

“ve güz geldi, hüznün bütün koşulları hazır”
Hazan mevsimi geldi ve çaldı evlerimizin zilini. Şükrü Erbaş gibi girişler yapabilmeyi hayal etsemde telaşlarım bitmiyor fani dünyada işte.
Önceliklerimiz var hayatta gündelik işler, aile ve sevdiklerimize karşı sorumluluklarımız, bir de bizim memlekette geçim sıkıntısı, aybaşında kira, ödenecek faturalar ve soygunculuğu resmiyete döken büyük büyük şahsiyetler…
Neyse konumuz bu değil şimdi.
Bugün insan ilişkilerinin belki de en temel taşı belki de idam sehpası olan “samimiyet” denen meçhul bilmeceyi çözmeye çalışacağız.
Devasını aradık bazı anlar sıkıntıların, yüklerimizi paylaşalım dedik dedikte gel de her şeyi eleştir bizden üstün tut kendini mi dedik samimiyeti açtığımız kişilere.
Bir gün bir sır vermeye kalktık sağır sultandan duyar olduk. Sonra yine aynı sima aynı yüz ifadesi sanki yürekten en büyük korkular en apansız kaygılar çıkmış dilden. Denizde ne varsa o vurur kıyıya; kalp bir deniz dilde bir kıyı öyle demiş Mevlana. Peki sorumuz şu kalbinden dökülenler birinin rıhtımında başkalarının pazarına sermaye olursa?
Yaşamak denen mücadeleyi ciddiye almaya kalksam da bir türlü geçemiyorum sınavdan sadece kendim değil herkeste her şeyde aradım manasını biliyorum; hepimiz aynı sınavın farklı sıralarında oturan öğrencileriyiz.
Yaşamaya Dair
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…
1948
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
“Yaşadım” diyebilmen için…
Koca Nazım döktürmüştü zamanında okuduk sanıyoruz lakin anlamamışız, affet koca çınar.
Sonra gündelik telaşlar, farkında olmadan mum misali eritmektedir sabır ve yaşam o güzel anlamını kaybetmektedir. Sonra kelimeler harp nizamı almışçasına ilan ediyor dünya harbini. Yine edatlar bağlaçlar karıştı yazıya ortaokul öğretmenim duymasın sakın yine kalırım sınıfta.
Çocukluk, bir zamanlar yaşadıysanız elbette. Ben mutlu ben huysuz ben yaramazdım hem de çok yaramaz iki güvenlik görevlisi tutmak lazımdı zaptetmeye beni. Şimdi içimde büyük idealler ve yarım kalmışlıkların acısı ve işte şu ‘’samimiyet’’ ne kadar doğru becerebildimse işte.
Emek beraberliği en büyük dostlukların kurulmasıdır hayatta lakin emek hırsızlığı hatta alından dökülen terlerinizin bile hiçe sayıldığı bir zamanda ne kadar kurabilirsiniz büyük dostlukları hayatta. Keşfediyorum diyorum kendime bu işlerin azametini tabir-i caiz ise ’’samimiyeti’’ o da ne kadar samimi ise. Sözde madencilerin haklarını savunmuştuk ya bir zamanlar cenazelerinde.
Kısacası öğretmenim hatalardan öğreniyoruz uzaklarda bize anlatılan parlak yıldızları, bir o kadar samimi bir o kadar asaletten uzakta kişilerden ‘’olmazları’’.
Bütün büyük ustalar dizginledi azgın nehri gürleyen gökyüzünü sakın ha aidiyet şuuru yükleyip sıfatlara, sınıflara, mezheplere, dinlere, tenlere sokmayın yine bu yansımayı. Gözyaşlarımızın rengi aynı sonuçta. Lakin öfkenin tuncu çıkar yürekten ve sonra haykırırım büyük usta gibi ‘’bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım bakmayın gözlerimin mavi olduğuna ben Afrikalıyım’’ diye.
Amentu
İnsan
eşref-i mahlûkattır derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm eczâ uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı.Dilce susup
bedence konuşulan bir çağda
biliyorum kolay anlaşılmayacak
kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
yanık yağda boğulan yapıların arasında
delirmek hakkını elde bulundurmak
rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
bana deha değil
belgeler gerekli
kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
gençken
peşpeşe kaç gece yıllarca
acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
bilmezdim neden bazı saatler
alaturka vakitlere ayarlı
neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
yazgı desem
kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
Tokat
aklıma bile gelmezdi
babam onbeşli olmasa.Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa hergün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.Budur
işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
işte şehirleri bayındır gösteren yalan
işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
güç bela kurduğum cümle işte bu;
ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
bile bir bir çınlayan
ihtilal haberidir
ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
nisan ayları gelince vücudu hafifletir
şahlanan grevler içinde kahkahalarım küstah
bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
biraz ağlayabilmek için
fotoğraflar çektirir
babam
seferberlikte mekkâredir.İnsanın
gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
belki ruhların gölgesi
düşer de marşlara
mümkün olur babamı
varlık sancısıyla çağırmak:
Ezan sesi duyulmuyor
Haç dikilmiş minbere
Kâfir Yunan bayrak asmış
Camilere, her yereÖyle ise gel kardeşim
Hep verelim elele
Patlatalım bombaları
Çanlar sussun her yerdeÇanlar sustu ve fakat
binlerce yılın yabancısı bir ses
değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
polistir babam
Cumhuriyetin bir kuludur
bense
anlamış değilim böyle maceralardan
ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
yalnız
coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
nüfus cüzdanımda tuhaf
ekmek damgası durur
benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
etin ıslak tadına doğru
yavaş yavaş uyanmak
çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
hırsız cenazelerine bine bine
temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
korkak dualarından cibinlikler kurarak
dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
nakışsız yaşamakları
silâhlanmak sanarak
çıkardım
boğaza tıkanan lokmanın hartasını
çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
fly Pan-Am
drink Coca-ColaTutun ve yüzleştirin hayatları
biri kör batakların çırpınışında kutsal
biri serkeş ama oldukça da haklı.
Ölümler
ölümlere ulanmakta ustadır
hayatsa bir başka hayata karşı.Orada
aşk ve çocuk
birbirine katışmaz
nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
kendi tehlikesi peşinden gider insan
putların dahi damarından
aktığı güne kadar
sürdürür yorucu kovalamacayı.Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
Nerde, hangi yöremizde zihnin
tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
takvim yapraklarının arasını dolduran
nedir o katı şey
ki gücü
gönlün dağdağasını durultacak?
Hayat
dört şeyle kaimdir, derdi babam
su ve ateş ve toprak.
Ve rüzgâr.
ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi alemlere zerkederek
varoldum kayrasıyla Varedenin
eşref-i mahlûkat
nedir bildim.
Kısacası sevgili dostlar bir bilmecenin içerisinde samimiyet, kozasından çıkan bir kelebek misali ilk kez açıyoruz işte ufka kanatlarımızı.
Esenlikler…
Talha Tarık Taşören















