2035’in İstanbul’unda “Gizlenen” Sırlar Çözülüyor

"Tekvin" romanıyla ses getiren Arif Ergin yeni eseri "Gizlenen"de bu kez 2035'in İstanbul'unda bir bulmacaya davet ediyor okurlarını. "Gizlenen" romanının çağrışımlarını ve şifrelerini yazarıyla konuştuk.

0
Arif Ergin

Yıl 2035. Beklenen büyük İstanbul depremi gerçekleşmiş ve korkulan başa gelmiş; İstanbul, uluslararası güçlerin gölgesinde bir işgal sarmalına hapsolmuş. Ayasofya’nın çevresi savaş gemileri ve askerlerle dolup taşarken, sokaklarda öfke ve isyan vardır. Tam da bu kaosun içinde şehrin kurtuluşu için gizli cemiyetler, sokakların labirentlerinde, Mimar Sinan’ın taşlarına kazınmış sırların peşinde bir mücadele başlatırlar.

Arif Ergin’in İthaki Yayınları’ndan çıkan son romanı Gizlenen, bu kaotik geleceği bir bulmaca gibi örerek okuru 1918’in işgal günlerinden 2035’in distopik ufkuna taşıyor. Depremin yarattığı yıkım, yapay zekânın yükselişi ve tarihin döngüsel dansı, Ergin’in kaleminde birleşiyor. Yankı uyandıran ilk romanı “Tekvin”in ardından kaleme aldığı yeni eseri “Gizlenen” bulmaca gibi kurgusuyla, okuru Mimar Sinan’ın eserlerindeki matematiksel sırlar, yapay zekânın gölgesi ve tarihin yankıları arasında gezdiriyor. Bilim, felsefe, mitler, tarih, matematik, din, uluslararası güç dengeleri, depremler, kent ve mimarlık; hatta yapay zekâ ve Mimar Sinan’ın hayatı ile eserlerinin izlerini taşıyan bu kurgusal yolculuk 1918’in işgal günleriyle 2035’in kaosunu birleştirerek İstanbul’un tarihindeki “işgal ve kurtuluş” döngüsüne ayna tutuyor.

Arif Ergin ile Gizlenen romanının ortaya çıkış etkilerini, Mimar Sinan’ının İstanbul’nun şifrelerini ve İstanbul’un geçmişle geleceği kucaklayan ruhunu konuştuk.

Uğur Ugan: Kitabınızın yola çıkış hikayesi, hemen herkesin fobisi olan Büyük İstanbul depreminin akabinde İstanbul’un işgal edildiği bir iklimde geçiyor. Büyük İstanbul depremi ve uluslararası güçlerin gölgesindeki bir şehir fikri, gerçek dünyadaki hangi gözlemlerinizden ya da korkularınızdan ilham aldı? Bu kaotik geleceği kurgularken ne kadar gerçekçi, ne kadar spekülatif bir denge kurdunuz?

Arif Ergin: Deprem uzmanlarının işaret ettiği bir gerçeklik var ki o da ortalama her 250 yılda bir İstanbul’u yıkıcı bir depremin vurmakta olduğu gerçeği. En iyimser senaryolarda bile ciddi bir yıkımın ve can kaybının oluşacağı bir durumla karşı karşıyayız. Hem İstanbul’da yaşayan bir vatandaş olarak, hem de profesyonel çalışma hayatımda iklim ve deprem dirençli kentler üzerine çalışan biri olarak, bu deprem gerçeğinden hareketle 2035 yılında başımıza böyle bir durum gelse olası senaryolar ve sonuçları ne olur diye düşünerek bu romanı yazdım. Böylesine büyük bir depremin elbette can ve mal kaybının ötesinde bazı sonuçları da olacağı zaten pek çok stratejist tarafından dile getirilmekteydi. Tüm bu bilgilerin ve endişelerin kesişiminden Gizlenen romanı doğdu.

Uğur Ugan: Kitabınızı bu yönüyle distopik bir metin olarak tanımlamak mümkün mü, geçmiş vurgularıyla gelecek tasavvuru kurduğunuz bu izlekte kendi edebiyatınızı kavramsal olarak nasıl tanımlarsınız?

Arif Ergin: Elbette gelecekte geçen bir roman olması ve yıkıcı bir deprem ve sonrası gelen dış müdahaleyi konu edinmesi açısından bir distopya olarak değerlendirilebilir. Öte yandan edebiyat kavramı açısından bu durum ona nereden baktığınıza göre şekillenir. Örneğin yerküreden dinozorların yok olması ve sonra insan türünün dünyaya egemen olması, insan açısından bir ütopya olarak tanımlanabilirken aslında dinozorlar açısında bir distopyadır. Belki de insan türü için distopya bir başka türün ütopyası olacak. Bu tür, “yapay zeka” olabilir mi? Roman aslında bunu da tartışıyor. Dolayısıyla romanın finaline göre bir değerlendirme yapmak daha sağlıklı olur, ancak o değerlendirmeyi okurların okuma keyfini kaçırmamak için şimdi yapmamayı tercih ediyorum.

Arif Ergin'in Gizlenen kitabının ön kapağı

Uğur Ugan: “Gizlenen” romanının okuru içine çektiği adeta bulmaca gibi olan kurguyu dünyadaki örneklerden Dan Brown ve benzerleriyle kıyaslamak ne derece mümkün olur ya da ilhamınızı belirleyen yerli yabancı hangi unsurlar oldu?

Arif Ergin: Bu “bulmaca-gizem-gerilim” kurguları edebiyat var olduğundan beri olan bir tür. Kimse bu türün mucidi veya sahibi değil. Dilerim bu kategoride daha çok yazar çıkar, biz de daha çok roman okuma şansı buluruz.
İlhamımı, okuma-yazma öğrendiğim 4 yaşımdan beri okuduğum her metinden almışımdır muhtemelen. Ama ille de spesifik bir kitap ismi vermek gerekirse, temelde beni en çok etkileyen metinler kutsal kitaplar olduğundan ilhamımı Kuran’dan, Tevrat’tan, İncil’den ve diğer kadim metinlerden almışımdır diye tahmin ediyorum. Çünkü bu metinler hem edebiyatın hem de insanlık tarihinin en güçlü sembol ve hikâye kaynaklarını barındırıyor. Ortak bilinçaltımızda yer alan tüm duygularımızı, korkularımızı, arzularımızı, acıdan kaç – hazza koş ikilemimizi barındırıyor.

Uğur Ugan: Roman, 1918 işgal günleriyle 2035’in kaosunu bağlayarak tarihin döngüsel doğasına işaret ediyor. İstanbul’un tarih boyunca “işgal” ve “kurtuluş” sarmalında sıkışmasını nasıl yorumluyorsunuz? Roman bu yönüyle bugünün okuruna bir şeyler söylemek istiyor mu?

Arif Ergin: Sondan başlayacak olursam, romanı okura bir mesaj vermek kaygısıyla yazmadım. Açıkçası bir roman yazarken amacım, insanları meraklandırmak, heyecanlandırmak, roman okuma süresince keyifli ve değerli bir vakit geçirmelerini sağlamak. En azından ben bir okur olarak edebiyata böyle yaklaşıyorum ve roman okurken tek motivasyonum bu oluyor. Yazar şapkamla baktığımda da yaklaşımım değişmiyor. Okurken keyifli vakit geçirdiniz mi? Okurken ayırdığınız zamana değdi mi? Cevap evetse, mutlu oluyorum. Sorunuzun başında belirttiğiniz gibi “Gizlenen” romanı 2035’te geçse de 1918-1922 arası yaşanan işgale referans veren çok sayıda roman kahramanını ve alt hikayeyi barındırıyor. Dolayısıyla seneler süren ciddi bir araştırmanın ürünü “Gizlenen” Konu edindiğim her hikaye ile ilgili arşivlerde, müzelerde, sahaflarda ve tarihi eserlerde geçirilen ayların, yılların bir ürünü. Elbette bir ansiklopedik kaynak değil, ama tarihi gerçeklere dayanan bir alt metni var. Bu bağlamda belki insanları yaşadıkları şehrin yakın ama hatırlanmak istenmeyen tarihiyle de tanıştırmış oluyor. Romanda aslında bir işgal değil, bir işgal girişimi var. Bu girişim başarılı olacak mı yoksa durdurulacak mı sorusu aslında romanın sonuna dair sürprizler içerdiğinden yorum yapmaktan kaçınıyorum.

Arif Ergin

Uğur Ugan: Roman; bilim, felsefe, mitler ve yapay zekâ gibi geniş bir yelpazeyi bir araya getiriyor. Bu disiplinleri kurguda harmanlarken en çok zorlandığınız ya da keyif aldığınız an hangisiydi? Örneğin, Mimar Sinan’ın eserlerindeki matematiksel dehanın sırlarını çözmek mi, yoksa geleceğin siber saldırılarını hayal etmek mi sizi daha çok heyecanlandırdı?

Arif Ergin: “Gizlenen”, uzun yıllara dayanan ve çok çeşitli konularda araştırmalar gerektiren bir roman olduğu için elbette yazım süreci zorluklarla geçti. Ama her zorluğun ardında onu aşmanın hazzı da olduğu için bu aslında yazarların hem şikayet ettiği hem de keyif aldığı bir süreçtir. Acı ve hazzın iç içe geçtiği bir süreçtir yazmak. Bunun heyecanını duymadan yapılabilecek bir şey değil zaten. Öte yandan, mühendis ve matematikçi olmanın verdiği analitik bir avantajım olduğunu düşünüyorum. Benim için bir yapı, estetik ve şekilden ibaret değil, bir hesap, ölçek ve statik konusu aynı zamanda. Beş asır öncenin teknolojisine tanık olmak, onun nasıl uygulandığını taşlara bakarak incelemek, tersine mühendislik yaklaşımıyla projelerini yeniden oluşturmak gerçekten heyecan verici. Romanı okuyan bir okur, bu romanı ancak bir mühendis yazabilirdi, demişti, romanla ilgili aklımda kalan okur yorumlarından biri oldu bu.

Uğur Ugan: Sizce Mimar Sinan’ın eserleri, modern dünyada bize ne fısıldıyor? Onun mimari mirasını bir bulmacaya dönüştürürken, Sinan hakkında büyüleyici bir detay keşfettiniz mi?

Arif Ergin: Elbette. Zaten bu keşifler beni romanımın eksenine Mimar Sinan’ı koymaya yöneltti. Mimar Sinan bir büyücü değil. Kendi devrinin matematiğini ve bilimini iyi bilen ve ayakları yere çok iyi basan bir adam. Matematiğe öylesine hakim ki, henüz integralin, türevin olmadığı, modern matematiğin ve bugün kullandığımız formüllerin dahi keşfedilmediği bir dünyada, geometrik modellerle kusursuza yakın hesaplamalar yapıyor. İyi bir matematikçi, iyi bir mühendis ve tüm bunlarla estetiği ve sanatı bir araya getiren ve yaptığı her şeyi işlevsellik temeline oturtan büyük bir mimar. Günümüz eğitim ve üniversite sistemi böylesine multidisipliner bireyler yetiştirmiyor artık. Bireyleri tek bir alanda derinleşmeye yönlendiren bir sistem var çağımızda. Bu da tekilde gelişmeyi hızlandırırken bütüncül sistemlerde geçmiş çağların dahi çok gerisinde kalmamıza neden oluyor. Sinan’ın etnik kimliğini tartışmak yerine bu evrensel dehasını tartışmak ve onun akılcı, bilimsel düşünce yönteminin fısıltısını duymak bence asıl odaklanmamız gereken yönü olmalı.

Arif Ergin

Uğur Ugan: Romancılığınız mistik ve tarihsel kurmacanın içinde bir bulmaca kurarken okuru gizem, polisiye ve tarihi gerilim üçgenine çekiyor. Benzer bir tema bir önceki romanınız “Tekvin”de de vardı. “Gizlenen”e geçişte, yazım tarzınızda ya da hikâye anlatımınızda bir evrim gözlemlediniz mi? Özellikle “Gizlenen”de yapay zekâ, siber savaşlar gibi modern unsurları eklerken, “Tekvin”in ruhundan izleri korumaya özen gösterdiniz mi?

Arif Ergin: Söylediğim gibi, ben okumaktan keyif aldığım türde yazıyorum. “Tekvin”de Osman Hamdi Bey’in izini sürerken, “Gizlenen”de Mimar Sinan’ın şifreleri peşindeyiz. Dolayısıyla “Tekvin”de de “Gizlenen”de de benzer bir gizem-gerilim-tarihi polisiye temaları var. Bunu bilinçli bir tercih olarak değil, veya bir hesap-kitap neticesinde değil, doğal olarak yapıyorum. Ben hayatını yazarlıktan kazanan biri değilim. Roman yazmak benim için bir hobiden ibaret. Herhangi bir türde eser üretme, başarılı olanı devam ettirme gibi kaygılarım yok. Herhangi bir kaygıyla yazmadığım için de metinlerdeki samimiyet sanırım okura da geçiyor ve romanları çoksatan, çok okunan hale getiriyor. Henüz ön sipariş aşamasında matbaadayken yeni baskı girmek durumunda kaldığımız yoğun bir talep durumu oldu “Gizlenen”de. Roman ön siparişte tükendi. Bu pek az romana nasip olmuştur tarihte. Benzer bir durumu “Tekvin”de de yaşamıştık, ikinci haftada altıncı baskıya ulaşmıştık onda da. Ama bu demek değil ki buradan bir formül veya şablon türeteyim ve “yeni romanı buna göre kurgulayayım. Kalemimdeki evrimi de ancak okurlar ve eleştirmenler değerlendirebilir sanırım. Çünkü o evrimi benim fark ediyor olmam onu evrim olmaktan çıkarır, bir zorlamaya dönüştürür.

Uğur Ugan: Konudan bağımsız olarak ve bir yazar gözüyle hayalinizdeki İstanbul’u anlatın desem neler söylemek istersiniz?

Arif Ergin: Bunu bir distopya veya ütopyayla anlatmak yerine belki şöyle diyebilirim: İstanbul’un Roma’nın başkenti olduğu ve şehrin inşasının tamamlandığı 400’lü yıllar… Veya en şaşalı dönemlerini yaşadığı 1600’lü yıllar… Kiliseler, camiler, sinagoglar, çok kültürlü bir imparatorluğun başkenti… Bunları hayal etmek çok daha huzur verici geliyor bana. Hatta 100’lü yıllarda, henüz Roma bile olmadan önce, Byzantion isimli küçük bir beldeyken, İstanbul’u görebilseydik kim bilir ne heyecan verici bir deneyim olurdu. Kim bilir, belki yeni roman bambaşka bir türle, bambaşka bir temayla bu hayalden doğar.

Önceki içerikZirveye Yerleşen Film: Revenge Of The Sith
Sonraki içerikBu Hafta Vizyona Giren Filmler (10 Ekim 2025)
Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments