

Eurovision Şarkı Yarışması’nın bu yıl 70. yılıydı ve organizasyon, son yıllarda yaşanan politik gerilimlerin gölgesinden sıyrılıp adını yeniden güçlendirmek istercesine, bir final gecesinden çok daha büyük düşünülmüş bir yayınla seyirci karşısına çıktı. Sanki 70. yıl bahanesiyle Eurovision’un eski ruhunu hatırlatmak istiyordu.
Bu yıl organizasyon yarışma dışında; kendi tarihini, televizyon kültüründeki yerini ve geleceğe dair yönünü de görünür hâle getirmeye çalışıyordu. Son yıllarda politik sebeplerle ciddi biçimde yıprandı; bazı ülkeler tepki göstererek yarışmadan çekildi, organizasyon içindeki krizler büyüdü, yönetime dair tartışmalar arttı. Buna rağmen Eurovision hâlâ ayakta kalmayı başaran birkaç büyük televizyon ritüelinden biri olsa da son yıllarda prestij kaybı, boykotlar ve bazı ülkelerde dalgalanan izleyici ilgisi gibi sorunlarla karşı karşıya.
Final gecesi açılış filmiyle başladı. Viyana’nın tarihini, sanat tarafını ve klasik Avrupa estetiğini öne çıkaran o sinematik giriş, organizasyonun bu yıl kurmaya çalıştığı havayı da iyi anlatıyordu. Eurovision uzun zamandır ilk kez kendi geçmişini saklamak yerine sahnenin tam ortasına koymuş gibiydi. Geçen yılın kazananı JJ’nin performansında kullanılan kâğıttan geminin açılış filminde karşımıza çıkması ve yol maceralarını izlemek güzeldi. Kağıttan geminin bütün yolculuğun sonunda stüdyoya, yani JJ’ye ulaşması da bence çok sevimliydi.
Ardından geçen yılın kazananı JJ sahneye çıktı. Yarışmayı kazandığı dönemdeki karanlık ve sinematik atmosferin aksine bu kez çok daha büyük, renkli, dans ağırlıklı ve gösterişli bir sahne dili tercih edilmişti. Gösterinin içinde finalistlerin iki bölüm halinde bayraklarla sahneye çıkması ise bir yarışmadan çok açılış seremonisini andırıyordu. Eurovision daha ilk dakikadan itibaren “70 yaşındayım” diyordu zaten. Bunu yalnız logolarla ya da eski görüntülerle değil, rejinin tamamıyla hissettirmeye çalışıyordu. Sunucuların taşıdığı enerji de bunu destekliyordu. Özellikle 80’ler televizyon ruhunu andıran samimiyetleri dikkat çekiciydi. Kulisin Viyana kafelerini çağrıştıracak şekilde hazırlanması ve kulise “Viyana Cafe” denmesi de güzel bir turistik tanıtımdı; sonuçta Viyana kafe kültürüyle yaşayan şehirlerden biri. Modern LED ekranların, hızlı kamera geçişlerinin ve sosyal medya temposunun ortasında eski Eurovision televizyonunun sıcaklığını korumaya çalışan bir organizasyon izledik bu yıl.
Bu yıl postcard’lar da dikkat çekiciydi. Eurovision’daki ülke tanıtım filmleri artık sahne değişimi için kullanılan kısa turistik videolar gibi durmuyor. Organizasyon uzun süredir postcard’ları Avrupa fikrini pazarlayan mini marka filmleri gibi kullanıyor. Viyana postcard’larında da bunu hissettim. Şehrin klasik Avrupa estetiği korunuyordu ama aynı anda hızlı kurgu, drone çekimleri, steril ışık kullanımı ve sosyal medya ritmi taşıyan modern bir görsel dil kurulmuştu. Eurovision’un bugün Avrupa’yı nasıl hayal ettiğinin en net özeti belki de bu postcard’larda saklı…
Gece boyunca en çok hissettiren şeylerden biri ülkelerin kendi dillerinde yarışmaya katılmasıydı. Malum son yıllarda yarışma giderek İngilizce merkezli küresel bir pop alanına kayıyor gibiydi. Bu sene kendi dilinde şarkı söyleyen ülkelerin daha görünür olması bence önemli detaylardan biriydi. İngilizce şarkılar yine çoğunluktaydı ama Balkan ülkeleri, Nordikler ve Baltık tarafında tekrar yerel dillere dönüş hissediliyordu. Yeri gelmişken; yarışmaya herkesin kendi dilinde katılması gibi bir kural geri gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Eurovision’u yıllardır ayakta tutan şey biraz da bu; anlamadığımız bir dilde söylenen bir şarkının bizde duygusunu bırakabilmesi. Dünyayı “şarkı İngilizce söylenmelidir” fikrinden uzaklaştırabilmesi…
Sunucuların söylediği “Müziği anlamak için sözlüğe ihtiyacımız yok çünkü doğrudan kalbinize hitap ediyor” cümlesi de demek istediğim şeyin en net özeti.


Yarışma Danimarka ile başladı. Ki bence en büyük şanssızlığı da buydu. Sahne kullanımı güçlüydü ama Eurovision gibi gecelerde ilk sırada yarışmak hâlâ ciddi dezavantaj yaratıyor. Yarışma ilerledikçe insanlar çok daha büyük sahneler, daha karmaşık görseller ve daha akılda kalıcı anlarla karşılaşıyor. Hatta ilk çıkandan daha zayıf bir performans bile gecenin sonunda daha çok hatırlanabiliyor. Danimarka iyi kurulmuş bir açılıştı ama gecenin geri kalanı onu biraz yuttu.
Almanya ise Eurovision’un uzun süredir kendi içinde oluşturduğu şarkı kontenjanlarından birini temsil ediyordu. Pop-dance kadın vokal formülü uzun süredir yarışmanın olmazsa olmazlarından biri zaten. Sahne ışıkları, ritmik nakarat, dikkat çekici kadın solist… Eurovision’un yıllar içinde kendi matematiğini oluşturduğunu hissediyorsunuz bazen; troll şarkı, güçlü balad, metal-rock örneği, ayin hissi taşıyan performans… Almanya bu şablonlardan birine denk düşüyordu. Kötü değildi ama kazanmak için bir şey eksikti.
İsrail ise politik tarafı bir kenara koymaya çalışsam bile müzikal açıdan beni en az etkileyen performanslardan biri oldu. Şarkı da sahne de Eurovision ölçeğinde sönük kaldı bence. İlginç olan ise burada başladı zaten. Çünkü bu kadar tartışmanın ortasında yer alan bir ülkenin performansı müzikal olarak çok etkili bulunmasa bile puanlamada zirveye yaklaşabiliyor. Yarışma sonunda birinciliği zorlaması da yıllardır süren “Eurovision gerçekten müzik üzerinden mi oylanıyor?” tartışmasını yine gündeme getirdi. Gecenin içinde hazırlanan skeçlerde puanlama sisteminin nasıl oluştuğunu anlatıp güven duygusu yaratmaya çalışsalar da final tablosu sanki EBU’nun sistemi gözden geçirmesi gerektiğini hatırlatıyor.
Yarışmanın üzerindeki politik gölge sahne performansıyla sınırlı değildi. Final haftası boyunca İsrail’in yarışmada yer alması etrafında büyüyen tartışmalar sosyal medyada yarışmanın kendisi kadar görünür haldeydi. “No Stage for Genocide” sloganıyla alternatif konserler düzenlendi, protestolar yapıldı, ki zaten bazı yayıncılar boykot kararları aldı, yarışmadan çekildi. EBU’nun, İsrail yayıncısı KAN’a “İsrail için 10 kez oy verin” içerikli videoları ve doğrudan oy çağrısı içeren yayınları nedeniyle uyarı göndermek zorunda kalması bile yarışmanın ne kadar gergin bir atmosferde geçtiğini gösteriyordu. İlginç olan ise bütün bu gerilimlerin canlı yayın sırasında tam anlamıyla bir kaosa dönüşmemesi ama yarışmanın genel atmosferini sürekli belirlemesiydi. Sanatçılar geçen yıllarda olduğu gibi bu konuda sahnede doğrudan konuşmamayı tercih etti belki ama Eurovision, Rusya’ya uyguladığı tavrı İsrail konusunda göstermediği sürece bu tartışmaların gölgesinden tamamen çıkabilecek gibi görünmüyor.
Belki de bu yüzden “United By Music” sloganı bu yıl önceki yıllara göre daha fısıltı halinde duyuldu.
Yarışmaya dönecek olursam; Belçika’nın finalde yarıştığı şarkı yarışma dışında da yaşayabilecek türdendi. Kulüplerde ya da radyoda duyduğumuzda “Eurovision şarkısı” diye bağırmayan ama gündelik pop akışına rahat karışabilecek parçalardan biriydi.
Son yıllarda Eurovision’da etkili olan epik Balkan dramatizmini taşıyan ülke bu kez Arnavutluk’tu. Çok seveni olacağını anlayabiliyorum ama ben bir bağ kuramadım. Şarkının anne temasıyla ilişkilendirilmesi ve sahnedeki yaşlı kadın figürü performansın tiyatral tarafını güçlendiriyordu.
Sunucuların birkaç şarkı sonra ekrana gelip telefonlarından sosyal medya yorumlarını okuduklarını söylemesi ise Eurovision’un bugün geldiği noktayı çok iyi anlatıyordu. Çünkü yarışma artık yalnız televizyon ekranında yaşanmıyor. Aynı anda TikTok’ta, Instagram’da, YouTube’da ve X’te başka bir Eurovision daha akıyor.
Eurovision’un bugün yaşadığı en büyük çelişkilerden biri de burada sanırım. Organizasyon bir yandan hâlâ dev arena ekonomisiyle çalışan klasik televizyon gösterisi mantığını korumaya çalışıyor; diğer yandan TikTok çağının dikkat süresiyle yarışıyor. Şarkılar son yıllarda sahne dışında var oluyor ve birkaç saniyelik kesitler üzerinden dolaşıma giriyor. Bazı performanslar yarışma sırasında değil, yarışmadan haftalar sonra sosyal medyada yeniden doğuyor.
Yunanistan’ın performansı bana doğrudan Cha Cha Cha ve Europapa’yı düşündürdü. Video oyunu estetiğini andıran eğlenceli bir yapı kurulmaya çalışılmıştı, etnik dokular da vardı ama bahsettiğim şarkıların yarattığı türden bir karakter algısı oluşmadı bende. Kendi adıma başarısız bir deneme olarak nitelendirebilirim.
Ukrayna ise gecenin en güçlü sahnelerinden biriydi bence. Etnik sazı Bandura’nın kurduğu ağır atmosfer, şarkının duygusuna yaslanan yapısı ve vokalistin zor parçayı taşıma biçimi etkileyiciydi. Şova en az yer veren şarkılardan biri olmasına rağmen gece boyunca akılda kalanlardan biri oldu. Devam eden savaşın gölgesinde böyle bir performans ister istemez başka bir ağırlık taşıyor.
Avustralya’nın en büyük şanssızlığı ise bence Ukrayna’dan hemen sonra sahne almasıydı. Arpla başlayan şarkı gerçekten iyiydi, vokal başarılıydı, sahne de kötü değildi ama his olarak Ukrayna ile benzer bir şarkı ve duruş sergiledi. Daha ritmik ve modern olmasına rağmen önceki performansın ağırlığı daha etkili kaldı bende.
Sırbistan’ın grup müziğini koruyan yapısını değerli buldum. Kazanamayacağını tahmin etsem bile birbirine benzeyen pop şarkıları arasında başka türlerin yer açabilmesi önemli geliyor bana. Eurovision’un son yıllardaki en büyük problemlerinden biri zaman zaman aynı şarkının farklı varyasyonlarını art arda dinliyormuş duygusu yaratması çünkü.
Ve sunucuların yaptığı konuşma dikkat çekiciydi. “70 yıldır süregelen müzik, sihir, zevk ve çılgınlık” derken sahnenin penguenlerden astronotlara, uçan rahibelerden şarkı söyleyen hindilere kadar her şeye şahit olduğunu anlattılar. Eurovision’un özeti biraz da buydu; yüksek sanat ile absürtlüğün aynı sahnede yaşayabilmesi.
Malta benim için gecenin sürprizlerinden biriydi. Şarkı yer yer Bond soundtrack’lerini çağrıştırıyordu. Sanki 60’lardan çıkıp bugüne taşınmış bir film müziği gibiydi. Eurovision’da bazen yarışmanın içinde kaybolup giden ama yarışma bittikten sonra yaşamaya devam eden şarkılar olur. Malta bu yıl tam olarak öyle hissettirdi bana.
Çekya gecenin en sade performanslarından birini kurmuştu. Aynalar ve tek kişilik sahne kullanımıyla dikkati sadeliğe çekmiş gibiydi. Yarışmanın geri kalanındaki yoğun gösteri temposu düşünüldüğünde bu sadelik iyi geldi açıkçası.
Bulgaristan’ın kazanması beni şaşırttı. Zira şarkı bütünden uzak neredeyse potpori gibiydi. İçinde sanki günümüz popundan birkaç farklı şarkı bir araya getirilmiş gibiydi. Seveni çoktu belli ki ama benim için fazla parçalıydı. Yine de İsrail yerine birinci olmasına sevindim.


Bir başka ilginç detay da Bulgaristan adına yarışan ve birinci olan Dara’nın şarkı yazarlığı tarafıydı. K-pop’ta KAI’nin “Rover” şarkısının Dara bağlantılı olmasını hiç beklemiyordum. Bu Kpop ile küresel pop üretimi arasındaki bağın ne kadar büyüdüğünü de gösteriyor. Çünkü bugün dünya popüler müziğinde özellikle Amerika ve Avrupa dance-pop sahnesi, TikTok popu ve K-pop giderek aynı songwriting havuzunda buluşmaya başladı. Aynı demo önce Balkanlar’da yayımlanabiliyor, sonra Kore’de bir title track’e dönüşebiliyor, ardından TikTok üzerinden küresel dolaşıma girebiliyor.
Hırvatistan bu yılın ayin ve dua tarzlı, ağıt tarafı ağır basan boşluğunu dolduran ülkelerden biri oldu. Kendi dilinde söylemeleri de şarkının etkisini artırıyordu. Kazanamayacağı belli olsa bile renk olması ve farklılık olması önemli.
Birleşik Krallık’ın performansı 80’lerde olsa belki kabul edilebilirdi ama bugünün müzik atmosferinde bana fazla eski geldi. Gecenin en kötü son iki oyundan birini alması tesadüf değildi.
Fransa yine kendi dilinin dramatik tarafını iyi kullanan ülkelerden biriydi. Operadan popa uzanan geniş yapısıyla kadın vokalin öne çıktığı performans kaliteli duruyordu. Her ne kadar beğenerek izlesem de Nemo ve JJ’den sonra bir sene opera tarzı bir performansın birincilik almayacağını biliyordum.
Bu yıl dikkat çekici olan şeylerden biri de yarışmanın yeni isimler üzerinden ilerlememesi oldu. Organizasyon açık biçimde kendi hafızasını sahneye taşımaya çalışıyordu. Lordi’den Verka Serduchka’ya, Alexander Rybak’tan Ruslana’ya kadar Eurovision tarihinin farklı dönemlerinden isimlerin yine geçmiş yarışma parçalarından oluşan performansı göz doldurdu. Hatta yarışmacılar arasında bile tamamen “sıfırdan çıkan yeni isimler”den oluşmuyordu. Eurovision’la daha önce temas etmiş sanatçılardan SENHIT’in tekrar yarışması, Vanilla Ninja’nın dönüşü ya da Alicja Szemplińska’nın pandemi nedeniyle yarım kalan Eurovision hikâyesini yıllar sonra tamamlaması örnek olarak sayılabilir.
Yarışmayı izlerken öğrendiğim başka heyecan verici gelişme de Eurovision Asia oldu. İlki Bangkok’ta gerçekleşecek olan yarışma; organizasyonun Avrupa sınırlarının dışına çıkmak istediğini gösteriyor. K-pop’un, Asya pop müziğinin ve küresel fandom yapısının bu kadar büyüdüğü bir dünyada Eurovision’un aynı yerde kalmasını beklemiyor hatta daha da arttırıyorum: DÜNYA ŞARKI YARIŞMASI…
Moldova eğlenceli sloganvari Eurovision şarkıları kategorisindeydi ama geçtiğimiz yıllardaki troll şarkı çıtası çok yükseldi artık. Yazım başında bir kez daha andığım Cha Cha Cha ve Europapa gibi örneklerden sonra yalnız eğlenceli olmak yetmiyor.
Finlandiya’nın şarkısı ise duygusal başlayıp elektronik kemanlarla tam bir Eurovision formuna dönüşüyordu. Yarışmanın kimliğini taşıyan işlerden biriydi.
Polonya güçlü vokallerden birine sahipti ama bana fazla Amerikan popuydu. Eurovision ruhuna ya da ülkenin yerel tarafına dair hiçbir iz yoktu şarkıda.
Litvanya’nın şarkısı gece içinde ilginç bir yerde duruyordu. Dua temalı yapısı, Tanrı’yı sorgulayan tonu ve Mars’ta yaşam fikrine göz kırpan tarafı dikkat çekiciydi ama metalik sahne dili biraz zorlama hissettirdi bana. Ayrıca Polonya ve Litvanya’nın art arda dua temalı şarkı seslendirmesi ve bunu sorgulayan şarkılar olması da enteresan bir denk gelişti belki de…
İsveç’in şarkısı bence standart bir kulüp şarkısıydı. Kulüplerde benzerlerini dinlemeye doyan olarak bu kadar sıradan bir kulüp parçasına ne gerek vardı diye düşündüm izlerken…
Kıbrıs hareketli, kıvrak, yer yer bizim taraflardan motiflerle süslediği şarkısında asıl dikkat çekici nokta rumca olan ama Türkçe duyulan çiftetelli söylemiydi. Aynı coğrafyayı paylaşan toplumların ortak geçmişinin müziğe de yansımış haliydi.
İtalya bence Eurovision’dan çok Sanremo ruhu taşıyordu. Ama performansta ilginç bir kopukluk vardı. Arka tarafta başka bir film dönüyor gibiydi; şarkıcı ise ne anlatıcı gibi duruyordu ne de şovun parçası olabiliyordu.
Norveç’in şarkısı iyiydi ama keşke kostümden sahne tavrına hatta dövmesine kadar Harry Styles kopyası bu kadar etkin olmasaydı diye düşündüm. Daha özgün olabilseydi belki Eurovision’dan yeni bir Måneskin bile çıkabilirdi.
Romanya! İşte benim yarışma birincim… Opera ile harmanlanan senfonik rock yapısını çok sevdim. Eurovision bazen ana akım pop içinde kolay kolay yer bulamayacak müzikleri milyonlarca insanın önüne çıkarabiliyor. Ve Romanya’da bunun başarılı bir örneğini sergiledi.
Geçen yılın birincisi Avusturya’nın bu seneki performansı ise benim için gecenin en zayıf halkalarından biriydi. Avusturya troll bir şarkıyı tam tersi bir ciddiyetle sununca o tezatlık bana işlemedi.
Ve sonra oylama bölümü başladı.
Oylama sırasında hazırlanan 70. yıl özel gösterisi ise organizasyonun nostaljisinin tavan yaptığı bölümdü. Lordi’nin hard rock mirası, Verka Serduchka’nın absürt ve aşırı teatral şovu, Ruslana’nın yıllar sonra bile aynı enerjiyi taşıyan sahne hâkimiyeti, Il Volo’nun klasik Eurovision balad anlayışı ve Alexander Rybak’ın kemanıyla hatırlattığı eski Eurovision ruhu ve Erika Vikman’ın daha elektronik, kulüp odaklı yorumu aynı sahnede bir araya getirildi. Bu bölüm eski televizyon Eurovision’u ile bugünün sosyal medya çağındaki Eurovision anlayışını aynı potada eritmeye çalışıyordu. Özellikle Verka Serduchka ve Lordi bölümleri sosyal medyada gecenin en çok dolaşıma giren anlarından biri hâline geldi.




Sunucuların: “Eurovision sadece bir televizyon programından çok daha fazlası” demesiyle birlikte yarışma haftasından görüntüler gösterildi. Şehrin her yerine yayılan Eurovision afişleri, ülke kortejleri, açık hava ekranları, gece partileri ve Viyana semalarındaki ışık gösterileri organizasyonun bu yıl yarışmadan çok daha büyük bir etkinlik gibi yaşandığını gösteriyordu.
Sunucuların: “Eurovision sadece bir televizyon programından çok daha fazlası” demesiyle birlikte yarışma haftasından görüntüler gösterildi. Şehrin her yerine yayılan Eurovision afişleri, ülke kortejleri, açık hava ekranları, gece partileri ve Viyana semalarındaki ışık gösterileri organizasyonun bu yıl yarışmadan çok daha büyük bir etkinlik gibi yaşandığını gösteriyordu.


Billy Joel’den gelen video mesaj ve “Vienna” şarkısının bu kez Cesár Sampson yorumu ise bütün bu büyük kutlamanın ardından sahnede daha duygusal bir kapanış oldu. Ardından 1956’dan bugüne tüm kazananların görüntülerinin peş peşe verilmesi tam anlamıyla bir zaman tüneline dönüştü geceyi. “1789 şarkı bu 70 yılda” cümlesi bile başlı başına etkileyiciydi.
Bu yıl yarışmadan ziyade, Eurovision markasının geleceği tartışılıyor gibiydi. 70. yıl için planlanan büyük Eurovision turnesinin çok kısa süre içinde fiilen dağılması bunun önemli işaretlerinden biri oldu. Resmî açıklamalarda “öngörülemeyen zorluklar” denildi ama fandom tarafında konuşulan şeyler farklıydı: yüksek bilet fiyatları, yeterince güçlü bulunmayan kadro, düşük satışlar ve yarışmanın son yıllardaki politik gerilimleri. Belki de Eurovision ilk kez kendi marka gücünün sınırlarıyla yüzleşmeye başladı. Çünkü TikTok çağında milyonlarca insanın kısa kesitler izlediği bir dünyada, eski arena ekonomisi eskisi kadar kolay çalışmıyor olabilir. Bu nedenle Eurovision’un 70. yılı, organizasyonun tarihini kutlarken; kendi kırılganlığını gördüğü de bir yıl oldu. Buna rağmen Eurovision hiçbir zaman bir şarkı yarışmasından ibaret olmadı. Bu sene yılların birikimiyle kendi geçmişini, krizlerini, politik gerilimlerini ve pop kültürü hafızasını aynı anda taşıyan devasa bir yapıya dönüştü.
Bu sene yarışmayı izlerken “hangi şarkının kazanacağı”nı düşünerken; Eurovision’un gelecekte neye dönüşeceği sorusunu da sıkça sordum. Bir zamanlar Avrupa’yı ortak bir sahnede buluşturan bu organizasyon aynı anda hem nostalji markası, hem sosyal medya içeriği, hem politik tartışma alanı hem de küresel pop endüstrisinin bir uzantısı gibi çalışıyor.
Ve yarışmanın sonunda kendi birincimi, yarışma birincisi olarak göremesem de yine de seneye buluşmayı dilediğim bir Eurovision yarışmasını daha bitirdim.


















