Tıpa Tıp

Soyu tükenmekte olan bir tıp öğrencisi. Bilmem kaçıncı okulu. Birini bırakıp diğerine başlamış. Başlamakla da kalmamış, inatla devam etmiş, bırakacağını bile bile. Nasıl etmesin; bırakmanın, salıvermenin dayanılmaz cazibesine kapılmayan mı var ki? Pek çok şeyi götümüzden öğrenmedik mi sonuçta? Ama konu bu değil tabii. Konu, sırf kadavra uğruna soyu tükenmekte olan canlıların koleksiyonunu yapması da değil.  Bir aşk, aşktan öte bir tutku da olsa, mevzu bahis olmaktan ırak bir hiç sonuçta kadavra. Ancak gelin görün ki sevdiklerinden de, sevmek isteyip de sevemediklerinden de vazgeçmeye hazır onun için. Ama tabii, bu zırva da değil konu.

Konu beğendiremiyoruz salak girizgâha. Aslan gibi, sırım gibi tıp öğrencisini buldu da bunuyor. Konu tıp ve müdavimleri olunca, akan sular da, akmaya yeltenen diğer tüm sıvılar da durup iki tekliyor şöyle bir. “Bozulmak ve teklemek için vardır insan; bense olaya el atmak, insanı ellemek ve düzeltmek için varım” demekten kendini alamayan tıbbın gerçekten de derin saygı uyandıran bir hâli var. Sanırsınız ki küçüğünden büyüğüne tüm dağları o yaratmış. Yaratmakla da kalmamış, en tepelerine tanrıları yerleştirip, “Biri Sizi Gözetliyor!” evi peydahlamış tanrı uzantıları ve de seğirtmelerinden. Görkeminden prangalar eskittiğimin evi, gözünü seveyim. Evden öte bir mabet, mabetten öte bir galaksi gırtlağından fışkıran “Safları sıklaştıralım” haykırışısın adeta. Bir canlıya dokunmak ve onu iyileştirip ehlileştirmek hiç bu kadar uhrevî ve tanrısal olmamıştı; helal olsun sana tıp. Ve sen de hâlâ insanla ve doğasıyla taşak geçip, kutsallığına toz kondurmaya devam et evrim; yazıklar olsun sana da.

Tıp hakkında öğrenilecek ve yarım yamalak da olsa değinilecek çok fazla şey var aslında. Hadi ötelim; şakıyalım biraz:

Ve işte huzurlarınızda tıbbın en alengirli dalı psikiyatri. Kendisi beyin düzeltir, ruh somunu sıkıştırır, akan ruhların onarıp damlamasını engeller, rüya âlemine dalıp, önüne gelene sağlı sollu girişir, abidik gubidik kimyasallarla salgılar arası akışın ve elektriğin içine eder, yetmez, beyni kafatasından ayırıp rakı masasında mezeye, psikiyatri koltuğunda nostalji yumağına dönüştürür; tasından tarağına, başından sonuna bi’ acayiptir psikiyatri. Ee, niye var o zaman? Sistemin parasal döngüsünün devamına sürekli cila çekebilmek ve bizleri daha hatır hutur yiyebilmek için elbette.

Şimdi sıra nede peki?

Hemen söyleyelim; şimdi sıra tıbbın en bi’ kara deliği olan genel cerrahide. Neden kara deliği dedik ki kendisine? Anüsün hemoroite, oradan gece âlemlerine aktığı göttandansal kıvırtmalarından tutun da, tıpta el değmedik tek bir alan bırakmamış da ondan. Çok emektar bir alan kendisi. Hatta belki de tıbbın en sosyalist, en proleter dalı. Fakat ne var ki, “Nedense tüm genel cerrahlar …” diye başladığınız her söze, genelleme fışkırtan cümleler musallat oluveriyor çok geçmeden. Bir genel cerrahın her şeyden önce bir insan ve bir aile spermi ya da dölleyicisi olduğunu unutmamak gerek. Aile reisi düzeltmesini yapmaya her yeltenene neşterini gösteren ve daldırmak için sabırsızlanan bir hüner abidesi kendisi. Akrepsin, büyüksün genel cerrah!

Endokrinoloji… Yok olmaz; söylemesi çok zor. Keza nöroşirurji ve bilmem ne de öyle. Bazen çok çatal dilli olabiliyorsun; gereksiz yere yorucu, hak etmediğin ölçüde rezilsin tıp.

Az önce kustu kadavra masasının üzerine de nihayet dönebildik kendisine. Müstakbel tıp öğrencimizden bahsediyoruz. Dolanıp duran, dillerde merdaneye dönen konunun ta kendisinden bahsediyoruz. Yoksa konuya dair yapay bir arayış içerisinde olmanın laçkalığında eriyip gidecekti zavallı karakter bozuntusu. İnsanlığın ve sistemin tamir mekanizması olan ve sırf bu yüzden bile yüceler yücesi her yaftayı kendine reva gören tıbbın önde gelen müritlerinden biri gümbürtüye gidiyordu az daha. Neyse ki ucuz atlatıldı her şey. Teşekkürler kusmuklar; teşekkürler her şeye rağmen gıkını bile çıkarmayan kadavralar.

Tıpta dikiş tutturamayıp terziliğe başlasa keşke. Zaten kan da tutuyor o narin bünyesini ve içi kalkıyor, çiğ ya da pişmiş nerede et görse. Seksten de soğudu; kız arkadaşını bile öperken ağzına gelen kusmukları kaç kere tekrar içeri davet etmek zorunda kaldı. Oysa sevgilisinin diline dokunmalarına ramak bile kalmamıştı o güzelim kusmukların.

Aşk ve seksin kendisi bir salya ve mikrop alışverişinden başka nedir ki zaten? Hadi anlat desen, hiç üşenmez, fırçayı salyalarına bandırıp bandırıp anlatır aşkını. Öyle bir boyar ki kadavrayı, kadavra bile üzerindeki fırça darbelerini kendisi sanır. Yaşamla taklidi sanatın böylesine iç içe geçtiği başka bir düzlem yoktur yeryüzünde. Hiç olmamıştır da. İddia olmadan beden, beden olmadan tıp ve tıp olmadan aşk asla var olamaz. Bozulup bozulup, tamir olma üzerine kurulu bu döngüde bu sefer tahammül sınırı aşılan kadavra oluyor ve ölümcül sessizliğini bozarak haykırmaya başlıyor:

Aşkın en ölü sevici halisin tıp. Ve her zamankinden de saçma ve ölüsün insan.

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Tıpa Tıp”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest