Naim Dilmener: “Koleksiyon, hayatı sürüklemenin bir yoludur”

İlk olarak mizah dergilerinde yazmaya başlayan Dilmener; öykü yazarlığı, gazetecilik, radyo programcılığı, koleksiyonculuk, müzik eleştirmenliği ve yazarlık gibi birçok alanda aktif olarak her daim aramızdaydı… Bu güne kadar Sabrina-The Remixes, İmkansız Aşk Hikayeleri, Bak Bir Varmış Bir Yokmuş/Hafif Türk Pop Tarihi, Eleştirmenin Günlüğü, Hür Doğdum Hür Yaşarım/Ajda Pekkan Kitabı gibi eserleri kaleme aldıktan sonra ilk kez bir roman ile kamuoyunun karşısına çıktı. Obsesyon’da bir koleksiyoncunun bir plağı envanterine katmak için göze aldığı her şeyi gözler önüne seriyor. Dilmener ile ilk romanının ardından kitabı ile ilgili konuştuk.

– Gazetecilik, müzik araştırmacılığı, radyo programcılığı, koleksiyonculuk ve yazarlık… Birçok farklı iş kolunda çalışmalarınız var. Mardin gibi kültür mozaiği geniş bir şehirde doğup hayatınızın bir bölümünde orada yaşamanızın kariyerinize ne gibi yararları oldu?

Doğrudan doğruya bir faydası olmadı. Ama hiç şüphesiz, beni ben yapanlardandır Mardin. Hıristiyan, Müslüman; Süryani, Ermeni, Musevi, Kürt, Türk hep birlikte, yan yana yaşadık. Arapça, Kürtçe, Ermenice, Türkçe ve kısmen de Ermenice konuşulan, hemen hemen herkesin, her dilden biraz anladığı rüya gibi bir şehir. Sanıyorum, her zaman kolektivist bir hayat tarzına yakın durmama Mardin sebep olmuştur. Paylaşmanın haz ve mutluluğunu çok erken kaptım orada. Bu da bana sağlam bir çerçeve hediye etmiştir. Etkisi budur, genel ama vazgeçilmez bir etki.

– Koleksiyon yapmaya nasıl ve ne zaman başladınız?

Kararla olacak şey değildir. O yıllarda, o kadar az para görürdüm ki cebimde, müziğe tutkun biri olarak, o parayla aldığım her şeye gözüm gibi bakardım. Plak, dergi, gazete, kitap… Hiç farketmezdi. Aldığım her şeyi biriktirirdim. O yıllarda istesem de iyi bir koleksiyona sahip olamazdım. Çünkü cepte para yoktu. Düşünsenize LP pahalı diye ve bir LP parasına birkaç 45’lik alınabiliyor diye, 45’lik alırdım. Koleksiyonumun coşması İstanbul’dadır. 16 yaşımda geldim İstanbul’a ve gelir gelmez de Kapalıçarşı’da tezgahtarlık yaparak para kazanmaya başladım. Ve sonra, durmadan alınan plaklar…

– Edindiğiniz ilk plağı hatırlıyor musunuz? Arşiviniz için güncel olarak aradığınız bir plak var mı?

“Ajda Pekkan’ın plağı diyecek” diye düşünüp sorduysanız, hayır, yanıldınız. 🙂 Hümeyra’nın Olmasa ve Ayten Alpman’ın Kim Demiş Aşk Yalandır Diye ilk aldığım plaklardır. İkisini birden aynı anda aldım. Beyazıt alt geçidinde, karşılıklı iki plak dükkanı vardı. İki plak alıyorum diye, ikincisinde indirim yapanından aldım. Özay Plak diye hatırlıyorum dükkanı ama karıştırıyor da olabilirim… Aradığım bir plağa gelince… Selda Bağcan’ın İspanyolca plağı… Şaka, şaka…

– Son olarak bir roman yazarak kamuoyunun karşısına çıktınız. Romanın ortaya çıkış hikâyesini bizimle paylaşabilir misiniz?

Memleketin tuhaf gidişini, bu gidişat içinde değişimimizi (siz bunu, dibe vuruşumuz olarak anlayın) anlatmak istiyordum. Son birkaç yıldır hep kafamda dönüp dolaşıyordu bu fikir. Bunu herhangi bir birey üzerinden yapabilirdim ama iyi tanıdığım bir alan diye Koleksiyoncu Selami’de karar kıldım. Yazdıkça da nefret ettim heriften. 🙂

– Sezenak Su, Kayacan, Seldabağ, Hüreyma, Ergen Şoray, İlhan İren ve Ajda Tekkan gibi kulağa oldukça tanıdık gelen roman karakterleriniz var. Kurgunun hayatı taklit edişi kitabınızda üst seviyede. Kitabınız ile ilgili gelen tepkiler nasıl? Memnun musunuz?

Evet, hem de çok. Çok iyi, çok güzel şeyler duydum. Eray Aytimur’un yazdığı bir yazıda mesela, kitabı planlar ya da yazarken öngördüğüm her şeyin görülebildiği/anlaşılabildiği akıyor satırların arasında. Eleştiriler genel olarak iyi ve beni memnun/mutlu edici. Ama kötü düşünenler de vardır ve bunlar henüz bana ulaşmış ya da aktarılmış değil.

– Kitaptaki ana karakterimiz Selami Avcılar’da yaşayan, metrobüs hikâyeleri olan, cebindeki akrebi koleksiyonu uğruna edineceği plaklar dışında kolay kolay rahatsız etmeyen içimizden biri. Naim Dilmener ile Selami arasında ne gibi benzerlik ve farklılıklar var?

Hiçbir benzerlik yok. Bu bir kurmaca kişilik… Kurmacanın verdiği zevk öyle büyüktür ki, insanın bunu bir kenara bırakıp, kendi hayatından bir şeyleri kopyalaması için deli olması lazım. Yalnızca Selami değil, kitaptaki herkes ama herkes kurmacadır; ve de her şey. İsimleri ile oynanmışlar dahi kurmacadır. Ne öyle bir Sezen Aksu (ya da Sezenak Su) vardır, ne de onun Çince (ya da Japonca) plağı.

– Obsesyon bizlere bir koleksiyoncunun aile, apartman ve gündelik yaşantısını gösterdiği gibi nasıl geçindiğine dair de izlenim veriyor. Sadece koleksiyon ve arşivi ile geçimini sağlamaya çalışan Selami’nin ne denli zorlandığını görüyoruz. Bu zorlukları her koleksiyoncu yaşıyor mu?

Kitap bir kurgu dedim ya, orada bunu mümkün kıldım. Ama gerçek hayatta, koleksiyonu ile geçinen tek bir kişi görebilmiş değilim.

– Selami aslında oldukça yalnız ve yalnızlığı da seven biri. Sadece Canının İçi ile en büyük sırlarını ve planlarını paylaştığını görüyoruz. Selami’nin yalnızlığı tercihinin sebebi nedir?

Problemli biri… Hatta bir problem yumağı… Zaten öyleymiş de, memleketin gidişi daha da yoldan çıkartmış onu. Bu yönüyle hepimiz ama hepimiz biraz öyleyiz. Henüz Selami gibi sıyırmadıysak da yakındır.

– Kitapta Selami özel bir plağın peşinde. Bu plak için de başına gelmeyen kalmıyor. Sizce Selami bu risklerin sonunda pişman mıydı?

Tabii değildi. Pişman olan bir obsesif gördünüz mü? Ne diyor en sonda? “Pişman mıyım? Hayır. Huzurlu muyum? Evet…” Ve en son sayfadaki Nail Hardener (yani bendeniz) alıntısında altı çizildiği gibi: “Nereye kadar?.. Elbette sonuna kadar, ben pes edeni pek görmedim. Son nefese kadar…” Obsesyon işte, ne şakası var, ne de ötesi.

– Son olarak genç nesilden koleksiyon yapmaya yeni başlayan arkadaşlara neler önerirsiniz?

Koleksiyon hayatı sürüklemenin bir yoludur. Şu sıkıcı dünyaya biraz anlam, biraz da keyif katmanın bir yolu. Ama zamanla, insanın hapishanesi haline gelebiliyor. Bu sebeple şu dijital çağda, daha kazasız/belasız yollara başvursunlar. Dinlesinler daha çok. Sevdikleri albüm ve şarkıları da, yarın ya da sonrasında tekrar dinleyebilsinler diye, kaydetsinler. Ama koleksiyon? Hayır. Çok zor. Ve çok tehlikeli. İnsanı gerçek hayattan koparabiliyor. İnsanı başkalarının acılarına duyarsız yapabiliyor.Kaç yıllık bir koleksiyoncuyum, ancak bu kitapları yazarak tedavi edebiliyorum kendimi. Hiç bulaşmasınlar.

– Bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim.

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

0 yorum “Naim Dilmener: “Koleksiyon, hayatı sürüklemenin bir yoludur””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir