Lobotomi

1800’lerin bir yerlerindesiniz. Muhtemelen başlarında. Ve bir at üstündesiniz. Gidiyorsunuz. Dıgıdık dıgıdık. Uykusuzsunuz ve uyuyorsunuz. Geceye, ortama, her şeye. Atsa olan bitenden habersiz. Her zaman olduğu gibi ayakta uyuyor yani.

Dangalak bir kılıç var belinizde. Anneniz, çantası alınmış beslenme iliştirir gibi iliştirmiş belinize. Görünümünüz otuzları, zekâ yaşınızsa sıfırla beş arasını gösteriyor. Yerinde duramayan bir ibre sıfırla beş arasında gidip geliyor. O da en az sizin kadar geri zekâlı. Siz sanki sürekli önünü göstermek isteyen bir teşhirci beyin kıtlığına sahipmişsiniz de, o da bir ibre olarak hayatta hiçbir şeye karar verememiş bir odak kıtlığına sahipmiş gibi. Evet evet, kesinlikle öyle.

Hayatta beslenme benzetmeli kılıç geçirgeni ananız dışında tek tanıdığınız, müstakbel atınız. Ve üzerinde siz. Gidiyorsunuz, öyle dıgıdık dıgıdık.

Farkında değilsiniz ama hâlâ uyanmadınız. Nedenini de bilmiyorsunuz, çünkü hiç sorgulamadınız. Uykuyu sorgulayan kaç fani oldu ki hayatta zaten? Hayatta olamadıkları için de fani oldular öte yandan. Mantığı çok seviyorsunuz.  Merkeze mi götürseniz uykuyu? Ha, sorgulamak için? Dayasanız tepesine ışığı. Azı ve köpek dişlerini sert kabuklu elmalarda ve kaba etli yumuşaklarda bırakmış polisler olsa etrafınızda. Çok değil, birkaç tane yeter.  “Birkaç tane hiç de az değil!” diyen polisfobilerin tam aksine nicel bir havadan arındırsanız sonra ortamı.

Konu dağılsa da uykunuz dağılmıyor, değil mi? Ve yeni fark ettiniz bunu. Yolsa aynı âlemde. Gidiyorsunuz dıgıdık dıgıdık. Salınmaya da başladınız. Atsa altınızda ve yalpalamak diyor buna. Sağa sola. Üzerindekini boktan bir tekerlek olarak görmek kaç hayvana nasip olur ki? Ah şu atlar!

Epey bir yol kat ettiniz uykunuzda. Atla kat edilen mesafenin yanında bir hükmü olmasa da. Kesik kesik geliyor cümleleriniz ve nefesiniz. Kokuyorlar mı? Belirsiz. İkide birde “Nerede o eski burunlar?!” diyen bayramlar da aynı görüşte: Koku sadece hafızaya iyi gelen bir şey. Rüyalarsa hep burun kıvırmıştır kokulara nedense. Ve tüm yanıtların zamana sıkışması ne saçma!

İkiniz de aynı sesle irkiliyorsunuz. At ve siz. Sesse osuruk sesi. Sesse ses, kokuysa kuku; alın size! Arkaya kaykılıp, doya doya koklamak istiyorsunuz havayı. Dangalak rüyanız engel oluyor buna. Dangalak kelamını evin her köşesinden söküp atmak istiyorsunuz. Hiç şiirsel gelmiyor size. Atı, sizi, yolculuğu ve anlatımını ev yapan ne peki? Bilmiyorsunuz.

Çıktınız sonunda rüyanın dışına. Cümle âlem biliyor, siz bilmiyorsunuz.

1800’lerin en güzel yanı, yalın oluşu. At, siz ve rüyanız pek sade. Tatlar, kokular, hayat sade. Aşk romantizme bulanmış. Boğulmuş daha çok. Duyguların ağdasında bile bir yalınlık var. Seks çok zahmetli. Ulaşmak çok zor çünkü. Paçavralar da izin vermiyor. Yirminci yüzyılın dokuz kat boktanlğı kadar paçavra kaplı bedenler. En az.

Nedir bu kat katlık? İklimin nasıldı 1800’ler? Kim üşüttü seni bu kadar. “Üşütme en çok kafalarda tehlikeli olmuştur,” oluyor cevabın. Diğer yüzyılların aksine çok yalınsın işte. Zamanın lobotomiyi ilk sende denemesi mi asıl neden? Hâlâ hissediyor musun burnundaki metal kokusunu? Tat deme bana; 1900’lerden çaldığın lobotomi kadar bir koku o da. En az.

Koku yalınlaştırıyor geçtiği yerleri.

Yazının ve yolun en salak cümlesi kuruldu az önce. Aç köpekler gibi kuruldu zaman sofrasına. Rüyadan uyanmak bu. At da bunu teyit ediyor: Ta kendisi! Geldiniz çünkü. İniyorsunuz attan. Atın umurunda mı bu? Hayır.

Önünüzde 1800’ler, tüm yalınlığıyla.

İhtişam mı? Kim takar ona?!

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Lobotomi”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

Instagram requires authorization to view a user profile. Use autorized account in widget settings

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest