

Bir tabloya bakarken yalnızca gözlerimizle bakmayız. Bir şarkıyı dinlerken yalnızca kulaklarımızla duymayız. Bir filmi severken yalnızca hikayeyi takip etmeyiz. Beğeni dediğimiz şey; hafızanın, duygunun, beklentinin, kültürel geçmişin ve bazen de açıklayamadığımız kişisel bir titreşimin birleşimidir.
Sanatla kurduğumuz ilişki bu yüzden yalnızca estetik bir tercih değildir. Bir eseri güzel bulmamız, bir melodide durup kalmamız, bir sahneyi yıllar sonra bile hatırlamamız, beynimizin görünmez galerisinde daha önce biriken izlerle ilgilidir.
Nörobilim bize uzun zamandır şunu söylüyor: Güzellik yalnızca dışarıdaki nesnede değildir; onu algılayan zihnin içinde yeniden kurulur. Yani bir eserle karşılaştığımızda beynimiz yalnızca gördüğünü kaydetmez. Tahmin eder, karşılaştırır, tamamlar, şaşırır, anlam arar. Bazen beklediğini bulduğu için rahatlar, bazen beklemediğiyle karşılaştığı için uyanır.
Sanatın etkisi de çoğu zaman bu aralıkta doğar.
Tanıdık olanla yabancı olanın, düzenle bozulmanın, beklentiyle sürprizin arasında. Bir resim bizi yalnızca güzel olduğu için değil, beynimizin alışkanlıklarını hafifçe yerinden oynattığı için de etkiler. Bir müzik parçası yalnızca kulağa hoş geldiği için değil, beklediğimiz notayı geciktirdiği, kırdığı ya da başka bir yere taşıdığı için içimize işler.
Bugün bu karmaşık beğeni haritasının karşısında yeni bir güç var: Yapay Zeka


Yapay zeka artık yalnızca metin, görsel ya da ses üretmiyor. Aynı zamanda neyi sevdiğimizi, neye ne kadar baktığımızı, hangi sahnede durduğumuzu, hangi şarkıyı tekrar dinlediğimizi, hangi görselin önünde parmağımızı yavaşlattığımızı da okuyor. Beğeni, dijital dünyada artık yalnızca kişisel bir his değil; ölçülebilir, sınıflandırılabilir ve yeniden yönlendirilebilir bir veri haline geliyor.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Bir zamanlar kültür zevkimizi ailemiz, şehirlerimiz, okuduğumuz kitaplar, gittiğimiz konserler, izlediğimiz filmler, öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız ve tesadüfler şekillendirirdi. Bugün bu alanın içine algoritmalar da yerleşti. Üstelik bunu yüksek sesle değil, sessizce yapıyorlar.
Karşımıza hangi filmin çıkacağını, hangi şarkının önerileceğini, hangi sanatçının görünür olacağını, hangi serginin daha fazla kişiye ulaşacağını çoğu zaman artık yalnızca insanlar belirlemiyor. Görünmez sistemler de kültür alanında yeni bir seçici, yeni bir kapı bekçisi, yeni bir küratör gibi çalışıyor.
Bu küratörün zevki yok, verisi var.
Yapay zeka, bizim geçmiş davranışlarımızdan bir gelecek tahmini çıkarıyor. Daha önce neye baktıysak ona benzeyen şeyleri öneriyor. Neyi uzun izlediysek ona yakın olanı çoğaltıyor. Neye hızlı tepki verdiysek onun etrafında yeni yollar açıyor. Böylece kültürel deneyimimiz giderek daha kişisel, daha konforlu ve daha tahmin edilebilir hale geliyor.


İlk bakışta bu büyük bir kolaylık gibi görünüyor. Zaten sevme ihtimalimiz yüksek olan şarkılar, filmler, görseller, kitaplar ve içerikler önümüze geliyor.
Kaybolmuyoruz.
Aramıyoruz.
Yorulmuyoruz.
Fakat kültür bazen tam da kaybolduğumuz yerde başlar.
Bir kitabı yanlış rafta bulmak, hiç bilmediğimiz bir sanatçının sergisine tesadüfen girmek, sevmediğimizi sandığımız bir müzik türünün içinde beklenmedik bir duygu yakalamak, bir filmin bizi rahatsız ettiği halde zihnimizden çıkmaması… Bunlar algoritmanın kolay kolay sevmediği anlardır. Çünkü algoritma çoğunlukla sürprizi değil, tutma ihtimalini sever.
Oysa sanatın en kıymetli taraflarından biri, bizi kendi beğenimizin dışına çıkarabilmesidir.
Nörobilim açısından bakarsak, beyin tahmin etmeyi sever. Tanıdık örüntülerde güven bulur. Ama sanat yalnızca güvenli örüntülerden ibaret değildir. Büyük sanat eserleri çoğu zaman beklentiyi bozar, alışkanlığı kırar, zihni yeni bir bağlantıya zorlar. Bize yalnızca hoşumuza gidecek olanı değil, henüz hazır olmadığımız şeyi de gösterir.
Bu yüzden yapay zekanın kültür dünyasındaki rolünü yalnızca “daha iyi öneri sistemi” olarak görmek eksik olur. Asıl soru şu: Yapay zeka bize gerçekten yeni ufuklar mı açıyor, yoksa bizi kendi beğeni konforumuzun içinde daha zarif biçimde mi hapsediyor?
Tekin Kaya











