Vampire Bir Sadaka

Siyah bir sürüngendir gece
Sessiz ve derinden kayar gider
Güneşe kalmaz deri değiştirmesi
Onca yıldıza ne olmuş
Kimse anlamaz
Kapı çalınır
Gelen… 

Çıplak ayağın günün ilk ışıklarında
Gülüne basarsa çorak tarlaların
Ayağını koklamazdan önce
Akan kanı ver gelene 

Prolog

Onaylanmaya ihtiyaç duyar gibiydiler ve önermeden beterdi cümleler. Onları sadece karşısında biri varsa kuruyor, ağzından her çıkışlarında, berbat bir diyaloğun parçası hâline geliyorlardı…

“Asosyal de olsam, didiklenince sosyalleşebilen biriyim ben ve bu hiçten iyidir doktor.”

“Buna ben karar veririm.”

“Bi’ halta karar veremezsin sen. O yürek yok sende…”

Burası, cümlelerinden kurtulmuş kelimelerin özgürce yalnızlaştıkları ve bir araya gelme kaygısı gütmedikleri tek yerdi. Nerede boşta bir kelime varsa, beyin dalgaları hemen yaka paça diğerlerinin yanına götürür, uygun frekanstakilerle anında kaynaştırırdı onu. Normalde her zaman böyle olmuştu bu. Oysa şimdi…

Alınış

Az önce yükselmeye başladılar birer birer, havadan hafif olduğunu fark eden tüm kelimeler. Savruk ve savurgandılar. Bir kelime yetecekken yalnızlığı anlatmaya, birçok kelimeye ihtiyaç duyulmasıydı cümle öbeklerini oluşturan. Ve giderek daha da savurganlaşıyordu kelimeler…

Ne zaman yalnızlığın dibine vursa, karşısında kendinden daha yalnız birini buluyordu. Ve bu hiç değişmiyordu. Yastık altı zula sanayinden tutun da, çelik kasalara kadar her yeri saran ve ölümüne kolay elde edilen bir virüstü yalnızlık. Bulaşmasına da gerek yoktu; zira her yerdeydi.

Yakalamak, dedi doktor; “Yalnızlığa çare gibi görünse de, şeffaf bir kılıftır aslında. Hayatında ıskaladıklarınla arana giren gereksiz bir çetele, gideri olmayan bir hesaplaşmadır. Ve sadece ötelemeye yarar, yalnızlık denen kaçınılmaz gerçeği.”

Giderek daha da katlanılmaz oluyordu doktor. Beni dinlediği falan yoktu. Sadece laf yetiştiriyor, her söylediğimi karşına alıp, salakça bir mücadeleye giriyordu. Kelimelerle bu denli kavga eden birisi doktor olamazdı; olsa olsa bir ölü olurdu ancak. Ki öyleydi de. Tabii onla konuştuğuma göre ben de bir ölü olmalıydım. Ve en kötüsü de yalnız bir ölü olmalıydım.

Karaltı

Karaltılar dağıldığında anladım ki, dışarı çıkma çabam sadece ispat kaygısının getirisi saçma sapan ruh hâllerinden ibaretti. Yeterince kendimi kapatmış, patlayacak kıvama gelmiştim. Tek isteğim, karanlıktan çıkabilmekti. Sonuç, başka bir karanlığa düşmek olsa bile denemekten vazgeçmemeliydim. Öyle de yaptım. Çabaladıkça kendimi karanlık dehlizlerin bir yenisinde buluyor, tersyüz olmuş tünel algımın içine ediyordum. Al bana ışık, al bana kurtuluştu!

Böcek Şoku

Bir ölünün en azından üzerine çullanan böcekleri seçme şansı olmalı. Yenilmenin asaleti katışıksız bir seçme adaletiyle taçlandırılmalı. Hareketlerinden ve hislerinden arındırılmış cansız bir bütünün lokmalardan oluşan parçalara bölünmesi hiçbir şeyi hak etmiyor gibi görünebilir pekâlâ. Ancak ne hareket, ne his ne de başka bir şey bir hakkaniyet belirleyicisi olamaz; canlıyken de, ölüyken de.

Al bakalım bir ısırık; sen de al, çekinme lütfen. Tabii diğerleri de. Öbek öbek, sürü sürü dişleyin, parçalayın beni. Sönmüş bir yıldızın evrende başına ne geliyorsa, aynısı bir cesedin başına gelmiyor mu sonuçta. Ve sündür sündürebildiğin kadar boyut denen kararsızı…

Güzel şey ısırılmak. Lime lime edilmek, yenilmek güzel şey. Ölüyken bunu daha iyi anlıyor insan. Böcek ısırıklarının bünyeyi afallatan ve afallattıkça mutlu eden bir yanı olmalı. Bak işte, bunu bile anlıyor ölünce insan. Yerli yersiz, zamanlı zamansız her şeyi anlıyor, yeter ki ölsün. Ve insana olan inanç devam ediyor; yol verin, biraz da tanrılar ateist olsun. Ama tabii, ölmenin kaçınılmaz gerek-koşulunda sürüklene sürüklene, onarılmaz kişiliklerine bölüne bölüne…

(Peki, ya böceklerin seçme şansı? Ona da sıra gelecek, biraz sabret…)

Karanlığın en iyi yanı, zaman kavramını bir anda ve süresiz olarak ortadan kaldırması. Bunu bir ölü ya da diri kim dile getirirse getirsin, zamansız bir uzamın varlığı her halükarda kulağa hoş geliyor. Öyle çok şey sıkıştırmışız ki zamana, nefes aldığımız nadir anlarda bile arar olmuşuz daraldıkça daralmayı. Bağımlılık dediğimiz olgu da zamanın kendisinden başkası değil aslında. Yaşam ve ölüm arasındaki sıfır noktasında her iki yöne de sonsuza dek sündürülen bir sakız ve boyutsallığın dipsiz indirgenişi. Ve ölüm, terse devinen bir sosyalleşme evrimidir dense yeridir tam da bu noktada. (Ah bir dense, denebilse keşke.)

Böceklerin kurulduğu bir sofrada yemek olunca insan, doğrulup sofraya kurulmak ve hatır hutur yemek istiyor kendini. Evet, çok şey istiyor şu insan. Önce laneti olan dünyaya gelmek, zamanı tatmak ve ardından da geberip gitmek… Ve tabii her kavşakta, her dönemeçte kendisini hasretle bekleyen böcekler de, leşi çıkmış bedeninin alıp alabileceği en büyük ödül olmayı sürdürüyor. Cabalar sarmalının ucunu gör görebilirsen insan!

Peki, söyler misin; insana inanmayan bir tanrı neden ateist olmuyor, olamıyor doktor? Susarsın tabii. Böcek dalaşında ne zaman yerin oldu da, şimdi konuşasın! Ellerini ve ruhunu kirletme yeter ki!

Hadi çıkalım şimdi. Mevcut tüm girintilerden çıkalım. Ve böceklerle dolduralım içimizdeki boşlukları. Çürümüş de olsa, en azından onlar dolsun. Çünkü ne yapsak da asla dolduramayacağız yalnızlığımızı.

Sonsuza dek tıkanma kapasiten vardır da hani, bunu suskunluğa verirler ya; tam da öyle ve tam da bu noktada tıkandın işte. Ne gidiyor, ne yürüyorsun; yaprak kıpırdamıyorsun insan! Kahrolun hisler; ve zerre hissedilmeyen kıpırtısızlar!

Aranan

Koyun beklentiyi bir kaba ve bekleyin erimesini… Asla da endişe etmeyin bunun için. Çünkü en azından, kafanıza kazıdığınız “yarısı dolu” iyimser yaklaşımınız garantileyecektir kabın suyunu ve önüne geçilmez eritişini. Ve işin yoksa, erimenin çözünmeyle ilgisini kur kurabilirsen şimdi. Ateş ve su kardeşliğini dayata dayata ve yandıkça söndüre söndüre… Ah ironi, sen de olmasan n’apardı insanlık! Bir de utanmadan “Kapı kapıyı açar” derler. Ölü toprağı, karanlık ve yalnızlık; zorlamalar zorlamalar üstüne!

Bekleyin ki, eriye eriye çoğalsın yalnızlığınız. Hele ki toprak ve karanlık üzerinizdeyken, hele ki sonsuzluk cebinizdeyken… Doktor mu? Boş verin doktoru; unutun gitsin… Gitsin gitsin, gelsin hatta. O da sizin gibi sonuçta; basit bir diyalog nesnesi ve her indirgenişinde yoğunlaşan bir seks objesi.

Bakıyorum da çıktınız tabutunuzdan ve seğirte seğirte uzaklaşıyorsunuz yalnızlığınızdan… Nasıl da yanlış anlamışsınız kabuğunu kırmayı. Ve nasıl da farkında değilsiniz, debelendikçe daha da beter içine çekildiğiniz girdabın.

Toprak altında bulmayı umduğumuz şey değildir boşluk; boşluk her yerdedir zira. Peki, ya aramak nedir; ve nedendir onca işgal edip de ele geçiremediği zaman?

“Arayışın ele geçirmek, hele ki zamanı ele geçirmek gibi bir kaygısı olduğunu sanmıyorum” dedi bir toprak altı hava kabarcığı. Dedi ve araya girdi. Sıkı bir boşluk olarak girdi üstelik. Hafiflik yaftasıydı ama, hafiften ziyade, arayışını hissedemeyecek kadar arınmış görünüyordu. Bütün bunların ötesinde, dokunsanız paramparça olacak -gibi duran- yapısıyla, kişilik bölünmesinin kusursuz bir tasviri gibi duruyordu. Ve durmadan konuşuyor, susmak bilmiyordu: “Arayışın ele geçirmek, hele ki zamanı ele geçirmek gibi bir kaygısı olduğunu sanmıyorum… Arayışın ele ge…” Sonsuza dek sürecek tekrarlar tekrarlar üstüneydi.

İçinizdeki boşluk hissinin yalnızlığı körükleyen doğasının toprak altında bile devam ediyor oluşu, nefes almanın gereksizliğine bir vurgu olsa da, kendinizi bir mıknatıs, geri kalan her şeyi de bir demir yığını olarak görmeniz yanında, işaret ettiği hiçbir şeyin önemi kalmıyor. İçimiz delicesine bir kenetlenme ve birleşme arzusuyla yanıp tutuşurken, evrenin kendisinin sürekli ayrılmak, uzaklaşmak ve düzensizlik eğiliminde olmasını anlamak mümkün değil. Öykünmek neyse de, hiç mi ibret almazsın şu zavallı kullarından; zavallı evren! Seni bir tanrı tayin eylemek elbette bize düşmez, ama sen indirgenemeyecek kadar etrafa saçıldın bir kere. Ah, o büyük büyük patlamaların, yerinde duramayan ve baskıya gelemeyen sıkıştırılmaların! Ah ki ne ah!.. Elbette ki sana öğretecek değiliz, ne toprağı ne de altını. Ve bilesin ki, ve gözünden kaçmasın ki, yaratıcılığını fışkırtmaya devam ediyor toprak. Altına süpürdüğün pisliklerin emektar halısı toprak. Hayatımıza soktuğun hemen her şeyi senden öğrendiğimiz ve seni örnek aldığımız sürece, seni aşan bir evrimimiz olamayacak ne yazık ki, boşuna bekleme evren. Bir de utanmadan seni yakalamamızı istiyorsun… Sonsuz diye gösterdiğin şey, pişkinliğin ve alayın. Ölümcül bir gecikmeyle anladığımız yegâne gerçek; ve elbette ki en pislik, en acı veren gerçek. Hadi, bir el at da çıkalım şu topraktan. Boyutların süne süne bir hâl olduğu uzay ve gözenek boşluğunda toprak ve deri değiştirme demleri geldi de çattı bile. “Bize bakınca, nasıl ki hiçliği algılayabiliyorsan, biz de sana bakınca sonsuzluğu algılayabiliyoruz…” demeyi ne de çok isterdik. Ama gel gör ki ve çok da iyi bildiğin üzere, bir hiç bile değiliz; acizliği ne de güzel öğretmişsin bize!

Ve Benzeri

Hayatın berbat tekrarının ayinsel bir gösteriminden başka bir şey değildir, kukumav kuşlu temcit pilavlarının gırtlaktan her geçişi. Ne kadar çiğneseniz de, lokma lokma tekrarlar öğütülmez bir gerçek gibi uzanır önünüzde. Ve siz yılmadan usanmadan tekrar ediyorsunuzdur tekrar tekrar… Tekrarlarınız bile tahammül edilmez boyutlardadır. Giderek büyümektedir içinizdeki karanlık. Büyüyen yalnızca karanlık değildir. Öyle hissetseniz de, yalnızlık da değildir. Yayıldıkça yayılan bir tedirginlikten çok öte bir kararsızlığınız vardır ve bu sizi var olan her şeyden alıkoyar. Evrenin de istediği budur zaten: Gereksiz tek varoluş atığı insanın bile düzensizliğe eğilimli, kararsız bir yapıda olması ve bunun asla farkında olmaması. Ve istediğini her zaman alır evren.

Şimdi tekrar ve yeniden gelelim toprak altı hâl ve demlerinize. Hiç ama hiç gelmeyelim; sonsuza ıraksayan bir mendeburun geçip sırasını beklemesi kadar saçma ve iğrenç bir alay olamaz zira. Ah alay ah; basıp ezmelerin, ezip geçmelerin zirveden hiç inmedi. Bize de kala kala altların altı toprakaltı kaldı. Kendinle alay etmeyi becerene kadar da orada kalmaya mahkûmsun ezikler eziği insan.

Gülme koşumuna, gelir başına… Atasözlerini bile atlardan öğrenmedik mi sonuçta; genetiğin at-avrat-silahsal berbat çağrışımlarında. Toprakaltını sevdiğimizden değil, genetik sıkıştırılmışlığımızındandı tüm seçimlerimiz ve getirisi tüm bunalımlarımız. Ağzımızdan çıkanlar bile olur olmaz çıkıyorlar ve iletişmekten çok uzaklar.

Derin bir soluk verebilmen için yeterince nefes alıp tutman gerektiğini söylerler sana. Yazmak da aynen böyledir işte. Yeterince yazabilmek için biriktirmen gerekir. Ve bunların hepsi de zırvadan başka bir şey değildir. Ve biriktirmek, sosyal evrimimizin en büyük atığına giden yolun ta kendisidir… Peki, nedir sosyal evrimimiz en büyük atığı? Bedenlerimizdir elbette.

Toprağa gömüldükçe, insanın beyinsizliğinden geçenler giderek daha da saçma ve tahammül edilmez bir hâl alıyor. Ve olanca hiçliğiyle, tüm benliksizliğiyle çürümekte olan insan, biriktirip biriktirebileceği yegâne şeyin, işe yaramaz zaman kırıntıları olduğunu çok daha iyi anlıyor…

Burası kelimelerin önemini yitirdiği…

Bırakın kelimeleri, rahat bırakın! Bırakın da, düşüncelerinizin aynasından sıyrılıp nefes almaya başlasınlar artık. Yansımalarını kemirdiğiniz yetmedi, sıra kelimelerin kendisine geldi, öyle mi?! Kalan tek kurşununuz da elinizden kayıp gittiğinde, iletişmenizin hiçbir mümkünatı kalmayacak nasılsa. Empati ve telepatiye yoğunlaşan bir evriminiz de hiç olamadığına göre, anlamayan ve boş bakan gözlerinizin varoluşu dışında hiçbir hissiyatınız da kalmayacak. Ve hangi kombinasyonu denerseniz deneyin, hepsi de aynı berbat gerçeği haykıracak: Bir araya gelişlerin cümle cümle, öbek öbek uzayan, sünen, ve fakat asla değişmeyen yazgısı; selam olsun sana yalnızlık!

Hadi eşele biraz toprağını… Ve sana içindeki şiirin öldüğünü söyleyenlerin yalancısı ol sen de.

Değinmeler

Otosu makbuldür ve rahim patlaması rutiniyle bok çukuru arasında geçen bir volta seremonisidir biyografi…

Bir ileri, bir geri; tam da hayatın kendisi. Çok fazla gideni, daha da fazla geleni var hayatın. Durmadan olmuyor; hiç olmamış da. En çok da anılar için gerekli durmak. Durunca geriye sarmanın bir önemi kalmıyor. Ve evrimin cephaneliğinde gereksiz ne kadar halt varsa, insan beynine akıyor…

Şimdi ve her zaman, temasını esirgemediğin her şeye tekrar tekrar secde et cinsellik. Sen olmasaydın asla öğrenemeyecektik kulluğu ve sperm zerreleriyle kolalalıdığın ipin her iki yönündeki köleliği. Her zamanki gibi toprak ve yağmur kokuyorsun ve bundan asla gocunmuyorsun. Spermin topraktan hiçbir farkı olmadığını küflendikçe mantar mantar yayılan benliğinden öğrenmedik mi sonuçta! Temas tuzağından başka bir şey olmayan iletişim dediğin döngüde, tanrıya dokunma hayaliyle sürüklenen bir yanılsamasın ve bizden öteye bir eserin yok. Ve adımızı her duyuşunda, nasıl da şaklatıyorsun hiçlik loplarını; verdiğin haz ve ettiğin alaylar kadar korkunçsun, ol de olalım cinsellik!

Atom ve hücre kardeşliğini savaşa dönüştürenler utansın. “Yolun bundan sonrasını atomlarla devam edeceğim” diyemeyen hücreler utansın. En azından atomlara söz hakkı verilene dek utanmayan kalmasın hatta. Ve ne de koca bir yalan; canlı ve cansız varlıklar ayrımı! Temastan anladığımız tek şey, hissetmek. Hissedebilmek için akıtılan zamanın, kanla ölçülen bir terazi kefesine dolduğunu göstermenin gururuyla dolu kanlı canlı bedenler ve onun o aptal zamanını yaşam diye geçiştirenler de utansın bi’ zahmet. Sığlıkla kavrulan yedi milyon yıllık bir evrim sürecine direnen koca ve berbat bir yığınsın; önünde seni dizginleyen ve yavaşlatan onca şey dururken, rayına oturabilmen o kadar zor ki insan! Korkularınla büyüttüğün ve palazlandırdığın inançların ve onların birbirinden hastalıklı dinlerini taşımaktan ne zaman bıkacak, ne zaman vazgeçeceksin?

Kıpırdanmalar

Toprağın kokusundan sıyrılıp tekrar tekrar, üstünde neler olup bittiğini merak etmekte fazla gecikmiyorsunuz ve bunu anlamanız on ömür zamanı ya alıyor, ya almıyor. Gram değişiklik olmasa, olamasa da üstekilerde, devam eden devinimler sizi fazlasıyla heyecanlandırmaya yetiyor. Merakınız da, heyecanınız da yerli yerinde ve yaşamda hiç olmadığı kadar zinde ve ölüsünüz. Ne iletişmek ne de dokunmak zorunda olmadığınızı bilmek nasıl da güzel ve nasıl da iyi hissettiriyor.

Toprağı kaldırıp üzerinizden atmanın, yorganı kaldırıp atmaktan hiçbir farkı yok. Önemli olan uyanmak, ölümüne uyanmak. Uyanıp silkelenmek. Ve sistemi tetikleyen ardı arkası kesilmez aptalca cümlelerin daha nicelerini sarf etmek.

İnsan ne zaman gazla çalışan bir canlı oldu evren baba? Harekete, eyleme geçmek için nedendir bu pohpohlanma beklentisi, arayışı, güdüsü, dürtüsü ve vesairesi? Ta en başında sen söylememiş miydin, ihtiyaç denen şeyin koca bir balon olduğunu bizlere? Köşe başlarında sıkıştırıp sıkıştırıp patlatmamış mıydın, sırf bunun için kendini? “Yalnızlık, giderilmesi gereken bir ihtiyaçtır” saçmalığı da neyin nesi o zaman? Rahat bırakın sessizliği; rahat bırakın gözenekleri! Oksijeniniz ve ardılı yaşam formlarınız batsın!  

Boş

Buzlar eridikçe toprak ortaya çıkar, derler. Desinler, önemli değil. Toprağın ortaya çıkmak gibi bir kaygısı yok zira. Toprağın örtmek, kol kanat germek gibi de bir kaygısı yok. Keza çıkarmak, fışkırtmak, hayat vermek gibi de. Toprağın nefes aldığı tek an, ondan uzaklaştığımız an ve bu, haddinden fazla güzel bir ironi…

Ve geliyoruz insanından arınmış, saflığa ulaşmış mertebelere. “Burası her şeye eşit mesafede, temasların asla yeri olmadığı bir dünyaydı” gibi cümlelere de karnımız tok artık. O kadar doymuş ve erişmişiz ki, ihtiyacın zerresi yok bünyelerimizde. Ne bir eksik, ne bir fazla; almıyor, aldırmıyoruz. Hiçlik de dâhil her şeyle tıka basayız. Topraksız kalmak önümüzü açmış; evren kadar çöplük var önümüzde. Avuç avuç dolduruyoruz her şeyi. Doldurmak, hep doldurmak değil mi sonuçta yaşamak? Ne alırsak, ne kadar doldurursak kârdır. Yeter ki doymak bilmeyelim; yeter ki doymak bilmeyen doğamızı koruyabilelim. Sahiplenmeler üzerine kurulu ve korunmaya muhtaç -anlık- bir zaman diliminden öte bir şey değil yaşam.

Asla kabullenme! Sürekli çeliş; ama kabullenme asla! Ne üstünde ne de altında toprağın, önüne seçim diye sunulan yanılsamaları derin bir nefesle savurmadan rahat yüzü göremeyeceksin. Nereden mi biliyoruz bunu? Bilmiyoruz; umuyoruz sadece. Ve haklısın; emin olmak kadar berbat bir hastalık ummak. Damarlardaki avuntular ayıklanana dek, akan nereye, hangi çöplüğe döküldüğünü bilmeden akmaya devam edecek… Kesişen yollara ve o yollarda biriken yığınlara varlık demişler ya, gülmeden edemiyor boşluk.

Çıkış 

Seviyoruz burunlarımızı. Farkıyla kaybettiğimiz hemen her şeyi seviyoruz. Rekabeti ve hırsı, arkalarında bıraktıkları leş kırıntılarını koklaya koklaya bulup çıkarmadık mı sonuçta! Öyle aval aval bakma toprak; kırgın ve kızgınız sana! Üzerini örtmek, kokuyu gidermek ve seyirci kalmak dışında kılını bile kıpırdatmadın hiçbir zaman! Ve bu vefasızlık, sana sunabileceğimiz övgülerin ve yapabileceğimiz haksızlıkların en büyüğü; elimizden başkası da gelmiyor zaten. Hayâsızların vefası da ancak bu kadar oluyor maalesef.

Hadi, çık artık. Göster yüzünü; ya da neyi göstermek istiyorsan onla çık karşımıza. Ki olanca yüzsüzlüğümüze bakabilesin doya daya. Doymak bilmeyen yüzsüzlüğümüz sonsuz ve aç kalmayı bile sevgiyle tanımlayacak ve bağdaştıracak kadar hazımsızız ne de olsa. Hiçbir şey nefessiz bırakamıyor, boğup atamıyor bizleri; en çok da toprak altları. Ortama uyum sağlamayı senden öğrendik, bizden de yüzsüzsün evren!

Mikro ve makro arasına mı sıkıştın ve bundan nefret mi ediyorsun; tek derdin bu olsun be boyut!

Akrostiş

Alt alta, üst üste yaşanan bir cinsellikten dönüp dolaşıp aynı anlamı çıkarmak kadar saçmaydı yaşamlarımız. Cinselliğe anlam yükleyen tek tür olmakla övünen insandan başka bir salak görmedi, ne yeryüzü ne de evrim. Türsel ve kalıtsal bir salaklığımız var ve asla geçecek, dinecek bir şey değil bu.

Toprak, karnı burnunda bir anaç, bense ondan çıkmaya çalışan yeni yetme bir ölüydüm tüm bunlar kafamdan geçerken. Ardı arkası kesilmez tekmeler savuruyor, bir mantar hızı ve edasıyla küf tutan benliğimi yaymaya çabalıyordum. Hastalığım toprak altında da nüksetmiş, beş para etmez nefessizliğime anlam yüklemelerle doldurmuştum toprağın her karışını. Haddinden fazla saçmaydı devam etmek ve yayılmak; bunu anlayamayacak kadar salaktım. Toprak sürekli yenileniyor, bense yerinde sayıyordum. Uyumsuz ve gereksizdim; üzerine durulmayacak ve hiçbir şeyin içinde yer alamayacak kadar yitiktim.

Toprak bir sınır ya da geçit değildi; bunu çok iyi biliyordum. Asla değişmeyecek bir konumda “Hesaplamalarım doğruysa” diye başlayan cümleler kuruyor, çıkarcı ve fırsatçı benliğimden ödün vermiyordum. Haddim değildi bir şeyleri anlatmak; niyetim de yoktu keza. Yaşam, ölüm ve arasında kalanlar diye üzerime yapıştırılan her şeyden kurtulmaktı niyetim; bunu bile beceremedim. Hiçlikten öteye geçmek kim, ben kimdim!

Hissetmek, öğretilen bir şey olsa gerek diye umuyor, unuttuğumu düşünüyordum. Koca bir yalandan ibaret olmalıydı; organlar, dokular, salgılar ve işlevleri. Görünürde çok fazla atık ve akıntı vardı; ve fakat hiçbiri de kanıt sayılmazdı. Bir bütünden kopan bir parça olmak, bir şeylere ait olmak zorunda değildim. Kendimi inkâr etmenin zevkinden mahrum kalmak zorunda değildim. Vaat etmek ya da paylaşmak zorunda da değildim. Altı ya da üstü fark etmez, seviyordum toprağı. Ve hissettiğim tek şeydi bu.

Diyaloglar Çağı

Çok fazla organ var konuşmaya yarayan ve işi sadece bu olan. “Nedir onlar?” diye sorsalar, yanıtını asla veremeyeceğiniz çok fazla organ…

Çok sonraları fark ettim ki, benim gibilerle kaplıydı dört bir yanım. Sayılarının bir önemi yoktu; onları ne zaman fark ettiğimin de. Konuşmadan da iletişebilirdik ama, her zamanki gibi sözcükleri yeğledik nedense. Sorular ve yanıtlar üzerine kurulu bir silsile ne kadar iletişmek olabilirse, o kadar iletişiyorduk işte.

Karşılık beklemeyi, iletişmenin kendisinden öğrenmiştik ve çıkarcı doğamızın her zerresi bu hastalıkla kaplıydı. Kendi kendimize döllediğimiz ve içimizde büyüttüğümüz bir hastalıktı tüm beklentiler. Yaşamaktan ziyade, oyalanmalardan ibaret bir zaman anlayışımız vardı. Ve derimize çentikler atarken zaman, yaşamı erteleyerek borcumuzu ödüyorduk kendisine. İşte böyle doğmuştu, önce bedel, sonra sorgulama. Ne mi gerisi? Elbetti ki açılıp kapanan ağızlar ve dökülen saçma sapan kelamlar. Al sana iletişim, al sana bağlanma, al sana ölümüne yaşam!

Temas

“Dokunduğunu düşünmekle, dokunduğunu hissetmek farklı şeyler” dedi ve ekledi; “Uzun aralıklarla ve yavaş yavaş, yedire yedire, sindire sindire ve yaptığına anlam yüklercesine…” Kim olduğu, kimsenin umurunda değildi ve susacağı da yoktu. Dokunmadan konuşuyor, fena hâlde dokunuyordu konuştukları kendisine.

“Merhaba.”

“Merhaba.”

“Tanıyamadım.”

“Neyi?”

“Sizi?”

“Konuşma aralarına açıklayıcı cümleler yazmak gerek.”

“Yoksa çok havada kalacak.”

“Evet, birbirimizi tamamlamak da gerek. Tıpkı böyle… Evet evet, kesinlikle tamamlamak gerek.”

Diyalogları kim bulduysa, aralarını örmeyi bize bırakmış olmalıydı. Ve daha da kötüsü, böyle başlamış olmalıydı iletişmek. Ağzın neden oraya konduğu, neden yüzün haddinden fazla bir kısmını kapladığını kimse bilmiyordu. İşi anatomi tanrısına bırakmak yerinde bir davranış olsa da, sorgulamayı elden bırakmamak gerekiyordu. Katıksız bir kabulleniş, o tuhaf mekanizmanın sonsuza dek susmaması anlamına gelebilirdi pekâlâ. Sözcüklerin, o berbat gürültünün yerine yeni yeni şeyler bulmak gerekiyordu en çok da. Her şeyden güzeldi arayış ve insan ölüyken bunun değerini çok daha iyi anlıyordu. Teşekkürler ölüm, kendinle ne kadar sonsuzlansan azdır.

“Bugün ilk günün dünyasızlıkta; öt bakalım ötebildiğin kadar,” dedi neremden geldiğini anlasam da açık edemediğim bir ses: “Bugün ilk günün dünyasızlıkta; öt bakalım ötebildiğin kadar.”

“Ve tekrarın ne menem bir lanet olduğunu seslerden öğrenmedik mi sonuçta…” itirafları onu izledi şuursuzca.

İlk not: Ölüm şuursuzluğu örtecek bir yorgan değilmiş; medet umanlar utansın!

Geçen süre belirsiz; kimsenin utandığı yok. Zaman haykırmasa da, keza utanacağı da yok. Üstüne üstlük ve şurası kesin ki, “medet umanlara duyurulur,” ikazını bir inceliğe dönüştüremeyecek kadar duyarsızlaşıyor ölüyken insan; hadi bu da ilk itiraf olsun.

Dokunma bana toprak, dokunma! Sana bile yapıştırdılar olgunluk yaftasını ve çoktan geçti hissedilme demlerin. Kimin aklına gelirdi ki, karşılık beklemenin geçersiz kılındığı varlığının bile sere serpe serpileceği; beklentiyi ve özlemi soğurdukça kaskatı kesileceği…

Kapısında

İlgi bombardımanı altında, biten dostlukların toplandığı bir sığınıkta rastladım ona. Kapısında “Leş” yazıyordu. Bir toplanma yerinden çok, özensiz bir birikintiyi andırıyor, bununla da yetinmiyor, kaos ve yığın kavramlarının kusursuz bir bileşimi gibi duruyordu.

Biraz abartılı, az biraz da uzatmalı bir soluk alışverişinden sonra, bana dönüp “Arayışın tüm saçmalığı sinmiş üzerine; ve leş gibi kokuyorsun!” dedi.

“Bir şey aradığım yok; geçiyordum sadece,” dedim. Sesim biraz ürkekçe çıkmış, sinik kişiliğimde kendisine ayrılan bölüme yer göstericisini beklemeden oturuvermişti.

Perde

Yaşam başladığında, yapanlar ve seyirci kalanlar diye bir ayırım yoktu önceleri. Aslında hiç olmadı da. Doğal gelişen ve oluruna bırakılacak bir eylem değildi seyretmek. Ve baktığınız her yerdeydi seyretmek. Taze taze önünüze serilenler, bekletilip yansıtılıp turşu turşu önünüze serilenler, her şey ama her şey seç-beğen-al modunda ve her zaman yanı başınızdaydı ve yapmaktan, eylemekten çok daha zahmetsiz, çok daha kolaydılar. Kolaydılar kolay olmasına da, asla rahat duramıyordu insan. Ne ölü ne de diriyken asla kıpırtısız değildi insan.

“Perdeye ayak bastığın an,” dedi… Ve nedense gerisini getiremedi. Perdeye ayak basmak, düzlem değiştirmekten çok daha derin anlamlar içeriyor olmalıydı. Yoksa neden tıkanıp kalsındı öylece ve bir anda. Derin ya da sığ, hiçbir şeye anlam yüklemek zorunda değildi oysa, bunu bilse yeterdi. Ancak gelin görün ki, bilmenin çok uzağındaydı ve henüz yeşermemişti farkındalık bilinci.

Dumanı tüten taptaze bir ölüden medet umulamazdı. Hele ki farkına varması ve o bilince ulaşması asla beklenemezdi…

Kimsenin bir şey beklediği yoktu. Neyin farkına varacaktı hem? Perdeyi hafifçe kaldırıp üzerine örttü. Gücü yettiğince kaldırıp altına girdi de diyebilirdik pekâlâ, hiçbir şeyin altına girmeye niyeti olmayan o muhteşem egosu olmasaydı tabii.

Perde, yer yer gezegenler, yer yer galaksiler, sıkıntıdan patlayan süpernovalar, dilek niyetine evrene fırlatılan meteorlar, varlığı ve görüntüsü şaşmış nötrinolarla doluydu. Aklınıza gelebilecek ya da asla gelemeyecek her türlü boyutta nevale vardı perdede; tek sorun, çivisi çıkmış rastlantısallığın bir daha asla zapt edilemeyeceği gerçeğinin perdeye henüz yansımamış olmasıydı. Ve kurgu iyi olsa bile, oyuncular çok kötüydü.

Düzensizliğe eğilimli bir evrende düzen aramak ırksal bir hastalıktı ve bunu inkâr edecek kadar hastalıklı bir ırktı insan ırkı. Ve istediği kadar kubarsın, kapladığı yer hepi topu bir nötrino kadardı. Gerçek denilince, evrenin hiç acıması yoktu ne de olsa.

“Kapladığın ve yansıdığın kadarsın” serzenişi, zamanın içinde yadsınmaz bir kurala dönüştükçe, etrafta ne kadar his varsa eylemekten uzak durur hâle geldiler. Durmanın, yerinde saymanın çağlarının çoktan başladığının farkına bile varamadan üstelik. Evet, zaman  durma ve yerinde sayma zamanıydı; ancak ne durmaya ne de yerinde saymaya niyeti vardı ölümün.

Karada Leke Aramak

Yarattığı robotla konuşuyordu. İpe sapa gelmez birkaç kelam… Ne kadar gereksiz şey varsa hepsi havalarda uçuşuyordu. Havaysa sakin, haddinden fazla sakindi. Ve yağmur yağıyordu; ses çıkarmaya cesaret edemeden, ürkek ve titrek yağıyordu. Her zamanki gibi ölüydü yerin altında ve intihar için hiç de iyi bir zaman değildi.

Yaratıcısını hiçbir zaman, hiçbir şekilde görememişti ve yaratıcısı tam karşısında duran robotu feci şekilde kıskanıyordu.

“Tanrıya soyunmak ya da tanrı gibi hissetmek için yaratmadım seni” diyebildi, robotun hissedip hissetmediğini umursamadan. Hissetmek öğretilebilirdi ne de olsa. İnsan da işin zekâ kısmıyla başlamış, adım adım hissetmeye gelmemiş miydi sonuçta. Bu anlamsız sarmalı yaratan ilk ele bakıyordu her şey. Evet, bakıyordu bakmasına da, ne ortaya çıkmaya ne de görünmeye ihtiyacı vardı hazretlerinin.

Sonra birer birer döküldüler; 3G kuralını doğrularcasına gereksiz ve gerzekti gerçekler:

“Yaz hadi, perdeye taşmasını bekleme ve yaz… Sıvı sıvı, ıslak ıslak yaz… Çok da bekleme. Hatta çok fazla bir şey bekleme. Ve bekleme üzerine kurma artık şu sümsük ve sünepe yaşamını…”

Suya düşer ya bir yanın, su yokken orada. Suyu arar da bulamazsın ya; ve hep iliğine kadar ıslaksındır.

Yansımasını sudan umanlar, toplanmış bakıyorduk… Su da alıyorduk, sevgi de, giderken dibe… Ve sırtımızda ilgi tüpleri. 

Dalış

Arkamda bıraktığım şeyin dökümünü alamıyorum çok uzun bir süredir. Dört bir yanınız suyla kaplıyken, ardınızda kalanların elle tutulur bir yanı da olmuyor, olamıyor maalesef.

            “İnsan niçin yaşar be leş?”

“’Maktulü nasıl bilirdiniz?’ sorusunun hep aynı ve değişmeyen bir yanıtı vardır ya; işte o sabitlenmiş iğrençliğiyle bakarız ölüme de, hayata da.”

“Ve hep başka dillerden hiçbir zaman anlamayacağımız dillere çevrilmiş hayatlar yaşarız. Üstelik ne maktulü ne de kendimizi araf denen o berbat cenderen hiçbir zaman kurtaramayız.”

Topraktan suya geçişin ilk serzenişleri havaya savruldu savrulmasına da, o savruluşların suda sekteye uğraması ve boğulmanın erdemini öğrenene dek de orada asılı kalması bir hayat kadar kısa sürdü. Su ve sonrası toprağın hayatla ölümü betimlemesi kadar doğal bir şey olamazdı elbette. Tüm katmanlar ve ardılı tüm boyutlar aynı amaca hizmet etmiyorlar mıydı sonuçta: Önce boşalt, sonra kutsa.  Ve lütfen, boş olanın hayat, kutsanın da ölüm olduğunu düşünme basitliğine düşmeden yap bunu.

Ölümün hissi ortadan kaldırdığı doğru değilmiş. Böcek ısırıklarını hayatta böyle hissedemezdim yoksa. Hele ki hayatın kalıplaşmış ses çığırtkanlıklarının alayını hiç. Sudayım ve şimdiden toprağı özlemeye başladım. Dönüp dolaşıp gelinen noktadayım en çok da; ana rahmi sendromu ve getirisi tüm yerinde saymalar. Peki ya böcekler; neden her yerdeler ve neden hiç ayrım yapmaksızın hep açlar?

“Bize bir şey öğretmek için bile bizi bıkmadan usanmadan yemek zorundalar da ondan.”

Yanıtın ve sesin nereden geldiği önemli değil. Çok yerinde ve tam zamanında gelmesi önemli olan. Doğru doğru olmasına da, doğru olması da önemli değil dökülenlerin. Çünkü hepsi hikâye, hepsi boşuna, birazdan bir cesedin ağzından çıkacakların:

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Vampire Bir Sadaka”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

Instagram requires authorization to view a user profile. Use autorized account in widget settings

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest