Sırrına vakıf olmaya çalıştığım büyük bir şair kaleme kan çekip yazı yazmaktan bahsetmişti. Günler hızla geçip giderken, duygularım nasibini almaktan vazgeçmiş hayattan; derler ya bir var bir yok, sonrası meçhul.
Bir rutinler ülkesi olan ülkemizde anlaması zor değil sabahları işe gidip evlerine soluk benizli olarak dönen insanları. Metroda, trende, otobüste uyuklarken kaybolan güzel gençliklerin izi var alın çizgilerimizde. Konunun işe gitmekle bir ilgisi yok oysa.
Yaşamak var, yaşam var!
Bazı anlar var hayatta deli dolu olur içimiz gökyüzünde martıların değil sanki bizim çığlıklarımız yankılanır. Denizin mavi dalgaları sükut ile vurur şu memleket dediğim Üsküdar’ın kıyılarına. Bazı anlar var, yarım kaldığımız uçağı kaçırıp “şimdi ne olacak” dediğimiz anlar. Bir ayağımızın aksak bir yanımızın yarım kaldığı anlar.
Aynanın iki tarafı var anlayacağınız birinde mutluluklar, birinde ayrılıklar…
Ayrılık yani firak yani hicran; yani “birbirinden ayrı kalma”, “bir yerden göçme, ayrılma, uzaklaşma” filoloji taslama başımıza Oğuz Atay kesilme diyebilirsiniz Temmuz sıcağı zaten başımıza vurdu, kıyı kesimleri yabancı turistlere açıldı, düşün dur nasıl tatil yaparım diye.
Meselenin aslına gelecek olursak bu dünyadan göçen o adamlar ve o kadınlar açıklamıştı zaten ayrı kalmanın hüznünü:


Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Söylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?
İşte o bazı anlar, sanki hiç gitmemiş bazı insanlar sanki hep baş ucumuzdalar sanki yan odada sanki el ele kol kola yürüyoruz şehrin sokaklarında.
Sen yoksun derken hayalin var da sen yoksun işte. Derin anlamlar yüklemek gerekmez bazen düz bakmak yeterli görmek için nicelerini ve nicesini.
Tiyatroyu bilirsiniz elbette birçok oyun tek perdede bitmez. İkinci perde uzun soluklu oyunların çoğunda vardır elbet işte oyun başlar hikâye sahneye uyarlanır, her şey yerli yerindedir. Yönetmen çalışmalarının ve yönlendirmelerinin verimliliğini gözlemlemekte oyuncular sıkı ezberlerin ve evde ayna karşısında yapılan taklitlerin verimi almaktadır. “Ayna karşısında” sakın bu tarz insanları “deli” olarak yargılamayın, kendimden biliyorum. Laf arasında sıkıştırayım “atın hasına doru, yiğidin hasına deli” derler bizim memlekette. İdam sehpasına çıkıp celladına gülümseyen 80’li yılların çocukları gibi mesela.
Sonra oyunun ilk yarısı biter ikinci perde başlayacaktır. İkinci perde…
İşte o ikinci perde bazen bazı oyuncuların rollerinin ve hikayelerinin bittiği an oluyor. Kimisinde kimseye göstermesinler bir evlat acısı bir baba bir anne bir eş bir kardeş bir dost bir sevilen…
Vedalar var hayatta anlaması zor olmalı ki toprak bile zor ikna etti beni. Ah! Be Ümit abi keşke şimdi konuşsaydık bu mevzuları seninle yarınlar hiç bitmeyecekmişçesine ufka bakarken seninle. Ölü bir adamla konuştuğuma göre pek de akıllı sayılmam herhâlde.


Bitmişse
Kızıllığını, avuç avuç içtiğimiz şafaklar
Öğleler, ikindiler çoktan geçmişse
Bir akşam üstü garipliği
Sarmışsa her yeri
Güneş devrilmiş
Renkler solmuş
Sesler kesilmiş
Son kuşlar da geçip gitmişlerse ufuktan
Ve çiçekler
Bükmüşse boyunlarını dalgın dalgın
Bil ki ölüm saati gelmiştir
Senden uzak, kendimden uzak
Tüm umutlardan ve her şeyden uzak
Ben ölmüşümdür uzaklarda bir yerde
Gövdesini kurtların oyduğu
Bir ağaç gibi devrilmişimdir
O anı sen bileceksin herkesten önce
Herkesten iyi sen anlayacaksın
Çaresizliğini, yıkılmışlığın
Sevdiğin adamın
Ve seni nasıl sevdiğini
Duyacaksın derinden derine
Belli belirsiz
Bir gölge düşecek gözlerine
Fakat ağlamayacaksın, ağlayamayacaksın
Sen tek gelinim, sen tek kadınım
Sen güzelim nazlım bebeğim
Kadersizim benim
Gülerken ağlayanım, ağlarken gülenim
Varlığım nedenim alınyazım benim
Elbette ağlamayacaksın
Çünkü sonsuzluklar
Sonsuz sevenler içindir
Çünkü ölüm
Sevmeyi ve ölmeyi bilenler içindir…
Yani dünya sürgünüm başlamışken buradan göç edenlerden ötürü küsmemek lazım insanlara, hayata ve sevdaya…
Çok dersler çıkarmak istesek de hayat hep bir ikinci perdenin var olacağını gösteriyor bizlere.
Kelimeler var içimde yeryüzüne sığmayacak kadar büyük depremler yaratacak kadar haysiyetli. Birilerine bir şey söylemek kadar anlamlı, kolay değil ama. Alelade geçen insanlardan oluşuyor bu ara vakitler, semtlerin birine gidiyorum sigortalı bir iştir diye maaşlarımız ise hurileri kıskandıracak güzellikte.
Yüzü ak gönlü kara insanların kaldık değerlendirme ve tebessümlerine…
Beni saran kolları koca dünyayı inşa eden Atlasım göçmüş diyarlardan birine, bekliyorum bir gün yine çay içip onunla siyaset konuşurken kendimi. Gerçi hep konuşmanın sonunda kavga ederdik ya, ertesi gün aynı konular ve yine sonu kavga. Bazı kavgalar var ilk perdede sonu mutlu biten kavgalar şimdi kavgayı arar mı insan?


Taş ve sopa
İki köylü karşı karşıya
Kavak ağaçları şahit
Bir de ibibik kuşu
İncir yalnız
Badem yeşil kabuklu
Camdaki hayalinle
İki öfkeli boğa
Sevdalılar kapışıyor
Tabiatın ortasında
Irmak göz kırpıyor akıyor
Çoban köpeği şöyle bir bakıyor
Yaman indi omzuna sopa
Güçlü çarptı taş başına
Hayalin akıyor kanda
Yüzün zonkluyor yarada
Taş ve sopa
İki köylü karşı karşıya
Şimdi sonu mutlu kavgalarınıza devam etmenizi, sevdikleriniz yanınızdayken onlara sarılıp sevdiklerinizi söylemenizi umuyorum. Yoksa tebeşirle adınızı tahtaya yazarım, malum devir başkandan çok başkancıların devri ya…
Esenlikler…
Talha Tarık Taşören















