Sınırlarla Yaşamak…

Fotoğraf: Bengisu Çaygür

Yaşam üzerinde belirli kodların bulunduğu bir sistem, bizler de sisteme dâhil olması beklenen kurulu oyuncaklarız. Dünyaya geldiğimiz andan itibaren sistemin bizden bekledikleriyle yüzleşip, sistemin dayattığı düzeyde şekillenmeye başlıyoruz. “Onlar” gibi olmamız, “onlar” gibi giyinmemiz, “onlar” gibi konuşmamız bekleniyor.

“İnsan sahip olduğu kimliklerin kimisini doğduktan sonra, kimisini ise doğduktan çok önce edinmiştir. Peki, neleri kimlik bağlamında değerlendirebiliriz? Cinsiyet, cinsel yönelim, etnik kimlik, din, mezhep gibi olgular, insanın kendisine atfettiği özelliklerin tümü birer kimliktir. İnsan, tek bir özelliğe sahip bir canlı olmadığı ve pek çok farklı kimliğe sahip olduğu için genel toplum değerlerine ters düştüğü anda toplum tarafından sınanmaya başlar. Toplum farklı olan bireyin bütün özelliklerini yok sayar, onu değiştirmek/dönüştürmek için bireyin karşısına her alanda zorluklar çıkarır, onu pes etmeye, kaynayan toplum kazanında toplumla karışmaya, kimliklerini kaybetmeye zorlar.” 1

Hayat sonsuz olasılıklardan, seçeneklerden oluşmaktadır. Anne rahmine düştüğümüz anda bu bütün olasılıklar tek bir gerçekliğe indirgeniyor ve böylece sınırlarımız belirleniyor. Bizi dünyaya getiren -kendi tercihimiz olmayan- ebeveynlerimiz kadarız artık. Ebeveynlerimizin hangi ülkede, şehirde, nasıl bir kültür seviyesinde, nasıl bir sosyal çevrede yaşadıklarına göre kabaca şekilleniriz. Onların statülerine, sosyoekonomik durumlarına, yaşam standartlarına, eğitim seviyelerine, kültür düzeylerine, bilgi birikimlerine, hayata bakış açılarına, psikolojik geçmişlerine, inançlarına, dini görüşlerine, mezheplerine, kimliklerine, kişiliklerine, kendi doğru ve yanlışlarına, edinimlerine göre bizi şekillendirecek, istedikleri norma sokup, onlara benzeyen birer birey olmamız için çalışacaklar. Kendi ideal karakteri olmamızı isteyecekler, ona göre eğip bükerek; istedikleri şekli almamızı sağlayacaklar.

“Birey ilk savaşını ailede verir. Aile, toplumun bireye biçmiş olduğu modeli, çocuğa dayatır. Çocuk doğar doğmaz, kendisi için alınmış eşyalardan tutun odasının rengine kadar toplumun kadın ve erkek için “uygun gördüğü” renklerle tanışır. Çocuktan toplumun beklentisi olan kadın veya erkek cinsel kimliğine sahip olması beklenir. Çocuk bir diğer savaşını aile içindeki otorite karşısında verir. Aile toplumun en küçük faşizan kurumudur. Otorite, yani aile büyükleri, kendi istekleri -ki çoğu zaman bu istekler toplumun istekleri olarak karşımıza çıkar- doğrultusunda bir birey yerine kendileriyle aynı düşüncelere, aynı yaşam tarzlarına ve aynı değerlere sahip bir “köle” yetiştirir.” 2

Sistem de bizden; itaatkâr olmamızı, boyun eğmemizi, farklılıktan uzak herkes gibi tek tip insanlar olmamızı istiyor. Dünyaya geldiğimiz anda katı kurallar üzerimize yükleniyor, uzun bir süre -bu dayatmaya- alışmaya, ayak uydurmaya çalışıyoruz. Farkındalıklarımız arttıkça; karşı çıkıp başkaldırmaya başlayıp, bu sert duvarları/sınırları seyreltmek, esnetmek adına efor sarf ediyoruz. Kimi duvarları yıkıp kimi duvarları sağlamlaştırıyoruz. Kendi doğrularımız ve yanlışlarımıza göre; kimilerini kabulleniyor, kimilerini de değiştirmek/geliştirmek için uğraş veriyoruz. Bir süre sonra üzerimizdeki o katılıktan, ağırlıktan kurtuluyoruz. Üzerimizdeki gölgesi, baskısı, hâkimiyeti devam edecek ama eskisi gibi rahatsız etmeyecek. Uzun bir süre bocalıyoruz belki bu sürece ergenlik diyebiliriz. Değiştirebildiğimiz kodları değiştiriyoruz, üzerimizdeki hâkimiyeti esnetip içinde rahat hareket edebileceğimiz hale gelene kadar biraz biz ona göre sekil değiştiriyoruz biraz onu kendimize göre şekillendiriyoruz. Sonunda daha esnek, daha saydam, daha ferah bir hal alıp; ikinci bir ten gibi üzerimize uyduruyoruz. Hala oradalar ama artık daha rahat hareket edip, daha rahat nefes alabiliyoruz. Kimi zaman yeniden sıkabilir. Onlar ile baş etmeyi öğrendiğimizden ve nasıl kontrol edebileceğimizi bildiğimizden; daha rahat altından kalkabilir, daha rahat şekillendirebiliriz.

Jean-Paul Sartre’ın sözünden yola çıkarsak; “İnsanda -ama yalnızca insanda- varoluş özden önce gelir. Bu demektir ki insan önce vardır; sonra şöyle ya da böyle olur. Çünkü o özünü kendi yaratır. Nasıl mı? Şöyle: Dünyaya atılarak, orada acı çekerek, savaşarak yavaş yavaş kendini belirler. Bu belirlenme yolu hiç kapanmaz, her zaman açıktır…”, “…nitekim o, kendini nasıl kurarsa öyle olacaktır. Tasarılarına, seçimlerine, eylemlerine göre varlığına bir öz kazandıracaktır. Edimleriyle kendini gerçekleştirecektir. Gerçekleştirmelidir…” 3 evrimimiz her zaman devam edecektir. Öğrenme eylemi bitmedikçe, dünya değişmeye, gelişmeye devam ettikçe, sisteme yüklenen yeni kodlar dahilinde; sınırlarımızı genişletmeye, değiştirmeye, dönüştürmeye devam edeceğiz. Biz şekil değiştirdikçe, sınırlarımızı da değiştirmeye devam edeceğiz. Bu duvarları yeni duruşumuza göre konumlandıracağız. Verdiğimiz bu bütün savaş; kendilik savaşımız, kendi kimliğini yaratma, kişiliğini oluşturma çabalaması şüphesiz…

1 Zeynep Yanki, Ötekiler/Madunlar/Dışarıda Bırakılanlar (Kaos GL Dergisi, Mart-Nisan 2013, 129. Sayı)

2 Zeynep Yanki, Ötekiler/Madunlar/Dışarıda Bırakılanlar (Kaos GL Dergisi, Mart-Nisan 2013, 129. Sayı)

3 Jean-Paul Sartre, Varoluşçuluk, çev. Asım Bezirci (İstanbul: Say Yayınları, 2013), 8, 12.

Bengisu Çaygür

Etiketler

0 yorum “Sınırlarla Yaşamak…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest