kafa yorup çok ciddi bir kamp dönemimiz olur ve onun tadını alamadık. Ona üzülüyorum ama yine de o sahneye çıkmış olmak o kadar ilginç bir repertuvarla dinleyiciye ulaşmış olmak bizim için çok kıymetliydi. Çok da güzel geri dönüşler aldık. Ben yaklaşık yirmi dakikalık solo klavsen repertuvarı seçtim. Konser içerisine onu da serpiştirdik. Özellikle klavsen repertuvarı için duyduklarıma çok seviniyorum. İçinde bulunduğumuz dönemde aslında müzikal bir erozyondan ziyade insani bir erozyon olduğunu söyleyebilirim. Bunun da sebebi ülkedeki kültür politikaları. Maalesef çok acı haberler okuyoruz maddi imkânsızlıklardan intihar eden müzisyenler, enstrümanlarını satmak zorunda kalan, yaşama dair en ufak mutluluk taşımayan müzisyenler… Bizler kendimizi çok değersiz hissettik. Daha önce de çok kıymetli hissetmiyorduk ama artık yok gibi hissediyoruz çünkü yok sayıldık. Şimdi ben onca emekçinin, işçinin bu dönemde çalışmak zorunda kalan, fabrikalara gitmek zorunda kalan insanların hayatlarını ve zorluklarını görünce bu konuda konuşmayı biraz ayıp buluyorum. Ama bu da ülkenin bir gerçeği olduğu için bunları aslında onlarla dayanışma halinde olarak söylemek istiyorum. Yönetilemeyen bir pandemi dönemi içerisindeyiz. Bunun maalesef yaraları, hasarları, yıpranmışlığı sürüyor ve sürmeye de devam edecek gibi duruyor. Meslek birliklerine kayıtlı müzisyenlerin de kayıtsız müzisyenlerin de çok daha ciddi örgütlenmelerle ayakta durabilmelerini sağlamak gerekiyor. İşleyişi nasıl olur bilemem ben bunun reçetesini yazabilecek nitelikte bir insan değilim. Bu konuyla ilgili sosyal sorumluluk projeleri üretebilecek kabiliyetim yok. Ama bunu yapabilecek kişiler, yapılar var. Keşke öyle olabilseydi ve bu insanlar belki pandemi bittikten sonra bile hayatlarına biraz daha kolay geri dönebilselerdi diye düşünüyorum. Evde otururken pencerede bir de görüyoruz ki darbukası ve klarneti ile geçen iki müzisyene insanlar camdan para atmak zorunda kalıyor. Bunun böyle olması da korkunç. Bir yandan da pandemi yasaklarını da anlamıyoruz çünkü siyasi partilerin kongreleri gerçekleşirken konserlerin ve diğer etkinliklerin yasaklara maruz kalması tuhaf bir yasak sistemi ve bunun içerisinde insanların hayatları kararıyor. O yüzden maalesef çok kolay aşabileceğimiz ve yaralarımızı saramayacağımızı düşündüğüm bir dönem olduğunu düşünüyorum. Umarım dayanışmayla, örgütlenmeyle ve az hasarla altından kalkabiliriz. Bütün emekçiler olarak…  

– Behçet Necatigil’e ait bir şiir olan “Solgun Bir Gül Dokununca” Fırat Tanış tarafından ep formatında yakın bir zaman müzikal olarak yeniden hayat buldu. Çalışmaya piyanoyla siz de eşlik ettiniz. Bu şartlar altında ortaya çıkan bu çalışma için nasıl bir araya geldiniz? İlgiden memnun musunuz?

İ.T.: “Solgun Bir Gül Dokununca” bence çok güzel bir şarkı… Ben çalmıyor olsaydım da çok güzel bir şarkıydı. Ben parçayı ilk duyduğumda da çok güzeldi. Fırat’ın bir ev kaydından dinlemiştim. O zaman parçaya hayran olmuştum. Ondan sonra telefonuma indirip aylarca dinledim. Sonra pandemi esnasında bu işe girişmeye karar verdik. Sonrasında da üçleme albüm yoldaşlığına dönüştü. Geri dönüşleri çok güzel çünkü ben çok fazla dinlememe rağmen hala sıkılmıyorum. Yakın çevremiz için de aynısı söz konusu. Şarkının ortaya çıkış sürecinde emeği olan herkesin hala sıkılmadan dinlediğini görüyorum. Kendi aramızda da bunu konuşuyoruz. Ben çok uzun seneler dinleneceğini ve herkesin çok başka duygularla içleneceğini düşünüyorum aslında parçayı dinlerken. Çok güzel bir projeydi. Ada Müzik etiketiyle yayınlandı. Pandemiye nefes getirdi. Elbette bu şartlarda olmasaydı belki çok daha iyi hissederek yapıyor olsaydık bizim için daha güzel olurdu ama içime sinen bir eser oldu. İncelte incelte güzelleştirdiğimiz parçanın ve şiirin Fırat’ın dokusuna çok uygun olduğunu düşünüyorum. Şimdi sizinle konuşurken bu hususta çok tekrara düşmüş olabilirim ama bence yıllar geçince de iyi ki yer almışım diyeceğim bir proje olacak. Şiirden müziğe oradaki piyano tınısına hakikaten adım adım içime çok sinen bir iş oldu. Umarım dinleyiciler de aynı duygular içerisindedir.

– Geçtiğimiz günlerde Pervin Chakar’ın “Lo Şivano” çalışması dinleyiciyle buluştu. Piyanonuzla siz de çalışmaya eşlik ettiniz. Düzenlemenin yeni hali nasıl oluştu? Pervin Chakar ile yollarınız nasıl kesişti?

İ.T.: “Lo Şivano” Pervin’den ilk duyduğumda çok etkilendiğim bir çoban türküsüydü. Ne zaman beni ziyarete gelse piyanonun başına geçmesini rica edip “Hadi biraz Lo Şivano’yu söylesene çok seviyorum” derdim. Hâlihazırda beraber yaptığımız bir repertuvar vardı. Zaman zaman beraber sahneye çıkmışlığımız da var. Elbette benim o kadar da aşina olmadığım bir müzik türü. Bir Kürt halk ezgisi… Halk müziğini seviyorum, elimden geldiğince de değerli isimlerin çalışmalarını takip etmeye çalışıyorum ama performans açısından düşündüğümüzde, ortaya bir eser çıkartmak söz konusu olduğunda bu konuda ortaya koyduğumuz cesaret biraz riskli olabiliyor. “Lo Şivano” türküsünün tekrar düzenlenmesi bu bağlamda cesaret işiydi. Belki de biraz haddim olmayarak yaptım çünkü o kültürün içerisinden çıkmış, o müziklerle yoğrulmuş biri değilim. Fakat müzik ortak dildir, kalpten hissedilerek gerekli bağlar kurulabilir. Dinlediğiniz “Lo Şivano” çalışması kendim duymak istediğim şekilde düzenleyerek ortaya koyduğum bir eser oldu. Günümüze kadar gelen kayıtlarından epey farklı… Yorum barındırdığı için mutlaka beğenmeyenler de çıkacaktır. Bu durumu da göz önünde tutarak bu çalışmayı hazırladım. Pervin’in zaten olağanüstü bir sesi var. Pervin’in Almanya’da yaşamasından dolayı yan yana bu çalışmayı meydana getirme şansımız maalesef olmadı. Biz duduk ustası Ertan Tekin ile stüdyoya girdik. Daha sonra kaydı Almanya’ya gönderdik. Pervin’de kaydın üzerine söyledi ve bana tekrardan geri gönderdi. Kapağından metnine her şeyiyle severek, kalpten içinde olduğum düzenlemesini yapıp çaldığım bir eser. Aynı zamanda Türkiye mozaiği olarak düşünüyorum. Bambaşka hikayeleri içinde barındıran üç ayrı müzisyenin kurduğu ortak bir dil oldu. O yüzden benim için çok anlamlı bir çalışmaydı. Bu çalışma da “Solgun Bir Gül Dokununca” çalışmamızda olduğu gibi Ada Müzik’ten yayınlandı.

– Geleceğe dair konuşmak gerekirse… Yakın zamanda gerçekleşecek olan yeni çalışmalarınız var mı?

İ.T.: Gelecekle ilgili şu şartlarda planlar yapmak ne kadar mantıklı bilemiyorum. Çünkü ülke ve dünya gündemi yaşadıklarımız, toplumsal olaylar meydana gelen ani bir durum birçok şeyi anlamsızlaştırabiliyor. O yüzden çok uzun vadeli planlar yapmıyorum. Bu süreç beni biraz sakinleştirdi, üretme ateşimi zayıflattı. Suçu sadece pandemiye atmıyorum fakat tanık olduklarımızın da eklenmesiyle birlikte içinde bulunduğumuz süreç motivasyon olarak elbette beni de yıpratmış durumda. İnsanların hayatlarının zorlaştığını görmek, gelir eşitsizliği ve tanık olduğumuz hukuksuzluklar pandemi ile birleşince maalesef insan etkileniyor.

– Son olarak röportajımızın okurlarına ne söylemek istersiniz?

İ.T.: Çok teşekkür ederim okurlarınıza, sonuna kadar okudukları ve beni anlamaya çalıştıkları için.

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

0 yorum “İklim Tamkan: “Gitmemiş olsaydım bugünkü İklim olamazdım””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest