

Bazı oyunlar vardır, perdeler kapanır ve unutulur. Bazı oyunlar vardır, sadece oynanmaz yeniden doğar.
Goldoni’nin 1740’larda yazmış olduğu “İki Efendinin Uşağı”, sadece İtalyan tiyatrosuna değil dünyaya mal olmuş bir oyun desek yeridir.
Kıvanç Kılınç’ın Türk tiyatrosuna uyarlayıp, Muhammet Uzuner’in yönetmenliğini yaptığı ve Cihangir Atölye Sahnesi oyuncularının ortaya koyduğu bu eser izlemenin ötesinde diyebilirim.
Sadece bir uyarlama dersem eksik kalır elbette… Bir dil transferi ve bir kimlik hamlesinin olduğu bu oyunda Venedik sokaklarından çıkıp İstanbul ve Edirne arasında yolculuk yapacağınız kesin.
Aslında ana karakterimiz Truffaldino kurnaz bir uşak ve iki patrona da yaranmak isterken bazen ortada kalmayı bazen ise paçayı kurtarmayı başarıyor. Tam bu arada Truffaldino’nun bir Türk olduğunu düşünün…


Erdi Öztürk, bu karakteri samimi bir şekilde karşımıza çıkardı ki bazen alkışların bazense kahkahaların ritim tuttuğunu söyleyebilirim.
Oyun esnasında karşımıza çıkan repliklerde Osmanlı’nın klasikleşmiş Tanzimat zamanı havasını aldık, diğer yanda ise absürd bir komedinin ritmini dinledik.
Dekorun sade oluşu, kostümlerin alaturkalığı ve müziğin ritmi derken seyirci anında oyunun içinde kalıyor. Tek perdede temponun hiç düşmediğini görüyorsunuz.
Goldoni’nin esas oyununda Pantalone figürü klasik bir yaşlı tüccar olarak geçerken Alper İrvan’in şahane oyunculuğu ile beraber bizim babalarımızı seyretme imkanınız olacaktır.
Bizim toplumumuzun belki de en büyük esintisi olan karakteri Can Seçki canlandırıyor. Oyunun içinde sözleri ve alıntıları ile sürekli olarak sizleri oyuna davet ediyor.
İki farklı tiyatro kültürünün harmanı kolay olmasa da oyuncular bunu büyük bir incelikle orta oyununa yansıtmış durumda.
Sırada bu oyunun asil romantiği damadımıza geliyor. Osman Onur Can’ın canlandırmış olduğu karakterde aşkın en saf halini bulabilirsiniz.
Evimizin kızına gelirsek; Berfin Karatay canlandırdığı karakter ise romantik ilişkilerini sahnede görünür kılıyor ve izleyiciye karakterin ne düşündüğünü ne hissettiğini doğrudan hissettiriyor.
Evimizin hizmetçisine gelecek olursak, bizi hem güldürdü hem toplumsal arttırdı diyebilirim. Ayça Öztürk’ün oyunculuğu ile bu karakter, sahnede sadece bir yardımcı figür olmaktan çıkıyor; oyunun enerjisini ve komedisini canlı tutan bir merkez halinde geliyor.
İki farklı karakteri aynı sahnede canlandırmanın ne kadar zor olduğunu tahmin edersiniz. Yusuf Kısa ise tam burada devreye giriyor. Her birinin farklı tavırlarını, konuşma ritimlerini ve mimiklerini belirgin şekilde ayırt ederek izleyiciye sunuyor.


Gel gelelim efendilerimize, bir tarafta Gözde Yıldız bir tarafta Canberk Dikmen…
İkisi de oyunun çatısını oluşturan karakterler olarak sahnede adeta bir denge noktası kuruyorlar. Efendi rollerini sadece karakter olarak değil, oyunun sahnedeki tempo ve enerjisini belirleyen figürler olarak taşıyorlar. Her replik, her bakış, bizim uşak ve diğer karakterlerle olan etkileşimleri, sahneyi izlerken izleyiciye hem keyif hem de sahnede ne olacağını merak ettirme duygusu veriyor.
Tiyatrolarda sahnede sergilenenin dışında bir de sahne arkası var ki orada ki emekçilerimizi söylemeden geçemem. Kostümler, ışık tasarımı, makyaj, müzik ve tabi her zaman sahne yolculuğunda sizleri karşılayan tiyatro emekçileri…
Onlar perde açılmadan çok önce işe koyulan, perde kapandıktan sonra da sahnenin ruhunu toplamaya devam eden görünmez kahramanlar.
Sonuç olarak, bu alaturka uyarlama bir cesaret ve yaratıcılık örneği diyebiliriz. Alaturkanın kendi zorluklarının olmasının yanı sıra çoğu uyarlamada hüzünle bitmesi büyük olasılıkken alaturkanın cazibesi bu oyunda buluşmuş.
Perde kapandı, gülümseme yüzünüzde ve unutulmayacak bir oyun hafızalara yazılmış oldu.
Esenlikler…
Talha Tarık Taşören















