MüziKoridor: Yeni Şarkılar, Bugüne Sığmayan Çalışmalar

MüziKoridor, albüm, konser, festival ve soundtrack örnekleri üzerinden müziğin zamanla kurduğu ilişkiye odaklanıyor.

0
MüziKoriıdor yeni yazı kapağ

Müzik çoğu zaman hızla tüketilen bir “yenilik” başlığı altında ele alınıyor. Oysa bazı işler, yayımlandıkları anın ötesinde bir yerde duruyor ve kendi kuşağı dinlerken; başka dönemlerde de yeni dinleyicileriyle buluşuyor. Bir albümün yıllar sonra dijitale eklenmesi, bir şarkının sahnede yeniden karşılık bulması ya da yerelde filizlenen bir müzik alanı, anlatmaya çalıştığıma dair farklı örnekler…

Bu yazımda, türleri ve ölçekleri farklı olsa da müziğin dolaşımda kalma hâline işaret eden çalışmaları bir araya getirdim.

Özlem Tekin’in İlk Albümü Nihayet Dijitallerde!

Dijital platformlarda olmasını beklediğimiz albümlerden Özlem Tekin’in ilk albümü “Kime Ne” nihayet dijital platformlarda yerini aldı. Türkiye rock tarihinin önemli bir dönemini bugüne aktaran albümlerden olması nedeniyle de dikkati çeken bu albüm; fiziksel formatlara sıkışıp kalan, kuşaklar arası aktarımı kesintiye uğrayan birçok albüm gibi bu kayıt da uzun süre dijital erişimin dışında kalmıştı. Şimdi ise hem dinleyici hem de arşiv açısından olması gereken yere kavuşmuş durumda.

Benzer bir sevinci kısa süre önce Mavi Sakal’ın katalog hareketinde yaşamıştık. Bu tür yayınlar, Türkiye’de 90’lar ve 2000’ler rock üretiminin dijital platformlarda hâlâ eksik ve parçalı bir biçimde temsil edildiğini bir kez daha gösteriyor. Dolayısıyla bu adımlar kültürel süreklilik, arşiv bilinci ve erişim hakkı açısından da değerlendirilmesi gereken gelişmeler.

Özlem Tekin’in albümü içinde ise özel bir yere konumlanması gereken ilk çıkış şarkısı: “Aşk Her Şeyi Affeder mi” söz ve müziğinde sevgili Barlas imzasını taşıyor. Bu şarkı Tekin’in çıkış yaptığı şarkı olmasının da dışında; dönemin duygusal ve estetik kodlarını da yansıtan bir özellikte. Bu nedenle, bu yazımın hazırladığım MüziKoridor listesinin de açılış parçası.

Bu albümler dijital platformlara eklendikçe doğal olarak sırada hangilerinin olduğu sorusu da akla geliyor. Zira özellikle 90’lar ve 2000’ler alternatif/rock üretiminden, hâlâ dijital ortama hiç taşınmamış ya da eksik kataloglarla temsil edilen pek çok kayıt bulunuyor. Her yeni ekleme, yalnızca bir sanatçının diskografisini tamamlaması ötesinde; bir dönemin yeniden dolaşıma girmesi, eski dinleyicilerin erişebilmesi ve yeni kuşakların bu müziklerle ilk kez temas kurabilmesi anlamına geliyor.

Bu gelişmelerin tekil “yayın haberleri” olarak değerlendirilmemesi müzik adına umudumu yeşertiyor; geç kalmış ama gerekli bir arşiv tamamlanması sürecinin adımları olarak günümüz müzik gelişimlerine özel bir not düşmek gerekiyor. Özlem Tekin’in ilk albümü bu sürecin güçlü duraklarından biri. Özlenen albümlerin dijitallere devamının gelmesi umuduyla…

Baturalp – Sana Müptela

Baturalp’in yeni çalışması “Sana Müptela”, hareketli bir disko/dans zeminine yerleşen duygusal sözleriyle bilinçli bir çelişki kuruyor gibi. Şarkıyı müziğin çağırdığı bedenle, sözlerin tuttuğu kalbin buluşması olarak yorumlayabiliriz.

Baturalp, aşkı fark edilmeden alışkanlığa dönüşmüş bir hâl olarak ele almış. “Müptela” sözcüğü burada dramatik bir vurgu değil, sessiz bir teslimiyet anlamında yer almış diye düşünüyorum. Dans edilebilir bir yapı içinde bu kadar içe dönük bir metin kullanılması, şarkıyı onca ritmine rağmen duygusal da kılıyor. Bu da parçayı yüzeyde neşeli, içeride kırılgan bir yerde konumlandırıyor.

Barış Çapkın – Fezaya Bak: Birlikte Geçilen Zamana Geri Dönmek

Barış Çapkın’ın daha önce yayımladığı şarkılardan seçkiler sunduğu ilk albümü “fezaya bak”, benim için geçmişte yayımlanmış şarkıların bir araya geldiği bir albüm değil; aynı zamanda beraber çalıştığımız tüm o zamanları hatırlatan, birlikte yürüdüğümüz ve emek verdiğimiz bir üretim süreci sonrası o dönemin sektör koşullarıyla bugünü kıyaslayabilme imkânı da sunan bir özellik taşıyor. Barış’ın müziğiyle yolumun kesiştiği yılları düşündüğümde, bu şarkıların her birini salt bir kayıt olarak ele almam imkânsız; her bir şarkıda müzik adına verdiğimiz savaş ve sistem eleştirilerimiz de canlanıyor.

Geçtiğimiz yıl hepimizi derinden sarsan İrfan Alış’ın kaybı ve kendi iş yoğunluğunun artması, Barış’ın üretim sürecinde bir sessizliğe yol açtı. Yeni şarkılarını bir süredir özlediğimiz bir dönemde yayımlanan “fezaya bak”, diskografisinden seçki olması bakımından da kayda değer.

On Air Music Co. çatısı altında birlikte çalıştığımız bu şarkıların yer aldığı albüm; dinleyen için de geçmişe dönük bir nostalji hissi yaratmakla yetinmiyor. Bugünden dinlendiğinde hâlâ karşılık bulan, hatta zamanla daha da içselleşen bir duygusallık sunuyor. Şarkılar, ilk yayımlandıkları zamanın hissinden kopmadan ama ona da sıkışmadan, bugünün ruhuyla temas kurabilen zamansız sound’a sahip olduğunu da gösteriyor. Dönemin moda tarzları yerine kendi sesini ve tarzını bulan Barış Çapkın’ın şarkılarını bir arada dinlediğimizde bunu daha iyi anlıyoruz.

21. Peron – Yeni 1973 Albümü

21. Peron, “Yeni 1973” ile diskografisine yarım asrı aşan müzikal deneyimini bugüne taşıyan yeni bir halka daha ekledi. Bu albümü, geçmişi anmak ya da yeniden üretmek gibi düşünürsek eksik bir yorumda bulunmuş olurum. Zira yıllar içinde oluşmuş bir dilin hâlâ nasıl ayakta durabildiğini gösteren müstesna bir kayıt “Yeni 1973”.

Yeni 1973”, saykodelik ve progresif rock omurgasını korurken, çok sesli vokaller, organik tınılar ve zaman zaman klasik müzik referanslarıyla genişleyen bir yapıda… Albümün dijital platformlar yanında plak olarak da yayımlanması, müziği hala analog dinlemeyi tercih eden müzikseverler için harika bir sürpriz.

Albümün açılış parçası “Yeni”; yeni başlangıçlar, umut ve geleceğe dair bir arayış üzerinden kurulmuş bir anlatı… Albümün genel yönünü de belirliyor. Bu nedenle ben de bu parçayı MüziKoridor listesine ekledim; “Yeni 1973”ün ruhunu en net taşıyan eşiklerden biri olduğunu düşünüyorum.

Albüm boyunca şiirle kurulan ilişki belirgin. Orhan Veli Kanık’ın dizelerinden bestelenen parçalar, 21. Peron’un edebiyatla bağını da hatırlatıyor. Şiirlerin şarkı hâlini seven biri olarak, son dönemde bunun giderek azalmasından şikâyet ederken bu parçalar bana adeta ilaç gibi geldi diyebilirim. Geleneksel türkülerin saykodelik-rock estetikle yeniden yorumlanması ise grubun yerel yapıyla kurduğu ilişkinin hâlâ canlı ve üretken olduğunu gösteriyor.

21. Peron, gençliğimde keşfettiğim ve üniversite zamanlarımdan bu yana dinlediğim; benim için ve bittabi müzik tarihimiz için hala aktif olması açısından da önemli bir grup. Bugün onlarla On Air olarak birlikte yol alıyor olmak, bu albümü benim için sadece eleştirel bir mesafeden okunacak bir iş olmaktan çıkarıyor.

Albüm, 21. Peron’un kendi arşivine eklediği, geçmişle bugünü karşı karşıya getirmeyen bir yaklaşımla hazırladıkları özelliği ile Türkiye rock tarihinde “devamlılık” kavramı üzerinden okunabilecek özel işlerden biri hâline gelmiş bulunuyor.

Teneke Trampet – Biz Hızlandık Belki Ama

Teneke Trampet, “Biz Hızlandık Belki Ama” ile günümüzün hız takıntısını ve dikkat dağınıklığını merkezine alan sakin ama net bir itiraz ortaya koyuyor. Şarkı, yüksek tempolu bir öfke dili yerine bilinçli bir yavaşlama hâlini tercih ediyor; bu da anlatıyı sözlerin ötesine taşıyarak müzikal yapının içine yerleştirmiş.

Parça, nostaljiye yaslanmadan bugünün ruh hâlini sorguluyor: sürekli yetişme hissi, zihinsel yorgunluk ve dağılmış odak… Teneke Trampet’in yıllardır birey ile toplumsal yapı arasındaki gerilimi ele alan yaklaşımı, bu kez daha içsel ama aynı ölçüde politik bir hatta ilerliyor.

“Biz Hızlandık Belki Ama”, dinlerken durmaya zorlamıyor; durmanın neden gerekli olduğunu hatırlatıyor. Bu yönüyle şarkı, hız çağında kısa bir nefes alanı açan, sessiz ama kararlı bir duruş olarak öne çıkıyor.

Bir Albüm ve Bir Konser:
Emre Yavuz - Maurice Ravel: Très franc

Emre Yavuz’un son albümü “Maurice Ravel: Très franc”, Ravel repertuvarını merkeze alan; dikkat çekmekten çok dinlemeyi derinleştiren bir kayıt olarak öne çıkıyor. On dokuz parçadan oluşan albüm, tekil eserlerin parladığı bir seçki hissi yaratmıyor; baştan sona akan, kendi temposunu koruyan bir bütünlük sunuyor.

Albümde hissedilen temel yaklaşım, yorumun eserin önüne geçmemesi. “Maurice Ravel: Très franc”, dinleyiciyi yönlendiren ya da duyguyu tarif eden bir anlatı kurmuyor; müziğin kendi zamanına alan açıyor. Albüm, hızlı tüketilen bir kayıt olmaktan ziyade, sabır isteyen ama karşılığını veren bir dinleme deneyimi öneriyor. Bu da onu dönüp dönüp yeniden dinlenen bir albüm hâline getiriyor.

Emre Yavuz, albüm çalışmalarının yanı sıra zengin repertuvarıyla konserlerde de öne çıkan bir isim. Almanya’da bulunduğum bu dönemde Bonn’daki son konserinde izlediğim Yavuz, farklı bestecilerin eserlerini bir araya getiren kapsamlı bir program sundu.

Emre Yavuz Konserinden I Bonn Pantheon Theater (19 Ocak 2026)
Emre Yavuz Konserinden I Bonn Pantheon Theater (19 Ocak 2026)

19 Ocak’ta Bonn Pantheon Theater’daki dinletide, Emre YavuzNoble & Sentimental” başlıklı programıyla sahnedeydi. Repertuvar, Ludwig van Beethoven, Joseph Haydn, Arnold Schönberg, Franz Schubert ve Maurice Ravel gibi farklı dünyalardan bestecileri bir araya getiriyordu. Sahnede hissedilen şey repertuvar çeşitliliği ve bu çeşitliliği taşıyabilen yorumunun bütünlüğüydü.

Konser boyunca izleyicinin dikkatini çeken, tek tek anlar olmadı; performansın tamamına yayılan bir etki tüm salonda hissedildi. Neredeyse bir albüm kaydı kalitesi kadar temiz bir performans sergileyen sanatçının yorumunun kusursuzluğunun dinleyiciyi içine çeken bir büyü etkisi yarattığını söyleyebilirim.

Hem albümde hem de sahnede ortaya çıkan bu duruş, ister istemez başka örnekleri düşündürüyor. Albümde hayranlık uyandırıp, sahnede aynı etkiyi yaratamayan; “duayen” edasıyla dolaşıp müziğin özünü unutan, yıllarca sıkılmadan her konserde aynı repertuvarı çalan pek çok ismin aksine, Emre Yavuz’un ortaya koyduğu bu performansların tamamı sessiz ama güçlü bir ders niteliği taşıyor. Göstererek değil, sanatını konuşturarak… Belki de asıl fark tam olarak burada ortaya çıkıyor.

Soundtrack: House of Guinness I Netflix

Bir dönem dizisi olarak kurgulanan House of Guinness, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başı döneminde, Guinness ailesi ve sahibi oldukları bira fabrikası etrafında şekillenen iktidar, miras, sınıf ve modernleşme gerilimlerini merkezine alıyor. Sanayi devrimi sonrası İrlanda’sında, aile bağları ile ekonomik güç arasındaki çatışmayı anlatan dizi; tarihsel arka planı salt dekor olarak kullanmakla yetinmeyip, karakterlerin iç dünyasını bu dönüşümün baskısıyla birlikte ele alıyor. Bu yönüyle House of Guinness, klasik bir kostüm dizisi olmanın ötesine geçerek, dönemin kırılmalarını bugünün izleyicisine taşıma iddiası kuruyor.

Tam da bu noktada dizinin müzik tercihleri dikkat çekici. Zira soundtrack, döneme ait folk ve geleneksel dokularla sınırlı kalmak yerine, modern parçaları da anlatının içine dahil etmiş. Bu tercih, bazı forumlarda karşıma çıkan “dönem duygusunu bozuyor mu?” sorusunu gündeme getirse de, bence dizinin temel meselesiyle uyumlu ve geçmişi bugünün duygusal diliyle yeniden okuma gibi düşünebiliriz.

MüziKoridor listeme diziden eklediğim şarkı Fontaines D.C.’den “Starburster”. Parça, dizinin anlattığı güç mücadeleleri ve bastırılmış gerilimlerle doğrudan temas kuran bir enerjiye sahip. Post-punk kökleriyle sert, ritmik yapısıyla huzursuz; tam da dizideki karakterlerin içinde sıkıştığı dönüşüm hissini yansıtan bir tonda ilerliyor. Dönem anlatısına ait değilmiş gibi duran bu şarkı, tam tersine anlatının duygusal merkezini daha görünür kılarak dizinin merkez şarkılarından biri haline geliyor.

Planet Müzik Kulübü – Davul Festivali

Planet Müzik Kulübü’nün düzenlediği Davul Festivali, benim için bir etkinlik başlığından daha anlamlı olduğu için yazımın sonunu Davul Festivali’ne ayırdım. Yerelde, sakin ama istikrarlı biçimde büyüyen bir müzik üretim alanının görünür hâle gelmesi anlamına gelen çalışmalardan biri olan bu festival, Bursa merkezli bu oluşumun kısa sürede kurduğu ağ ve ortaya koyduğu etkinlik çeşitliliği, müziği sahne dışında da ve süreç içinde ele alan bir yaklaşımı işaret ediyor.

Davul odağında kurgulanan festival, enstrümanı vitrine koyan bir gösteriden çok, paylaşım ve karşılaşma alanı açmayı hedefliyor. Farklı kuşaklardan ve yaklaşımlardan müzisyenlerin bir araya gelmesi; Alpay Şalt gibi isimlerle kurulan temaslar, festivali tek seferlik bir organizasyondan ayıran unsurlar arasında. Burada mesele çalmak ya da izlemek olmaksızın; bir arada üretme fikrinin kendisi.

Planet Müzik Kulübü’nün genel çizgisinde olduğu gibi, Davul Festivali de profesyonel ile amatörü, sahne ile kulisi, öğrenen ile öğreteni keskin biçimde ayırmıyor. Bu da etkinliği benim için değerli kılan noktalardan biri. Büyük iddialar kurmadan, ama devam etme hedefini de gözden kaçırmadan ilerleyen bir yapı söz konusu.

Bu tür festivallerin asıl etkisi, geriye dönüp bakıldığında daha net anlaşılıyor. Planet Müzik Kulübü’nün davul odağında açtığı bu alanın, zaman içinde başka enstrümanlara ve başka karşılaşmalara da zemin hazırlaması ihtimalini de arttırıyor.

Planet Müzik Kulübü’nün yıl boyu imza atacağı farklı projeleri takip etmekte fayda var.

Bu örnekler, müziğin ilk yayınlandığı zamanın ötesinde yıllara meydan okuyarak hala dinlenir olmasının kalıcılığına işaret ediyor. Dinleyiciyle her yeniden karşılaşmada farklı bir katman açan bu işler, müziğin geçici değil; yaşatıldıkça derinleşen bir alan olduğunu hatırlatıyor.
Müzikle kalın.

SPOTIFY

YOUTUBE

Önceki içerikTiyatronun Ulu Çınarı: Haldun Dormen
Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments