Kraliçelerin Şahı / The Queen’s Gambit

Kapı açılışı bir araba kazası sahnesiyle gerçekleşiyor. Nokta atışı bir tarih yok ama belli ki 1950’lerin sonlarındasınız. Belli belirsiz bir köprü üstü (Âşıklarına yer yok ne yazık ki bu dizide.). Haşatı çıkmış iki araba. Kadrajda bir de kız çocuğu. Takriben 8-9 yaşlarında ve tek bir çizik yok üzerinde. Yani haşat müptelası kazadan tek bir çizik almadan çıkmış kızımız. Bunun bir mucize olduğu yorumunu yapmaksa her işe maydanoz polis memurlarına düşüyor. Mucizenin dinsel ve Tanrısal bir gönderme taşıyıp taşımadığı ise şimdilik havada asılı kalıyor.

Aracı kullanan annesinin ölümü üzerine, ebeveynlerini kaybetmiş minik kızlar sürüsünü çatısı altına toplayan bir yetiştirme yurdunda alıyor soluğu kızımız. Tam bir ruhban okulu kıvamındaki bu yerde hiç kimseyle arkadaş olmaya niyeti yok kendisinin. Okula adımını attığı anda öğretmenlerine saydırdığına tanık olduğu siyahî fırlama iri kıyıma bile. Sonradan kanka olacaklar mı peki?.. Evet, öyle görünüyor.

Getirildiği ve güya Tanrı tarafından bahşedilen iyiliklerin servis edildiği okul, klişeler klişesi dinsel bir atmık izlenimi veriyor. Şaşırıyor muyuz?.. Hayır.

Kızımızın bir dâhi olduğunu ilk olarak matematik dersinde anlıyoruz. Diğerleri daha adını sanını yazarken, o önüne uzatılan sınav kağıdını anında geri uzatıyor. Öğretmen eskizinin suratındaki ifadede açıkça “Evet, bu körpe tam bir dâhi!” yazıyor…

Kızımızın ilk bağımlılığı yeşil haplara karşı vuku buluyor. Matrix’teki kırmızı ve mavinin yerini burada yeşil almış durumda. Onu da kendisine aşılayan müstakbel kankası çikolata ten oluyor. Tüm çocuklara vitamin diye yutturulan sakinleştirici haplar bunlar; üstelik de halüsinatif. 

Kızımızın satrançla ilk tanışması gerçekleşiyor; aman dikkat!… Kendisine yazı tahtasını temizleme görevi bahşediliyor ve seğirte seğirte hademe odasına indiğinde, karşısında hademeyi ve onun önünde duran satranç taşlarını buluyor… Çaktırmadan bir süre izliyor ve sonra kirişi kırıyor. İzleme ve kirişi kırma ayini birkaç kez daha tekrarlanıyor; ardından dayanamayıp ötüyor hademeye: “Bana da öğretsene!” Kendisine dik dik bakmakla yetinmekten son anda vazgeçen hademe de, “Sen işine bak; sana göre değil bu!” vari bir yanıtla karşılık veriyor kızımıza. “Taşların hareketlerini şimdiden biliyorum bile; şu şuraya, bu oraya buraya, bunlar da şöyle böyle hareket ediyorlar,” diyen kızımıza şaşkınlıkla bakmaya başlıyor hademe. Hademenin dinsel temalı o kıytırık okulda bir satranç virtüözü olmasına ve öğretmen kisvesindeki elemanların alayından kat be kat zeki olmasına şaşırıyor muyuz peki? Evet, hem de nasıl!

Fazla uzatmıyor hadememiz ve oturtuyor kızımızı karşısına… Satrançla ilk tanışması ama döktürüyor adeta. Ve elbette renk vermiyor hadememiz buna. Köşeye sıkıştığı bir anda da, “Kibri bırak ve yenilgiyi hazmet!” diye ilk uyarısını yapıyor kızımıza. Yenilgiyi hazmedip kabullenmenin onun lügatinde yer almadığını ilk orada fark ediyoruz. İyi ki de ediyoruz.   

Sonrası ilk yarışması; üstelik de lise düzeyinde. Yarışmaya başvurusu sırasında tepeden bakmalarla ve yer yer aşağılanmalarla karşılaşıyor ve oralı bile olmuyor. Niye olsun ki; hepsinden kat kat zeki ve yetenekli. Zekânın yaşla alakası olmadığını tüm benliğine sindirmiş durumda üstelik.

Evet, tek tek yenildi rakipler; hiç uzatılmadan, hiç zorlanılmadan. İlk para ödülü hayırlı ve uğurlu olsun kızımıza. Güzel bir şampanya patlatma ayinini de sonuna kadar hak etti ama mikroskop altında bile zor görülüyor yaşı hâlâ. O yüzden de alkole daha çok uzağız. 

Hadememiz kendisini takibe almış durumda çoktan. Gerçekten de ilginç bir karakter hademe. Dünyadan elini eteğini çekmiş ve tüm hayatını satranca bağlamış. Bu seçimin, yaşamının hangi ayrıntılarında gizli olduğunu bilmiyoruz. Yaşamı hakkında fazla bir detay sunulmuyor çünkü bizlere. Yaşamını satranca bağlayan hademe geçidi, kültürel altyapısını tamamlamış, ileri derecede ileri gözlük takan ülkelere mahsus bir şey olsa gerek. Zira bizlere son derece uzak bir durum bu. Ve hep de öyle kalacak ne yazık ki.

Kızımızın yarattığı sükse, önce şehir, sonra da eyalet bazlı yavaş yavaş yayılmaya başlıyor. Kusursuz pişen bir yemek gibi kızımız. Bu yemekte baharatların yeri elbette ki tartışılmaz. En başta da yeşil bereli sakinleştiricilerin. Kızımız onların sayesinde gece yastığı başına koyduğu andan itibaren koğuşun tavanında satranç tahtasına dizilmiş taşları görmeye başlıyor. Bu halüsinatif uzamın en büyük getirisi de bol bol hamle pratiği yapmak oluyor. Güzel bir uykuya dalmadan önce bulunabilecek en güzel nimet olsa gerek, değil mi tanrılar? Dinsel gönderme haracınızı arada tahsil etmeniz gerekiyor ne de olsa.

Günler, aylar ve yıllardan oluşan kovalamaca üçgeni içerisinde kızımız büyüyüp serpiliyor. Kısa donla dolaştığı (Ne yani, kızlar için kullanılamaz mı bu tabir?) günler geride kalmış, tam bir ergen kıvamına gelmiştir kızımız. Yaş skalasında 13 yazmaktadır. Bunu dikte ettirense okul müdürünün odasındaki sahne oluyor; şöyle ki: 

Okul bahçesinde bir araba görüyoruz kadrajda. Bu sefer ne bir kaza ne de başka bir aksiyon var. Gayet sakin görünümlü bir çift iniyorlar arabadan. Amaçları ne acaba?.. Amaçları, kızımızı alıp uzaklaşmak. Okul müdürünün odasında alıyorlar soluğu. Ve Allah’ın izni, peygamberin kavliyle istiyorlar kızımızı. Olaya herkes dünden razı. Satranç tahtasında getirdiği kahveleri uzay boşluğuna fırlatıp kirişi kırıyor kızımız. Arkasına bile bakmıyor. Aslında çikolata arkadaşından kaynaklı biraz buruk içi ama fazla çaktırmıyor. Zira tam bir donuk, tam bir poker surat kızımız.

Derken yeni eviyle tanışıyor kızımız. İkinci el ebeveynlerinin erkek tarafı oldukça sorunlu bir tip. Adam tam bir işkolik gibi duruyor. Fakat daha da önemlisi, hisleri alınmış bir buzdağı kendisi. Sürekli iş gezisinde olduğundan, evde yalnız kalan karısı kendisini ve muhtelif yerlerini alkole vermiş. Çok da iyi piyano çalıyor. Ağzından dökülenlere bakılırsa, zamanında büyük orkestralarda çalmasını engelleyen tek şey heyecanı olmuş. 

Dizinin en önemli yanlarından biri de flashback’ler. Kaza anında sürücü koltuğunda oturan annesi ve arka koltuk müdavimi kızımız geriye dönüş döngüsünün yegâne kahramanları. Kazanın hemen öncesinde, arka koltukta oturan kızına dikiz aynasından şöyle bir bakıp, “Gözlerini kapat!” diyen annesindeki yüz ifadesi, kızının dizi boyunca taşıyacağı yüz ifadesiyle nerdeyse tıpa tıp aynı. Başka bir flashback’te çocukluğunun ilk evrelerinde annesinin kucağında bir göle yaklaşırken görüyoruz kızımızı. Arka planda annesiyle kaldıkları karavan var. Annesi onu yere bırakıp suya atladığında, suyun dibini boyladığı an minik kıza bir ömür gibi geliyor ve hayatındaki anneye dayalı ilk güvensizliği ve korkuyu tatmış oluyor. Baba figürüyse tam bir kâbus; korkunç çünkü. Her ikisini de kaderine terk edip, başka bir aile kurma mecrasına atılmış. Annenin kızın durumuyla ilgili çaresizlik içinde olduğunu açıklamaya babanın yeni ailesinin evine gittiğinde, babanın sümsük, duyarsız, ilgisiz ve acımasız karakteriyle karşılaşıyoruz. Sonrası da zaten, annenin aynı çaresizlik içinde “Ben senle n’apacağım?!” düsturuyla başladığı yolculuk ve hemen ardından gelen “Gözlerini kapat!” parolalı kaza sahnesi oluyor. 

Dizide erkek egemen düzenin paçavra ayağı olan erkek modelinin beş para etmez versiyonları özellikle son derece kalın hatlarla çizilmeye devam ediyor. Bu seferki nöbet değişikliğinde ise asıl babanın yerini, evlat edinmeli üvey babası almış durumda. Şehir dışı gezilerinden başını kaldırdığı ve evde olduğu demlerde ne karısına ne de kızımıza insan gibi davranıyor. Karısına olan soğukluğunu otomatiğe bağlamış bir hâlde olanca vurdumduymazlığına rağmen, kızımızı ne istediğini bilmeyen bir soğuk nevale olarak suçlamaktan da geri durmuyor. Dönemin kadına verdiği değersizliğin tüm uzantılarını bünyesine sindiren üvey anne modeli son derece kalın hatlarla ve stilize bir şekilde yansıtılıyor. Nasıl da yalnız, nasıl da kaderine terk edilmiş! Kadınlığını yaşayamamak bir yana, üvey anne olmak, içindeki çocuk özlemini gidermekten olabildiğince uzak. 

Neyse, gelelim tekrar kızımıza. Gittiği okulda tek ilgilendiği şey yine satranç oluyor. Kendine bir arkadaş edinme derdi falan da yok üstelik. Zira gerek sınıfındakiler gerekse diğerleri onun dünyasından çok uzaklar. Hemen hepsinin de ileride kapitalist sistemin tek tip robotlarına dönüşecekleri o kadar belli ki. Seksin anlamı; kadın için ne kadar özgür yaşanırsa yaşansın, çocuk üretme çiftliğinden, erkek içinse partnere dayalı malzemesi son derece geniş bir zevk mecrasından ibaret. Nasıl da buram buram günümüz kokuyor her şey. İnsan denen piç nasıl da ve asla ve asla değişmiyor!

Önce lise, sonra da şehir turnuvasını kazanıyor kızımız. Şehrin en gözde satranççısı artık. Ünü giderek yayılıyor. Eyalet turnuvasına hazırlanırken ilk aşkıyla tanışıyor. Fakat o da ne mercimek fırına verilecekken, elamanın gey olduğu anlaşılıyor. Yazık kızımıza, yazık ilk aşk hayallerine; yazık ki ne yazık!.. 

Eyalet turnuvasına üvey annesiyle birlikte gidiyor. Baba olacak gudubet yaratık evi çoktan terk etmiş durumda. Uçak yolculuğunda az biraz alkole boğulan üvey anne otel odasında bu durumu giderek köklemeye başlıyor. Kızımızın alkolle tanışması da ilk o zaman gerçekleşiyor. Ve o da ne?! Annesinin yatıştırıcı reçetesinin en güzide parçası, kızımızın yetiştirme yurdu yıllarının vazgeçilmez yeşil haplarından başkası değil. Anneye alıyorum diye fazlaca zulalamaya başlıyor yeşilleri kızımız. Bağımlılığın ikinci evresi de böylece start almış oluyor; fakat bu kez yanında alkol gibi tehlikeli bir refakatçisi de var. 

Eyalet şampiyonasında art arda kazandığı maçlar ve soluksuz yendiği rakiplerden sonra korkuyla sarmalanmış bir hayran kitlesi oluşmaya başlıyor etrafında. Ancak olayın asıl getirisi, kazanmaya başladığı mangırlar oluyor. Bu durumdan en çok hoşnut olan da, alkolikliğine tam gaz devam eden üvey annesi elbette. Otel ve alkol masrafları lükse yakın bir şekilde cereyan etse de sorunsuz bir şekilde karşılanıyor sonuçta, nasıl olmasın?!

Gelelim satranca. Satrançta eşsiz bir deha olduğunu ilk vurgulayanın satrancı bünyesine ilk yerleştiren hademe olduğunu söylemeye gerek bile yok aslında. Her şeyin haşat olduğu bir kazadan tek bir çizik almadan kurtulmasının ilk işaret olduğu ve adına mucize denen ilahi bir gönderme vardır belki de bunda da. Ya da tıpkı dadaizmde olduğu gibi, de ve da’ları peş peşe bir araya getiren güzel bir rastlantı ve eşi benzeri olmayan bir saçmalıklar/absürtlükler silsilesi vardır, kim bilir. Evrenin düzensizliğini kusursuz bir düzene bağlayan dinsel ve Tanrısal zırvalamaların aksine, rastlantıyı merkeze yerleştiren bilimin olanca cazibesiyle sunuluyordur belki de bu göndermeler. Sebebi her ne olursa olsun, benliğini oluşturan ve var eden hemen her şeyiyle tam bir satranç üstadı olup çıkıyor kızımız. Öylesine benimsiyor ve seviyor ki onu, kaçınılmaz bir alın yazısı safsatasına düşmesine bile gerek kalmıyor. Öyle ki, bir ara kendisini finanse etmeye kalkışan güçlü bir kilise grubunun cazip teklifini hiç düşünmeden elinin tersiyle itiveriyor. Neymiş efendim, ellerine tutuşturdukları ve Tanrı’nın buyruklarıyla örülü ilahi paçavraları, kendisine sunulan sonsuz cömertliklerin bir karşılığı olarak okuması ve dikte etmesi gerekiyormuş orada burada. Hadi oradan be; kim ne yapsın sizin dinsel atmıklarınızı! Kızımızın o pürüzsüz zekâsını ve sağlamlar sağlamı karakterini takdir etmemek elde değil. Ediyoruz elbette. İntiharı bir çıkış yolu olarak gören gerçek annesi ve her fırsatta alkole sarılan üvey annesinin aksine nasıl da sağlam çiziliyor onun kadın karakteri. Yaşın ve körpeliğin de hiçbir önemi yok üstelik; olmamalı da.

Önüne gelen her Amerikalıyı yendikçe kızımız, etrafındaki genç erkek kitlesinin karakteristik özellikleri de giderek belirginleşmeye başlıyor. Hemen hepsi de pırıl pırıl delikanlılar;  amiyane tabiriyle gıcır gıcırlar adeta. Kadını cinsel bir meta, ikincil bir varoluş olarak gören orta yaş geçgini içi geçmişlerin aksine, pek insancıl görünüyorlar. Belki de bu durum özellikle satrançla ilgilenen tayfa için geçerli. Yok yok, kesinlikle öyle. Zira ırkçılığı, milliyetçiliği ve bağnazlığı bünyesine absorbe edenler ve başta cinsiyet olmak üzere her türlü ayrımcılığa yelken açanlar için aynı berbat terane devam ediyor. Genç delikanlıların hepsini de tek tek yendiğinden, üzerlerinde hâkimiyet kurulmaya dayalı bir hayranlık besliyorlar kızımıza karşı. Aralarında platonik aşk yaşayanlar ve evinin içine kadar sızanlar dâhi oluyor. Fakat nafile. Gözü satranç tahtası ve cinsel organından başka bir şey görmeyen kızımızı yola getirip ayartmak ne mümkün.

Bu arada kızımızın alkol sorunu giderek ayyuka çıkmaya başlıyor. Ve işte dramatik sonlardan biri daha: Psikolojisi darmadağın ve alkol müptelası üvey annenin bir otel odasında kalbi duruveriyor. Üvey annenin terk-i diyar eylemesi, kızımızı hüzünlendiriyor hüzünlendirmesine de, gittiği yoldan anlık da olsa alıkoymaya yetmiyor. Nasıl yetsin: Ülke şampiyonu olduktan sonra, sırada satrancın yeryüzündeki tartışılmaz egemenleri Ruslar var. Onlar da tek tek yenilip, gezegenin zirvesine tırmanılacak daha. Zirvede ise dönemin en büyük şampiyonu Rus Borgov onu bekliyor olacak. Ama biraz daha var buna.

Kızımız, lise öğrenimi devam ederken okulu asıp, nasıl bu kadar rahat bir şekilde turnuvadan turnuvaya koşabiliyor peki?.. Elbette ki kusursuz bir menajer kisvesine bürünen üvey annesi sayesinde. Kızının sağlığının bozulduğu ve bir türlü iyileşmek bilmediği yalanını okul yönetimine servis edip duruyor paket hâlinde. Aynı kelimelerle örülü diyaloglar telefon ahizelerini dolduruyor sürekli. Tabii ki de sağlığında, henüz daha pek sağken cereyan ediyor tüm bunlar.

Kızımızın etrafındaki genç erkek siluetlerinin en belirgini, üst tarafı kovboy, alt tarafı daha bi’ kovboy olan haşin bakışlı bir ergen görünümünde. Karakter bazlı enteresan bir ironi gerçekten de. Kendisi kızımızdan önceki ülke şampiyonu. Kızımızı ilk seferinde hezimete uğratmayı başarsa da, ikinci karşılaşmaları kendisi açısından tam bir hüsranla sonuçlanıyor. Sakin ve doğal akışında kızımızla boy ölçüşemiyor ama, zamana karşı hızlı oyunlarda kızımızı alt etmeyi başarıyor. Bunu bi’ ara içinde bahis dönen bir düzlemde o kadar peş peşe yapıyor ki, kızımızın başkalarının yanından utanıp mahcup düşmesine bile neden oluyor. Aslında dibine kadar baskın bir kadın karakterini kendine çekmek için oldukça sağlam bir yöntem bu. Elamanın peşine takılıp New York’a gitmesinden ziyadesiyle anlıyor ve çek ediyoruz bunu. 

Elemanımızın yaşadığı ev deyim yerindeyse tam bir çöplük. Ve kızımıza karşı umursamaz tavırlarını orada da köklemeye devam ediyor; tabii aklı sıra. Kızımızın seks nidalarını bile karşılıksız bırakmaktan kaçınmıyor. Üstelik çok kısıtlı ve olabildiğince bohem arkadaş çevresi de öyle. Ama onun kadar küstah değiller. Hatta hiç değiller. Hele ki güzeller güzeli Fransız modelimiz. Üstelik kızımıza karşı olan lezbiyen eğilimi de son derece belirgin; bunu da hiç gizlemiyor. Onu Fransa’ya, Paris’e davet ederken bile etrafı buram buram cinsellik kokutmaktan hiç geri durmuyor. Anlıyoruz ki sırada Paris’teki turnuva var. Aman ne güzel; 1800’ler boheminin merkezi Paris’te satrancın da bir başka olduğunu anlayıveriyoruz hemen. Derken yazının başında yaptığımız affedilmez hatanın farkına varıyoruz en çok da. Çünkü açılış sahnesinin, araba kazası değil, satranç turnuvasının sabahında kızımızın zilzurna bir hâlde küvette uyandığı otel odası kadrajı olduğunu hatırlayıveriyoruz birden. Apar topar toparlanılıp, üstün körü giyinilip, etrafı saran medya ordusunun flaşları arasında otel lobisinden ayaklar çıplak bir hâlde hızlıca geçilip, müsabaka salonundaki masada kendisini bekleyen Rus ilah Borgov’un karşısına oturuluyor. Ne sahne ama!

Evet, dünya şampiyonu Borgov. Daha çocuk yaşta satranç üstadı unvanına erişmiş, çok uzun zamandır kimsenin bileğini bükemediği gerçek bir makine. Borgov’un sistematik bir robot olmasının tam aksine, doğaçlama bir dehası var kızımızın. Peki, bu kusursuz makine karşısında herhangi bir şansı var mı bu dehanın? Elbette ki hayır. Üstelik de akşamdan kalma. Tüm uyarılara rağmen kendisini lobide bekleyen ve ikinci kez mest edip tavlayan güzeller güzeli Fransız modelle ve alkolle geçirmiş geceyi. Her şey bir yana, kendisinin dünya güzeli modelden çok daha güzel olduğunu söylemeden edemeyelim lütfen. Lütfen bi’ zahmet! Borgov’la onun kıyaslanması da pek çok şeyi beraberinde getiriyor: Soğuk Savaş’ın tüm hızıyla devam edip zirve yaptığı 60 sonlarının o gerilim dolu atmosferi, Amerikan ve Rus karakter ve toplum yapılanması odaklı yansıtılmaktan elbette ki geri durulmuyor burada da. Hayatını ve uygarlığını makineleşmenin çok ötesinde hümanizmasına, duygusallığına, spontanlığına ve doğaçlama yetisindeki ustalığına dayandıran Amerikan halkı karşısında, özellikle 1917 Ekim / Bolşevik Devrimi’nden itibaren her alanda tam bir makineye dönüşen, insan olma erdemine yönelik hemen her türlü meziyetini yitirmiş bir Rus halkı modeli var. (Aman da sevsinler; her seferinde aynı şaşmaz ve mesnetsiz karşılaştırma burada da fütursuzca sokuluyor izleyicilerin gözüne gözüne!) 

Rusların satranç gibi stratejiye dayalı bir oyunda bu denli başarılı olmalarının en büyük nedeni, onları birbirlerine bağlayan koparılmaz bağları ve onların sayesinde zamanla kusursuz işleyen dev bir makineye dönüşmeleri olmalı.  Ekip çalışması denilen şey de tam da böyle bir şey olsa gerek. Yenilmez ve bükülmezler. Amerikalı kızımızı yenilmez yapansa, gerçek bir buzdağı doğasıyla birebir tezat oluşturan bastırılmış ölümcül duygusallığı ve varlığından özüne kadar onu tüm benliğiyle var eden doğaçlama yetisinden başkası değil aslında. Aman bunu da sevsinler. Evet makine ve insanın ilk karşılaşmasından galip çıkan kaçınılmaz bir şekilde makine oluyor. Bunda kusursuz işleyen sistematiğin yanında, kızımızın akşamdan kalmış olmasının da etkisi çok büyük elbette.

Borgov’la ilk karşılaşmaları Mexico City şehrinde gerçekleşiyor. Peş peşe kazanılan zaferlerin ardından, başından beri korkuyla karışık gizli bir hayranlık beslediği Borgov çıkıyor karşısına. Gergin atmosferiyle sürüklenen maçı kaçınılmaz bir sonla kaybediyor kızımız. Sonrasıysa son derece dramatik bir sahne. Otel odasında, Borgov’un insana dair hiçbir özellikle açıklanamayacak öngörülemezliğini ve bununla ördüğü hamlelerini yatakta boylu boyunca uzanmış annesine anlattığı sırada, kendisinin çoktan bir ceset hâline geldiğini anlayıveriyor.

Yaşamının merkezindeki satranca olan bağlılığı ve hayranlığıyla ateşlenen ruh hâli, satrancın yeryüzündeki en iyi icracısı Rus kültürünü yakından tanıma isteğiyle dolup taşınca, Rusça öğrenmek için kolları sıvıyor kızımız…

Sırada Borgov’la olan Paris randevusu var. Evet, dönüp dolaşıp açılış sahnesine gelmek üzereyiz tekrar. Üvey annesinin kaybıyla sarsılan kızımız kendini daha da alkole vermiş, ancak ne yapıp edip önüne gelen herkesi yenmeyi de ihmal etmemiş. Borgov maçı öncesi kendisinin Amerikan satranç tarihinin geçmişteki en büyük ustası Morphy ve ardından gelen Kübalı Capablanca’yla kıyaslanması, gururunu okşamaktan ziyade, geriyor kızımızı… Üstüne buna bir de damarlardaki alkol de eklenince, giderek artıyor gerginliği. Paris’teki kapışmada Borgov’a ikinci kez yenilmesinde, bu zincirleme reaksiyonun payı da büyük oluyor elbette. Morphy’nin 19. Yüzyılın atmosferinde akşamdan kalmalıkla bütünleşen kusursuz doğaçlama yeteneğini her müsabakada döktürmesi, kızımıza en çok yakıştırılan kıyafet gibi görünse de, Borgov karşısında hiçbir işe yaramıyor. Ve kaçınılmaz son: Mexico City hüsranına, Paris versiyonu da ekleniyor. 

Peş peşe gelen Borgov yenilgileri, yalnızlık ve alkol… Kızımızın bir an önce toparlanması gerekiyor. Sırada son bir randevu var. İstikamet Rusya… istikamet Borgov’un can evi… Gözünü yenilgilerin rövanşına, gözünü Borgov’u can evinden vurmaya dikiyor. Soğuk Savaş’ın nirvanasında militarizmle girilemeyen toprakları satrançla fethetmek hiç de fena bir fikir değil aslında. Tabii önce, Borgov gibi bir devi ve kusursuz işleyen ekibini aşması gerekiyor. 

Ancak müsabakaya çıkmaktan çok daha büyük bir sorunu var kızımızın. Deli gibi bütçe gerektiren Rusya seyahatinin finanse edilmesi gerekiyor her şeyden önce. Buna en yakın olasılık gibi duran kilise tayfasını elinin tersiyle ittiğinden, pek de alternatif yok gibi görünüyor. Üstelik kendisi de, üvey annesiyle en güzel anlarını geçirdiği evi kötülüğü ve donukluğu ruhuna işlemiş üvey babasından daha yeni satın aldığından, meteliğe kurşun atar durumda.

Derken kapı çalınıyor… Gelense, yetiştirme yurdunda ardında bıraktığı çikolata kankası. Ergenliğinden taşıdığı izlerle serpilip, iri kıyım bir yetişkine dönüşmüş. Hukuk okuyup avukat olmak, siyahî kandaşlarının haklarını savunmak gibi de bir ideali var. Ama daha da ötesi, kapitalist sistemi hızla kavramış ve yasak aşk yaşadığı paralı sevgilisine arkasına dayayıp, yüklüce bir parayı da biriktirmeyi başarmış. Bahane ettiği gelme nedeni ise, satranç üstadı hadememizin ölümünü kızımıza bildirmek. Yanında da, yurttan ayrıldığı ilk andan kızımıza dair medyada boy gösteren tüm haberleri yalayıp yuttuğunu ve kızımızın sıkı bir takipçisi olduğunu servis etmek. O gür sesiyle “Bırak şu; iyi de o parayı eğitimine ayırmadın mı ayaklarını, zırvalamalarını da al şu parayı!” diyerek susturuyor kızımızı. 

Evet, Rusya yolu finanse edildiğine göre, yola çıkma vakti geldi de çattı demektir. Yanında “aman kaçırmasınlar ha!” Amerikan ajanı olduğu hâlde (Özlemişim bu cümle kalıbını.) Rusya’ya varılıyor. Ve satranca verilen önemin ne denli büyük olduğu, müsabaka salonundan ve başta basın olmak üzere orayı dolduranlardan hemen anlaşılıyor. Ve işte karşısında, bükemediğin eli öpeceksin Borgov’u. İki kez üst üste aldığı yenilgileri geliyor gözünün önüne her şeyden önce. Ancak belli ki geride kalan tüm müsabakaların önceki gecelerinin toplamından bile çok daha sağlam bir uyku çekilmiş bu sefer. Dinciz, güzeliz ve fazlasıyla temiziz. Ne bir alkol kırıntısı ne de yeşil sakinleştirici atmığı var bünyede. Gram falso, gram acizlik, gram rehavet yok. Gerilme sırası Borgov’a geliyor ve “Bunlar niye yok lan menüde?!” diye sayıklamaya başlıyor içten içe. 

Maçın start almasıyla birlikte dizideki gerginlik atmosferi de pik yaparak sallanmaya başlıyor. Sallantı önce satranç masasındakileri, sonra tüm salonu sarıyor. Makine ve doğaçlama hamleler peş peşe ve birbirine girmiş bir hâlde havalarda uçuşuyor adeta. Tam da bu anda oyunun sırrı iyiden iyiye su yüzüne çıkıyor. Yenilmez olmak için, her şeyden önce öngörülemez olmak gerek. Bir makine için imkânsız gibi görünen bu durum, doğaçlamayı sistematik hâline getirmiş, bilinç akışı işleyen bir beyin için son derece doğal aslında. Biri makine, diğeri buzlu tarafından da olsa bir duygu yumağı ne de olsa. Duygu ve beyin birlikteliğinin sımsıcaklığında makinenin giderek erimeye başlaması kaçınılmaz bir hâle geliyor… Köşeye sıkışan Borgov sonunda yenilgiyi kabul ediyor ve “Oyun senin!” diyerek ayağa kalkıp kızımıza sarılıyor. Kopan alkış tufanı ve hemen ardından gelen sevinç dalgası önce salonu, sonra da radyodan tüm ülkeyi ve gezegeni sarmaya başlıyor.

Kızımıza Rus topraklarındaki en büyük sürprizi ise, satranç masalarıyla örülü sokaklardan geçerken onu tanıyan ve ismiyle hitap ederek alkışlarla etrafını saran yaşlı şekerlerle örülü kitle yaşatıyor.

İnsanın makineye karşı olan bu zaferi, yıllar sona Sovyet rejiminin yıkılmasıyla gerçekleşecek olan komünizmin yenilgisine dair ufaktan bir gönderme mi yoksa?.. 

Umarız öyle değildir; bu güzeller güzeli diziye mini de olsa bir defo hiç yakışmaz ne de olsa!

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Kraliçelerin Şahı / The Queen’s Gambit”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest