Yapay Zekâ, Müzik ve Telif

"Yapay Zeka konusu elbette salt müzikle sınırlı değil. Oyuncuların dijital kopyaları, senaristlerin YZ’ye karşı grevleri, illüstratörlerin görsel kopyalama kaygıları… Yaratıcı emeğin dijitalleşmesi tüm sektörlerde benzer sorunlar yaşandığını gösteriyor."

1
Yapay zekâ, müzik ve Telif yazısının görseli

Yapay zekâ ile müzik arasındaki tartışma; yaratıcı sektörün geleceğini nasıl tanımlamak istediğimize dair sert bir sınavdan geçiyor. Bir tarafta ses klonlama, kimlik ihlali ve izinsiz eğitim veri setleri nedeniyle haklı endişeler taşıyan müzisyenler; diğer tarafta müzikle profesyonel bağı olmayan milyonlarca kullanıcı, YZ araçlarını sınır tanımayan bir hız ve rahatlıkla kullanıyor. Bu asimetri büyürken müzisyenler kişisel sayfalarında tepki, korku ve endişelerini yansıtıyor; aynı zamanda sektörün en güçlü aktörlerinden olan Universal, Sony ve Warner; YZ şirketleriyle ardı ardına lisans anlaşmaları imzalayarak tartışmayı tamamen farklı bir düzleme taşıyor. Ortaya çıkan tablo ister istemez tarihsel bir benzetmeyi çağrıştırıyor: Matbaanın icadı karşısında el yazması üretimini savunan zanaatkârların kaygıları ile bugün YZ’ye yönelen refleksler arasında çarpıcı bir benzerlik var.
Elbette bu benzetmenin sınırları var: Matbaa yalnızca çoğaltım hızını değiştirmişti; yapay zekâ ise doğrudan yaratım sürecine ve yaratıcı kimliğe müdahale ediyor. Ancak bu benzetme, dönüşüm karşısında oluşan zihinsel dirençleri ve mesleki statü kaygılarını anlamak açısından hâlâ açıklayıcı olabilir.

Örneğin Kasım 2025’te Avrupa’dan gelen GEMA v. OpenAI kararı bu konunun ciddiyetini somutlaştırdı. Münih Bölge Mahkemesi, korunan şarkı sözlerinin izinsiz şekilde YZ eğitiminde kullanılmasını “çoğaltım” ve “kamuya iletim” kapsamında değerlendirdi. Yani eğitim veri setlerinin artık “görünmez bir arka plan” olarak kabul edilmemesi, telif hukukunun doğrudan konusu. Türkiye açısından bu karar, eser sahiplerinin lisans müzakerelerinde çok daha güçlü bir soruyla masaya oturmasını sağlıyor; “Eserim eğitim verisi olarak kullanıldıysa bunun ticari karşılığı nerede?” sorusu önümüzdeki müzakerelerin sertleşeceği eksenlerin başında yer alıyor.

Tam da bu noktada küresel tartışmanın giderek üç temel ilke etrafında şekillendiği görülüyor; rıza, atıf, ekonomik karşılık. Consent, Credit, Compensation olarak adlandırılan ve kısaca 3C testi olarak anılan bu çerçeve: YZ üretiminde rıza, atıf ve ekonomik karşılık mekanizmaları yoksa riski büyüten bir boşluk oluştuğunu vurguluyor. Henüz hukuki zorunluluk haline gelmemiş olsalar da, yaratıcı emeğin korunmasına yönelik uluslararası tartışmanın mecburi yönünü belirleyen asgari standartlar bunlar.

Yapay zekâ görsel

Bu tabloyu güçlendiren çok yeni bir gelişme; üç büyük şirket olan Universal, Sony ve Warner’ın, Klay Vision ile imzaladığı AI lisans anlaşmaları. Üç majörün aynı dönemde kataloglarını lisanslayarak ‘büyük müzik modeli’ eğitimine izin vermesi, lisanslı veri kullanımının artık bireysel anlaşmaların ötesine geçip sektör genelinde standartlaşmaya başladığını gösteriyor.

Bununla birlikte sektörün kendi iç düzeni hâlâ yıllardır çözülmemiş sorunlarla dolu. Birleşik Krallık’ta yapılan araştırmalar, gece kulüplerinin ödediği telif ücretlerinin yalnızca yaklaşık yüzde 28’inin gerçek hak sahiplerine ulaştığını gösteriyor. DJ set listeleri eksik, mekanlar tanıma teknolojisi kullanmıyor, veri akışı dağınık. Ki Türkiye bazında ele alacak olursak bu tablo daha da karanlık. Yani “YZ bizi tehdit ediyor” söyleminin ötesinde, ülkemizde ve dünya genelinde hâlâ çözülememiş daha temel bir sorun var… Bu nedenle burada eleştirinin yöneldiği taraf müzisyenler olamaz. Müzisyenler kendilerini korumaya çalışıyor ve bunda haklılar; ancak yükü sanatçının omuzlarına bırakan sistemlerin artık!!! sorumluluk alması gerekiyor.

Tam da bu noktada gözden kaçan temel soruyu sormak gerekiyor… Madem telif dağıtımı hâlâ bu kadar sorunlu, o zaman neden YZ tam da bu alanda kullanılmıyor? DJ set listelerinin otomatik tanınması, çalınan parçaların anlık raporlanması, küçük ve orta ölçekli mekanlardan gelen verilerin merkezi telif sistemine bağlanması… Bunların tamamı bugün YZ ve gelişmiş tanıma teknolojileriyle mümkün. Avrupa’da pilot uygulamalar var; ancak küresel bir standart hâlâ yokken; YZ’ye tepki göstermek yerine, YZ’yi emeği koruyan bir altyapının parçası haline getirmek gerekiyor. Müzisyenleri koruyacak olan da budur. Bu dönüşüm bireysel öfkeyle değil; kurumsal koordinasyon, ortak protokoller ve şeffaf teknik çerçeveyle sağlanabilir. Müzisyenleri destekleyen biri olarak durduğum yerden gördüğüm de bireyler çırpınırken; sorumluluk alması gereken kurumsal yapıların beklemede olduğu…

Aslında bu tartışmanın bugün aniden ortaya çıkmadı… 2023’te NouvArt’ta yayımladığım AI teknolojisi tam gaz; peki seslerin telif hakları konusu ne durumda? başlıklı yazımda, YZ’nin müzisyenlerin ses haklarını nasıl tehdit edebileceğini, dijital kopyalama çağında yeni bir yasal çerçeve gerektiğini ve meslek birliklerinin bu konuda harekete geçmekte yetersiz kaldığını dile getirmiştim. O dönem bu mesele henüz geniş bir karşılık bulmamış, sosyal medyada yayılan YZ ses kopyalarının dahi ne anlama gelebileceği yeterince tartışılmamıştı. Bugün ise aynı sorular sektörün merkezine oturmuş durumda. Bu gecikmişlik, YZ tartışmasının dışında; yıllardır ertelenmiş bir temsil ve hak sorunu olduğunu gösteriyor.

Tüm bu manzaraya karşı şu an yazımın konusu olan YZ tartışmasının nereye evrilebileceğini gösteren en yakın tarihli örneklerden biri; Warner Music Group ile Suno arasında yapılan anlaşma. Yıllardır süren telif ihlali iddialarının ardından, 2025 sonunda iki tarafın uzlaşmaya varması sektör açısından kritik bir yönü işaret ediyor. Anlaşma kapsamında Suno’nun 2026’dan lisanslı veri setleriyle eğitilmiş modellerini devreye alacağı, ücretsiz kullanıcıların artık indirme yapamayacağı ve ücretli hesaplar için daha sıkı kullanım kurallarının geçerli olacağı açıklandı. Daha da önemlisi, Warner bünyesindeki sanatçıların ses, imaj ve beste haklarının YZ üretiminde kullanılmasına ancak sanatçının rızasıyla izin verileceği taahhüt edildi. Anlaşmanın dikkat çeken başka bir boyutu ise Suno’nun, WMG’ye ait canlı müzik ve konser keşif platformu Songkick’i satın alması oldu. Songkick, dinleyicilerin sevdikleri sanatçıların turnelerini takip etmelerini, konser keşfetmelerini ve etkinliklere erişmelerini sağlayan önemli bir altyapıydı. Bu hamle, Suno’nun YZ müzik üretimi yapan bir araç olmaktan çıkıp, canlı müzik keşfi, hayran etkileşimi ve etkinlikleri de içine alan çok katmanlı bir müzik ekosistemine doğru genişlediğini gösteriyor. Bu adımlar, YZ’ye karşı açılan hukuk savaşlarının lisanslama ve sanatçı kontrolüne dayalı yeni bir iş modeline dönüşebileceğini gösteriyor. Yani mesele artık “YZ’yi durdurmak” değil; onu kimin hangi şartlarda yöneteceğini belirlemek.

Bu tabloyu daha somut görmek için son aylardaki güncel gelişmelere bakmak yeterli. YZ’nin hukuki statüsü, temsil hakkı, ses benzerliği ve rıza mekanizması konusunda dünyanın farklı noktalarında art arda tartışmalar yaşanıyor. Aşağıdaki örnekler, meselenin artık yalnızca teknik veya yaratıcı bir konu olmaktan çıktığını; doğrudan kimlik, hak sahipliği ve kurumsal sorumluluk düzeyine taşındığını gösteriyor.

Yapay zekâ görsel

YZ tarafından üretilen ‘Heart on My Sleeve’, Drake ve The Weeknd’in seslerini taklit ettiği için Universal Music Group’un talebiyle tüm büyük platformlardan kaldırıldı. Bu vaka, ses benzerliği ve temsil hakkının YZ çağında nasıl krizlere yol açabileceğini dünya çapında görünür kıldı.

Benzer bir tartışma bu kez ABD’de gündeme taşındı. Johnny Cash Vakfı, Tennessee’de yürürlüğe giren yeni ELVIS Yasası kapsamında, Cash’in sesine benzetilen bir reklam vokali nedeniyle Coca-Cola’ya dava açtı. Yasa, sesin ticari ve kişisel bir kimlik unsuru olarak korunmasını zorunlu kılıyor. Bu dava, dijital çağda ‘ses benzerliği’ kavramının nasıl tanımlanacağına ilişkin hukuki mücadelelerin sertleştiğini ve kişilik haklarının YZ çağında yeniden inşa edilmekte olduğunu gösteriyor.

Bu küresel kriz haritasının en çarpıcı örneklerinden biri de Danimarka’dan geldi. Ülkenin kolektif hak yönetim kuruluşu KODA, Suno’ya karşı izinsiz kullanım gerekçesiyle dava açtı. 52 binden fazla besteci ve yayıncıyı temsil eden KODA, YZ’nin sanatçıların eserlerini “rıza, şeffaflık ve ödeme olmadan” kullandığını iddia ediyor. Benzer süreç ABD’de de yaşanıyor; Country türünde popüler bir sanatçı ve bir plak şirketi Suno’ya karşı toplu dava başlattı. Bu davalar hâlâ sonuçlanmamış davalar; iddialar tek taraflı ve yargı süreci devam ediyor. Ancak kolektif temsilcilerin sürece dahil olması, dünyada sorunun bireysel tepkilerin ötesinde sistemsel bir boyuta geçtiğini açıkça gösteriyor. Tüm bu gelişmeler, YZ’nin temsil, izin ve sistem inşası sorunu olduğunu kanıtlıyor. Warner ve Suno anlaşması gibi örneklerde çözümün yönü belirginleştirilmeli… Yasaklamak değil; lisanslamak. Görmezden gelmek değil; düzenlemek. Müzisyeni yalnız bırakmak değil; kurumsal sorumluluk almak. KODA gibi davalar ise bu dönüşümün hâlâ çok sesli, çok taraflı ve sonuçları belirsiz bir süreç olduğunu gösteriyor. Küresel tablo, hem çatışmanın hem de çözüm arayışının aynı anda büyüdüğü bir döneme işaret ediyor.

Peki ya ülkemizde? Müzisyen yine tek bırakılmışlığı ile YZ savaşında. Üretimine YZ’yi de dahil etmek yerine reddetmek ötesinde bir açık kapı bırakmayan sistemsizliğin çaresizliğinde…

Bu savaş elbette salt müzikle sınırlı değil. Oyuncuların dijital kopyaları, senaristlerin YZ’ye karşı grevleri, illüstratörlerin görsel kopyalama kaygıları… Yaratıcı emeğin dijitalleşmesi tüm sektörlerde benzer sorunlar yaşandığını gösteriyor. Sosyal medyada yoğun bireysel tepkiler görüyoruz; ancak bu tepkilerin sistemsel karşılığı yok. Bu yüzden enerjiyi engellenemeyecek bir akışa karşı harcamak yerine, meslek birliklerini ve yaratıcı sektörü temsil eden kurumları adil bir çözüm üretmeye zorlamak gerekiyor. YZ’nin reddi yerine düzenlenmesi, izne bağlanması ve gelir paylaşımıyla bütünleştirilmesi sanatçıyı koruyacak gerçek mekanizma olacaktır.

Bütün bu hukuki ve kurumsal tartışmaların yanı sıra, dinleyicinin YZ müziğine bakışı da benzer bir yönelimi ortaya koyuyor. Deezer ile Ipsos’un 2025’te sekiz ülkede yaptığı araştırmada katılımcıların yüzde 97’si tamamen yapay zekâ tarafından üretilmiş bir parçayı insan yapımı olandan ayırt edemedi; yüzde 80’i ise bu içeriklerin açık biçimde etiketlenmesini gerekli buldu. Araştırma, dinleyicilerin önemli bir kısmının YZ’nin müzisyenlerin geçimini tehdit ettiğini düşündüğünü ve YZ parçalarının editoryal listelerde insan yapımı eserlerle aynı zeminde yer almasını adil bulmadığını ortaya koyuyor. Bu tablo, dinleyicinin ne dinlediğini bilmek istediğini gösteriyor ve tartışmayı yalnızca bir teknik mesele olmaktan çıkararak doğru bilgilendirme, etik üretim ve şeffaflık gerekliliğine işaret ediyor. Bu bulgular, Türkiye’de tartışmayı doğru eksene çeken ender değerlendirmelerden biri olan Hakan Kurşun’un YZ ve müzik üzerine yorumlarıyla da örtüşüyor.

Hakan Kurşun, YZ üretiminin yalnızca teknik veya telifsel bir mesele olmadığını; uzun vadede müzikal algıyı ve yaratıcı zihnin psikolojik yapısını zayıflatma potansiyeli taşıdığını ifade ediyor. Bu nedenle YZ müziğinin, tıpkı gıda endüstrisinde olduğu gibi içerik, malzeme ve üretim süreci açısından açıkça etiketlenmesi gerektiğini savunuyor. Ona göre, dinleyicinin ne tükettiğini bilmesi; üreticinin ise hangi veri ve hangi araçlarla çalıştığını şeffaf biçimde beyan etmesi, hem etik hem de kültürel bütünlük açısından zorunlu. Kurşun’un bu yaklaşımı, Türkiye’deki sistemsizliğin ortasında şeffaflık, etik üretim ve doğru bilgilendirme temelinde yeni bir bilinç dalgasına ihtiyaç olduğunu hatırlatıyor.

Bugün geldiğimiz noktada matbaayı yasaklamaya çalışanlar tarihte kayboldular; dönüşümü yönetenler ise geleceğin mimarı oldular. YZ konusunda da aynı eşiğe gelmiş durumdayız. Müzisyenler, oyuncular, illüstratörler… Yaratıcı emeğin tüm taşıyıcıları tartışmanın dışında kaldıkça geleceğin telif mimarisini başkaları kuracak. YZ etrafındaki çatışma, ‘kaçak eğitim’ modellerinden yavaş yavaş lisanslı, izinli, şeffaf ve sanatçıyı koruyan yeni iş modellerine doğru kayıyor; bu dönüşümün kalıcı olması ise sektördeki kurumsal iradeye bağlı.

Ben de elimden geldiğince bu dönüşümün hem uluslararası hem de Türkiye’deki yansımalarını takip etmeye devam edeceğim. Çünkü bugün şekillenen zemin müziğin ötesinde; sanatın, emeğin ve kültürel üretimin geleceğini belirleyecek.

Önceki içerikSamimiyet Dünyası
Sonraki içerikMurat Aziret ile Müziğin Kalbinde 38 Yıl
Abone Olun
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
Kadir Özbey
Kadir Özbey
1 ay önce

Konuyla ilgili şimdiye kadar okuduğum en kapsamlı ve en yapıcı yazı. Tebrik ederim. Deezer şu anda yapay zeka etiketlemesi yapıyor. Ai İçerikler hem sınıflandırılması, hem de etiketlemeli. Kopya sesler ve izinsiz coverlar platformlarda tarafından engellenmesi.