Stephan Umutyan: “70’li yılların müzikal ve arkadaşlık seviyesi çok yüksekti”

Stephan Umutyan

1949 yılında doğdu, 1962 yılında ise hayatı değişti. The Shadows grubuyla tanışması sonrası kendi ifadesiyle “enstrümantal müziğin hastalık şeklinde tutkunu” olup gitar çalmaya başladı.

Saint-Joseph Lisesi sıralarında başlayan müzikal yolcuğunda Cem Karaca, Kardaşlar, Erol Evgin, Sıfır Virgül Bir, Melih Kibar, Yaz Baltacıgil, Metin Alatlı dahil birçok isimle ortak proje ve konserlerde yer aldı. Sonraki yıllarda Çayda Çıra ve Bekleyiş plağı çıktı. Anadolu müziği onunla birlikte Gölgeler (The Shadows) ile tanışmış oldu.

Uzun yıllardır yaşamını Paris’te sürdüren Stephan Umutyan, böylesi zorlu bir dönemde bizleri kırmayarak hakkında merak edilen soruları yanıtladı.

– Müziğe ilginiz nasıl ve ne zaman başladı?

Stephan Umutyan: 11 yaşında yılbaşı hediyesi olarak bana bir “Hohner Melodica Alto” almışlardı, o zamanlar herkesin elinde olan nefesli, yarı akordeon diyeceğim küçük bir aletti. Biraz çalmaya çalıştım ama pek beceremedim, dolayısıyla bir kenara attım. Ama kafamda müzikle ilgili ilk oluşumlar başlamıştı.

– 1962 yılında The Shadows ile tanışmanız müzikal kariyerinizin de başlangıcı oldu. O yıllara geri dönersek ilk gitarınızı aldığınız zaman neler hissediyordunuz? İlk süreçte müzikal bir eğitim aldınız mı?

S.U.: Kadıköy Moda’da oturuyorduk, 1962 senesi yazıydı. Moda; plajı, çay bahçeleri, açık hava sinemalarıyla tam bir sayfiye yeriydi. Bir akşam Saint-Joseph lisesinden bir arkadaşım “Moda Park sinemasında iyi bir film var gidelim” dedi.

Güven Erkin Erkal’ın arşivinden

Film Cliff Richard & The Shadows’un (The Young Ones) filmiydi. Harika müziklere kendimi kaptırmışken, filmin sonuna doğru The Shadows grubu sahnede The Savage parçasını çalarlarken, kamera Hank Marvin’in elindeki uzay gemisi şekilli kıpkırmızı bir gitara zoom yaptı. Arkadaşım 2 senedir gitar çalıyordu. Ona “Bu ne?” diye sorunca, kendisi “Bu Fender Stratocaster, dünyanın en iyi elektro gitarı” dediği an kararımı vermiştim. Elektro gitar çalacaktım. Hiç unutmam film vizyonda 1 hafta kaldı, o gitarı görmek ve The Shadows’u dinlemek için her gece sinemaya gittim.

İlk gitarı alışım başlı başına bir macera oldu. Babam biraz tutucuydu. Müzikle hele öyle gitar, mitar hak götüre, ben gitar diye tutturdukça ailem hiç oralı olmuyordu. Sonuçta Kadıköy’de bir kitabevine bir elektro gitar (Ama Allah gitar eyleye) gelmiş vitrinde duruyor. Babamı razı ettim gitarı almaya gittik. Tam alırken ben satıcıya “Bu elektro gitar mı?” diye sordum , satıcı “Evet!?” cevabını verdi. Ben “Şimdi ben bu gitarı prize mi sokacağım?” deyince satıcı gülerek benim daha hiçbir şey bilmediğimi, elektro gitar almadan önce bir İspanyol öğrenci gitarı almamı, şayet ilerleme kaydedersem ileride güzel bir elektro gitar alabileceğimi söyledi. Sonuçta ben kendimi koca Fender Stratocaster’dan inip olmayacak bir akustik gitarla buldum. Dilimi tutamamıştım bizim elektro gitar uçup gitmişti. Ama ne olursa olsun öğrenecektim. Artık gitarla yatıp gitarla kalkıyordum. Yalnız Saint-Joseph lisesinde dersler yormaya başlamıştı.

Saint-Joseph lisesinde müzik dersimiz oldukça kuvvetliydi. Solfej, az da olsa harmoni öğrenmiştim. Müzik hocamız okulun klasik orkestrasının şefiydi. İyi bir öğretmendi. Bu arada o zamanlar büyükler arkadan gelen küçüklere yardımcı olurlar yani hoş bir yardım havası hüküm sürüyordu. Zaten gitar çalan herkes o dönem The Shadows müziği yapıyordu. Bana bu konuda yardımı olan Ziya Bakanay vardı ama maalesef kendisinden uzun süredir haber alamadım. Benim gitarda çok yardım ettiğim bir yüksek maden mühendisi arkadaşım İsveç’te hayatını gitarla kazandı. Çok güzel ve değişik zamanlardı. Yani ilk süreçte eğitim falan almadım. Kendi kendimi yetiştirmeye çalıştım.

– Lise yıllarında eğitiminize Saint-Joseph Lisesi’nde devam ederken Liselerarası Hafif Batı Müziği yarışmasına katıldınız. Yarışmaya üç yıl katıldınız. İkinci yıl en iyi ritim, üçüncü yıl en iyi solo gitar ödülünü kazanmıştınız. O yıllarda yarışma atmosferi nasıldı?

S.U.: Yarışmaya 3 sene katıldım. İkinci sene en iyi ritim gitarist, üçüncü sene en iyi solo gitarist seçildim. İlk sene galiba enstrüman klasmanı yoktu. En azından hatırlamıyorum.

Yarışma atmosferine gelince İstanbul Liselerinde çalan arkadaşların çoğu ayrı liselerde okuyup dışarıda aynı grupta çalan kişilerdi. Mesela biz haftada bir İstanbul Yelken kulübünde veya Moda Lozan kulübünde çalardık. Grup; Melih Kibar (Org Alman Lisesi) Halit Kakınç (Alman Lisesi) Aljan Kartoğlu (Solist St Joseph) ben (St Joseph) daha da beraber çaldığım Haydarpaşa Lisesi, Kadıköy Ticaret Lisesi, İstanbul Erkek lisesi bir sürü arkadaşım vardı. Yani liseler ayrı ama herkes herkesi tanıyordu. Dolayısıyla atmosfer tam gırgır, şamata harika bir ortam… Şahane bir arkadaşlık ortamıydı herkes sırasıyla sahneye çıkıyor, elinden geleni yapıyordu. Sonuç jürinin elindeydi. Ama o Milliyet Liselerarası Müzik yarışmalarını ömrümce unutmadım ve unutamam olağanüstü güzel bir organizasyondu.

– 1970 yılında yarışmaya üçüncü kez katıldığınızda Mehmet Sağıroğlu, Stephan Umutyan, Siret Yurtsever, Cin Kapancı, İhsan Uysal ve Aljan Kartoğlu kadrosuyla Venüs parçasını seslendirmiştiniz. Yarışmayı katıldığınız grubu temel alarak nasıl değerlendirirsiniz?

S.U.: Dediğim gibi 1970 senesi üçüncü katılışım oldu. Yarışmaya katılan bu son grup arkadaşlarım (İlk 2 sene grup ben hariç hepsi başkalarıydı) evet bu son grup arkadaşlarım ne kadar amatör ve öğrenci olsalar da gayet iyi çaldılar. Zaten diğer gruplarda çalanların büyük kısmını tanıyarak konuşuyorum, yarışmanın müzikal seviyesi ve arkadaşlık seviyesi çok yüksekti. Grupların hepsi çok iyiydiler, seviye çok yüksekti.

1970 finalleri soldan sağa Siret, Cin, Stephan, İhsan, Mehmet
1970 finalleri soldan sağa Siret, Cin, Stephan, İhsan, Mehmet

– O dönem meydana gelen başarıların ardından “Baştan Ayağa Yâreyim” sözleri Yunus Emre’ye ait olup müziği size ve Aljan Kartoğlu’na ait olarak dinleyicilerle plak formatında buluştu. Bir halk şairinin sözlerini Batı müziği ile harmanlamak oldukça zor olmalı. Bu anlamda çalışmayı nasıl meydana getirdiniz?

S.U.: Aljan yarışmaya kaydolduktan sonra (ön elemelere 2-3 ay vardı tam hatırlamıyorum) bana eve geldi. Yarışma stratejisini tayin edecektik bir de kesin orkestra elemanlarını seçecektik. Venüs parçası hem yeni hem de listelerde başı çekiyordu. Ortada oldukça zor (Bend ve Slide) dolu bir gitar solo vardı, puan toplar düşüncesiyle Venüs’e karar kıldık. Kendisi bana Yunus Emre’nin “Baştan Aşağı Yâreyim” sözlerine bir müzik yaptığını söyledi. Yalnız parçanın sadece A kısmı vardı. Ben de parçanın B kısmını ve ara gitar solosuyla giriş gitar kısımlarını yaptım. Bir de parçanın arkasındaki solo motiflerini ve orkestra yönünü yapınca her şey hazır oldu. Üçüncü parça olarak bestem olan “Je t’ai oubliée” parçasına karar verdik böylece yarışmaya hazırdık. İş provalara kalmıştı.

– Yarışma sonrası Cem Karaca ile yollarınız nasıl kesişti?

S.U.: Cem Karaca hem ön elemelerde, hem de İstanbul finalinde jürideydi. Yarışmada herhalde dikkatini çektim. Üç senedir katılıyordum. Rahmetli Doğan Şener’i iyi tanıyordum. Herhalde telefonumu ondan aldı, beni evimden aradı. Annesi Toto Karaca’nın Beyoğlu’ ndaki tiyatrosunda hepimiz buluştuk. Hüseyin Sultanoğlu ve ben yeniydik. Cem Abi, Seyhan Karabay, Ünol Abi (Büyükgönenç) hepimiz oradaydık. Yenikapı Gar gazinosunda yapılacak konserler için prova gün ve saatlerini tayin ettik. Kardaşlar  macerası başlamıştı.

– Kardaşlar topluluğuna dahil olmak kariyerinizde ne gibi değişikliklerin oluşmasını sağladı?

S.U.: Kardaşlar grubuna dahil olmanın sonrasında benim kariyerimdeki en önemli değişiklikler, müzikalitesi çok kaliteli insanlarla birlikte çalmam oldu. Rahmetli Seyhan Karabay ve Ünol Büyükgönenç çok değerli gitaristlerdi. Böyle insanlarla bırakın beraber çalmayı, çalış şekillerini bile görmek insana çok şeyler öğretir. Tabii bunun yanı sıra başka tanınmış müzisyenleri de tanımış oldum. Ufkum genişledi.

– Bir süre önce Seyhan Karabay yaşamını yitirdi. Kendisiyle Kardaşlar grubu sürecinde unutamadığınız bir anınız var mı?

S.U.: Seyhan Karabay olsun, Ünol Büyükgönenç olsun o zamanlar gösterdikleri yakınlığı hiç unutamam. Ama öyle özel bir anım yok. Varsa da unuttum aradan 50 sene geçti, dile kolay…

– Kardaşlar grubundan neden ayrıldınız?

S.U.: Az önce bahsetmiştim. Gitar düşkünlüğüm Saint-Joseph’deki derslerimle ters orantılı gidiyordu, Lise sona gelmiştim. Lise bitirme imtihanları, üniversite giriş sınavları derken, gerçeklerle çabuk karşı karşıya kaldım. İstanbul’da birkaç konserden sonra sıra Anadolu turnelerine gelmişti. Grupta herkes müzikle uğraşıyordu yani tam profesyonel müzisyenlerdi. Bense lise öğrencisiydim. Üstelik lise son gibi kritik bir dönemde hele hele Saint Joseph gibi zor bir lisede… Gerçek beni fena yakaladı. Benim Anadolu’ya turneye falan gitmeme imkân yoktu. Dolayısıyla bu güzel hikaye orada bitti.

1970 finallerinden
1970 yarışmasının finallerinin ne kadar eğlenceli geçtiğinin ispatı: Sağ başta ayakta duran Mehmet Ali Birand (rahmetli) Oturanlar ortada gözlüklü kravatlı Halit Kakınç (Alman Lisesi) onun solunda Stephan (ben), benim arkamda Melih kibar. Oturanların sol başında Galip Kayhan (Edip Akbayram’ın gitaristi) Arkada kafasında büyük bir şapkayla ayakta duran Ohannes Kemer (Kurtalan Ekspresin gitaristi)

– Eğitim hayatınızın devamında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Mimarlık bölümüne girdiniz. Bu dönemde Erol Evgin ve Sıfır Virgül Bir ile çalışma fırsatınız oldu. Bu birliktelikten bizlere bahsedebilir misiniz?

S.U.: Erol Evgin’le Moda’dan tanışıyorduk. Bizim çalıştığımız özel kulüplere ara sıra gelir ve birkaç parça söylerdi. Biz de eşlik ederdik. Zaten Erol’un ilk meşhur parçalarını yapan rahmetli Melih Kibar bizde org çalıyordu. Sonradan Erol’un bazı konserlerinde biz çaldık. Çünkü hem parçalarını biliyorduk hem de birbirimizi iyi tanıyorduk.

SIfır Virgül Bir grubuna gelince, müzik artı günlük yaşamımdaki en iyi arkadaşım olan Yaz Baltacıgil, kendisi olağanüstü bir basçıdır. Fransa da konservatuarı bitirmişti. Bugün Türkiye’nin en iyi 5 basçısından biridir diyebilirim. Yaz, Murat Verdi(bateri), Tevfik Sonder(gitar), Melih Kibar(Org) grubu kurmuşlardı. Amerika’daki Atlantik Plak şirketinin sahibi olan Ahmet Ertegün’le yanılmıyorsam Murat’ın temasları vardı. Sonunda hepimiz kapandık stüdyoya girdik. Maketi(bant) halinde Ahmet Ertegün’e yolladık ama herhalde pek beğenilmedi. Aslında parçalar hiç fena değildi ama olmadı işte. Farkındaysanız gruplar değişiyor ama çoğu zaman hep aynı insanlar aralıklarla bir araya geliyordu.

– Öğrencilik yıllarınızda aynı zamanda müzikal kariyerinizi de yürütmeye çalıştınız. Karşınıza ne gibi zorluklar çıktı?

S.U.: Tabii ki lise hayatıyla yarı profesyonel bir hayatı yürütmek çok zor… Hele bir de bunu tam profesyonel hale getirmeye çalışırsanız ikisinin bir arada yürümesi imkansız. Yalnız gitarı ilerletmek için gerekli çalışmalar dersleri tamamen ters etkiliyor. Zira birine harcadığınız enerjiyi diğerinden esirgiyorsunuz, ayrıca müzik yapmak çok güzel bir şey. Akademi yıllarımda müziğe devam edebildim liseye göre daha kolaydı.

Saint-Joseph 1968 ve 1969 orkestrası (Yosunlar)

– Sonrasında Melih Kibar ve Yaz Baltacıgil ile Cumartesi günleri İstanbul Yelken Kulübü’nde çalmaya başladınız. O döneme dair canlı kalan hatıralarınız var mı?

S.U.: Yığınla! Melih her çaldığımız akşam tam sahneye çıkarken “Çocuklar bir fıkram var” der bizlere anlatırdı. Gülmekten yuvarlana yuvarlana sahneye gelirdik. Kulübün üyeleri de hayretler içinde bizlere bakardı  “Ne oluyor” diye. Sahnede ilk 10-15 dakika ciddi durabilmek çok zordu. Halen o fıkraların çoğunu hatırlarım. Bunun yanı sıra yılbaşı akşamları geç vakit programı bitirince hep beraber oturup yeni yıl dinlenme partisi yapardık bir saat kadar, bunlar çok güzel anılardı.

– Bir prodüktör arkadaşınızın tavsiyesi sonrasında Çayda Çıra / Bekleyiş plağınız çıktı. Eserler nasıl meydana geldi? Bu 45’liğin ortaya çıkış hikayesi nedir?

S.U.: Cem Karaca ve Kardaşlar ile güzel hikayeden sonra, aradan yanılmıyorsam bir sene geçmişti. Ali Eraslan adlı bir arkadaşımız prodüktörlük yapıyordu. Ben ara sıra plaklarda çalmak için stüdyoya gidiyordum. Yeni bir gençlik dönemi gelmişti müzik dünyasına hepimiz yeni bir şey arıyorduk. Derken Ali bir gün bana “Şöyle bir Anadolu parçasını The Shadows stili yapamaz mısın” diye sordu. Ben de “Bir denerim” dedim. Böylece Çayda Çıra’yı düzenledim. Diğer yüzüne de Bekleyiş adlı surf müzik tarzında bestemi koydum. Plak radyolarda epey çaldı. Ankara’ da televizyona çıktım.

Arkadan ikinci plağı Bir Yaz Şarkısı ve Ha Bu Diyar’ı yaptım. Stüdyoyu bitirdik. Plak şirketiyle anlaşamadık plak öyle kaldı.

– Unutamadığınız bir konser var mı?

S.U.: Olmaz olur mu, Cem Karaca ile olan konserlerin tümü, bu arada benim St-Joseph Lisesi’ nde plaktan sonraki ilk konserim. Yarışmaya ikinci katıldığım seneki Milliyet’in Spor ve Sergi Sarayı’ ndaki ön eleme konseri… Spor ve Sergi Sarayı’nı inletmiş ve birincilikle finale kalmıştık. Herkesin ağzında “Muhteşemsiniz” sözü vardı.

– Sonrasında Siluetler topluluğunun orgcusu Metin Alatlı ile tanıştınız. Kendisi ile arkadaşlığınızın çok samimi olduğunu biliyorum. Müzikal kariyerinizde kendisinin yeri nedir?

S.U.: Metin’i ikinci plağımı yaparken tanıdım. Şişli Osmanbey civarı bir stüdyodaydık. Ses mühendisliğini Duyal Karagözoğlu yapıyordu. Kendisi yurt dışında çalışmış çok değerli biriydi. Metin bir gün stüdyodaydı kendisini “Siluetler” grubundan tanıyordum, çok sevdiğim Shadows tarzı enstrümantal müzik yapan bir gruptu. Parçamızın birini bitirmiştik. Çalan arkadaşlar gitmişti ben solo üzerine ikinci bir gitar daha çalacaktım ondan kaldım. Sonunda stüdyoda Metin, ben ve Duyal kalmıştık. İkinci gitarı çaldım bitirdim, reji odasına girdim Metin oradaydı bana “İngiltere’ye gidiyorum bir Moog alıp geleceğim, çok değişik bilinmeyen seslerle alaturka, caz, batı müziği tarzında parçalarla dolu bir plak yapacağım. Plakta çalar mısın? Param yok bir şey ödeyemem ama bu işler belli olmaz bakarsın çok yeni bir arkadaşlık başlangıcı olabilir” dedi. Ben de anında “Tamam Metin” dedim. Metin’i tanımam benim için çok büyük bir şanstı. Onun sayesinde kendimi caz müziğinde buldum. Yepyeni harmoniler değişik akorlar, kendisi mükemmel bir piyanist orgcusuydu. Müzik kültürü bambaşka, ileri biriydi. Metin sayesinde caz dünyasının ufukları bana açılmaya başlamıştı. Kariyerimde caz harmonilerine açılmam Metin’in eseridir.

Stephan Umutyan ve Metin Alatlı

– Metin Alatlı’nın “Alaturkadan Alamooga Esinlemeler” isimli uzunçalarında gitar çalmanın yanında sitar da çaldınız. Bu enstrümanı o yıllarda Batı müziği ile entegre olarak ilk değerlendiren müzisyenlerden biriydiniz. Bu fikir aklınıza nereden geldi?

S.U.: Plakta çalışırken araştırdığımız en önemli şey yeni seslerdi. Parçalar bilinen parçalardı ama seslerin yepyeni olması şarttı. Parçanın birinde bir gitar solo düşünüyorduk fakat ses hep ayni sesti. O zamanlar Beatles’ların solo gitaristi George Harrison, Hindistan’da Ravi Shankar’dan sitar dersi alıyordu. Bunu resimlerden ve haberlerden görüyordum. Yeni ses ararken Metin’de duran sitar aklıma geldi. Metin’e “Şu aleti ver parçanın arkasındaki soloyu gitar yerine sitarla yapayım” dedim. Metin “Yapabilir misin?” dedi, “Bakarız” cevabını verdim. Sonuçta parçada sitar yerini buldu. Herhalde sitarı öyle kullanan ilk müzisyenlerdenim.

– Akademi ve askerlik sonrasında Fransa’ya yerleştiniz. Müziğe verdiğiniz 20 yıllık bir ara oldu. Bu aranın sebebi nedir?

S.U.: Aranın sebebi malum, yepyeni bir ülke, Sain-Josephli olduğumdan lisan derdi yoktu  ama hiç tanımadığım bir ülkede profesyonel olarak kendime bir yer yapmam gerekiyordu, Fransa’da ilk maaşlı çalıştığım 5 sene, hep Irak, Suudi Arabistan gibi yerlerde, çok büyük inşaatlarda geçti. Gitara yer yoktu. Zaten Fender Jaguar gitarımı İstanbul’da bırakmıştım. Sonradan kendi şirketimi kurdum, biraz profesyonel hürriyet kazanıyım dedim, çünkü  maaşlı çalışmak bana uymuyordu, müzikten kalan serbestlik duygusu is hayatımda beni serbest mesleğe itiyordu. Fakat kendi şirketimi açınca ne biçim bir belaya girdiğimi anladım, gece gündüz çalışmam gerekiyordu, yanımdakilerin maaşları vs…vs… Artık gitar aklıma gelmiyordu… 1976 ile 1995 arasında elimi gitara sürmedim.

Milliyet röportajı

– 1995 yılında Johnny Hallyday’in bateristi ile Paris’te konserler vermeye başladınız. Tekrardan sahneye çıkmak size nasıl hissettirmişti?

S.U.: Tesadüfen Milliyet yarışmasında ritim gitar çaldığım ikinci senede solo gitar çalan Merih Gökoğlu’na rast geldim buluştuk o da Fransa’da yaşıyordu. Onunla birlikte ver elini yeniden The Shadows müziği yapmaya başladık. Şirketim 20 senelik olmuştu artık işler daha rahat yürüyordu, tanınmaya başlamıştım. Bir gün inşaat malzemeleri satın aldığım bir arkadaşım bizi dinlemeye geldi, çok beğendi. Kendisi de biraz bateri çalıyordu. Tam Johnny Hallyday hastasıydı. Bana “Stephan ben Johnny Hallyday’in bateristinden ders alıyorum, bir gün stüdyoya getireyim görüşün” dedi. Ben de “Olur getir” cevabını verdim. Neyse kısaca kendisi çok beğenmişti. Bu arada tesadüfler beni İngiltere’ye götürmüş yıllar sonra hayranı olduğum Shadowslar ile arkadaş olmuştum. Bana parçalarının inceliklerini falan gösterdiler ve sonunda çok güzel bir konser salonu olan Le Petit Journal’de 6-7 konser verdik. Sahneye ilk çıktığımda ellerim titriyordu, yahu koca Spor Sergi Sarayı’nda çarşı pazara gider gibi sahneye çıkan ben tüm o rahatlık reflekslerimi kaybetmiştim. Sonra biraz rahatladım ama o gençlik günlerimin rahatlığına hiç erişemedim.

Bruce Welch (The Shadows) Keith West, Barry Gıbson'la beraber 2005.

– Güncel olarak müzikle ilgilenmeye devam ediyor musunuz? Çalışmalarınız var mı?

S.U.: Şimdi üç gitar, bir bateri ve bir orgdan müteşekkil bir grubumuz var. Aramızda toplanıp stüdyoda yine The Shadows müziği yapıyoruz. Öyle bir özel çalışmam yok artık 71 yaşımın ufuklarında yalnız eğlenmek için çalmak bana çok huzur veriyor. Çok ender gitarlardan müteşekkil çok güzel bir koleksiyonum var. Özellikle The Young Ones filmindeki hayran olduğum stratocasterın aynısı hem de Hank Marvin’e özel yapılmış modeli simdi koleksiyonumda duruyor.

– Teklifimizi kırmadığınız için teşekkür ederiz. Son olarak röportajımızın okurlarına ne söylemek istersiniz?

S.U.: Bana bu röportaj imkânını verdiğiniz için ben sizlere teşekkür ederim. Beni geçmişe götürdünüz. Okurlarınıza söylemek istediğim tek şey “Bir müzik aleti çalmak kadar güzel bir şey yoktur, hangi enstrümanı çalarsanız çalın enstrümanınız sizin en yakın huzur ortağınızdır! Sağlıcakla kalın!

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

Yorumladı “Stephan Umutyan: “70’li yılların müzikal ve arkadaşlık seviyesi çok yüksekti””

  1. Kadir Başar dedi ki:

    Nasıl ulaştınız bilmiyorum fakat arşivlik bir iş olmuş. Emeği geçenleri kutluyorum sayenizde Stephan Umutyan hakkında bir şeyler öğrenmiş oldum. 🙂

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest