Salgına Ağıt

Yoktu salgın başladığında senden tek bir iz. Ve bana salgını anlat deseler, direkt senden başlardım…

… Çoktan modasının geçtiği demlerdi, bulaştırmanın. Sebep ve sonucun kendisi olmaktı mesele.

Mesele falan yoktu. Ölüyorduk, sapır sapır dökülüyorduk hepimiz de. Son anlarını yaşayan ve sırf bu yüzden her bir haltı isteyebileceğini sanan şımarık veletler gibiydik. Yapış yapış bir duygusallıkla trajedi körüklüyordu pili biten bedenlerimiz. Bizi bu hâle getiren ve ışık hızıyla evrimleşen virüsler utanmasın, sağ olsunlardı. Başları dik, yolları açık olsundu. İnsan denen hayvanın başarısızlığını en kısa zamanda telafi etsinlerdi; hiç olmazsa şu yaşlı ve bunak gezegen için yapsınlardı bunu. “Onlara ne kadar teşekkür etsek azdır”ları sonuna kadar hak etsinlerdi.

Böyle salak girizgâhlar yaparken, aşının bulunmuş olmasını diliyor insan. En azından ben öyle diliyorum; tabii kaçınılmaz olarak yaşama anlam yüklemeyi bir kenara bırakmayı da. Yüklenmediği bir şey kalmamış gibi, gereksiz anlamlarla boğuşmasın bir de garibim!

Sonra ölmüyor, ölemiyorsun. Salgın da fos çıktı diyorsun. “Nerede o eski salgınlar?” diye diye, mumla arar hâle geliyorsun, ölüme giden tüm yolları. Ne kadar art niyetli virüs varsa, alıp bağrına basmak, orana burana bulaştırmak istiyorsun.

Ve gözler fırıl fırıl artık; durdurabilene aşk olsun…

Mikroptan, kötülükten geçilmeyen gezegende kendini yok edecek güzellikler arıyor o gözler. Ölmenin de karneye bağlandığı demler geldi de çattı çoktan. “Hadi ölelim artık, kapat kapıları garson!” demeye kalksan, ara ki bulasın tek bir garson, tek bir kapı!

Yani kısaca ve de özetle; salgının başlamasının, başlayıp devam etmesinin, ne bir önemi ne de bir hükmü var artık! Ölüm gelecek, kapını çalacak da… Ölme eşeğim ölme!

Şu güzel bahar demlerinde ölümden bahsetmenin, kararan ruhları daha da karartmanın bir âlemi var mı şimdi?! Hiç yakışıyor mu size ha?! Yaşınızdan başınızdan ve olmayan, olamayan yaşamlarınızdan utanın! Boktan olduğunu bile bile can atarsınız gelmeye, sonra da gebermek için yer ararsınız; bıkmadan, usanmadan.

Şimdi de tanrılar araya girmeye başladı… E onların da canı sıkılıyor, normal tabii! Sadece sıkıntıdan patladıklarında, olan bize oluyor, o kadar. O kadar falan değil; patlamaları bile yıldız patlamalarından bin beter! Galaksisine sığmaz hipernovalar bile yanlarında kıvılcım gibi kalıyor. Sonra da temizle temizleyebilirsen etrafa saçılan kara delikleri ve daha kendini gösteremeden yok olan, vardan yok, yoktan var olmaz denilen hemen her şeyi.

Ölmek çözüm değil yani. Yine bir şeylerin dibinde ya da bokunda varlığını sürdürmeye devam edeceksin. Çok daha basit ya da çok daha karmaşık bir yaşam formuna dönüşeceksin o kadar; ama yine de devam edeceksin var olmaya ve de hissetmeye.

Başlangıcı mı merak ediyorsun? Salgın başladığında başladı her şey. Bölünmek ve üremek denen şeyin önce bedeni, sonra benliği kaplayan lanetiyle sürüklendi sonra; sana ve algına dair ne varsa…

Küçüktün, küçücüktün… Ve büyüksün; çok büyük patlamışsın be evren!

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Salgına Ağıt”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest