

Yeni şarkılar bazen adını ilk kez duyduğumuz bir solist ya da grupla tanıştırıyor; bazen de yıllar önce dinlediğimiz bir müzisyeni yeniden hatırlatıyor. Kendi adıma bu karşılaşmalarda sevdiklerim de var, beklediğimi bulamadıklarım da. Müzisyenlerin hangi koşullarda ürettiğine, konser verip veremediğine ya da neden sahneden uzaklaşmak istediğine dair haberler, onların da her şeyden önce duyguları ve kendi hayatları olan insanlar olduğunu hatırlatıyor. Müzik çevresinin yapay zekâ konusunda söyledikleri de birbirinden farklı. Biz onlardan yeni şarkılar beklerken onların hayatında ve müzikle kurdukları ilişkide de çok şey değişiyor.
Yeni şarkılardan ne bekliyoruz?
Yeni bir grubun ilk şarkısını açarken isimlerini öğreneceğim, seslerini tanıyacağım, belki de uzun süre dinleyeceğim müzisyenlerle karşılaşmanın heyecanını seviyorum. Klipte tanıdık danslar, kostümler ya da tavırlar görünce de grubun kendisine ait olanı aramaya başlıyorum. Etkilendikleri isimleri tanımak da bu ilk karşılaşmanın bir parçası elbette. Merak ettiğim, bu etkilerin onların anlatımında nasıl bir karşılık bulacağı. Bu MüziKoridor’da şarkılarla birlikte, müzisyenleri nasıl tanıdığımızı ve onlarla kurduğumuz ilişkinin zamanla nasıl değiştiğini de konuşmak istedim.
Türkçe popta rap yerini grup müziğine bıraktı
Manifest, CRUSH, AURA, KARM6, MANTRA, Radikal… Son dönemin yeni çıkışlarına bakınca gördüğüm değişim bu. Grup projeleri, tam da düşündüğüm ve son yıllarda yazdığım gibi artmaya başladı. Kısa sürede dinleyicinin önüne pek çok yeni seçenek geldi. CRUSH’ı da bu süreç içinde tanıdık. Idol House Türkiye’de aylar süren eğitim ve elemelerin ardından seçilen yedi isim bir araya geldi. Yarışmayı izleyenler onları grup kurulmadan önce tanımaya başlamıştı. O evden çıkıp “CRUSH!” ile büyük bir prodüksiyonun içinde dinleyici karşısına çıkmaları, başarılı bir başlangıç oldu. Bu yazıma ait listemde de grubun adını taşıyan bu şarkı var.
Yazıyı tamamlarken ikinci şarkıları “Benim Olsana” da geldi. 11 Eylül’de ETL Records ve DMC etiketiyle yayımlanan şarkının söz ve müziğinde Sezer Dinç’le birlikte yedi üyenin de imzası bulunuyor. Prodüksiyonu Sezer Dinç, klibin yönetmenliğini Melih Kun üstlenmiş. Üyelerin yazım sürecine katılması, onları daha yakından tanımak adına ilgi çekici.
Gruplar çoğaldı evet ama bu kez de danslarda, kostümlerde ve tavırlarda benzer referanslarla karşılaşınca üyeleri birbirinden, grupları da diğer gruplardan ne kadar ayırabildiğimiz önem kazanmaya başladı. Şarkı ve kliple gelen ilk tanışıklık; üyelerin mizahını, müzik zevklerini, birlikte nasıl çalıştıklarını öğrendikçe ilerliyor. Bir gruba bağlanırken bu ayrıntıların payı çok büyük.
Gruplar bunun için YouTube’u zaten yoğun biçimde kullanıyor. Müzik ve kliplerin yanında oyunlar, sohbetler, kamera arkaları ve birbirlerinin performanslarını izledikleri videolar da var. Bu içeriklerde de K-pop endüstrisinden esinlenen, kimi zaman da oradaki formatı bire bir taşıyan örneklerle karşılaşıyoruz. Bunu kötü bir şey olarak görmüyorum. Bu yeni grup projelerinin örnek aldıkları K-pop’tan her yönüyle etkilenmesini doğal buluyorum. Ama şimdi önemli olan bu tanışıklığın kendi kanallarının dışına nasıl çıkacağı. Grubu henüz takip etmeyen biri, üyelerle nerede karşılaşacak?
Önceki çağrılarım prodüktörlere ve reality şov konusunda deneyimli isimlereydi. Tolga Akış da bu işi başlatmak için bence doğru isimdi. Grup müziği için iyi bir yerden başlandı; ardından diğer projeler ve olması gerektiği gibi rekabet geldi. Şimdi çağrım yapımcılara, programcılara, hatta markalara. Bu grupların yanı sıra dansla müziği birleştiren solistlere de yer açacak müzik ve eğlence programlarının çoğalmasına ihtiyaç var. Şarkıyı duyuracak kanallar kadar, müzisyeni tanıyabileceğimiz yayınları da konuşmanın zamanı geldi.
Mesela Dingo Music’in Killing Voice serisinde farklı solist ve grupları kendi şarkılarından oluşan performanslarla dinliyoruz. BuzzFeed Celeb’in Who’s Who gibi oyunlarında da grup üyelerinin birbirlerini nasıl anlattıklarını, mizahlarını ve aralarındaki ilişkiyi görüyoruz. Spotify’ın K-Pop ON! için hazırladığı First Crush serisi ise sanatçıları sevdikleri şarkıların yorumları ve o seçimlerin hikâyeleri üzerinden tanıtıyor. Performanslara kamera arkası içerikleri de eşlik ediyor.
KBS Kpop’ın LeeMujin Service programında canlı yorumlarla sohbeti bir arada buluyoruz. hello82’nin B side Live serisi de grupları canlı performanslarıyla tanımak için başka bir örnek. Daha büyük ölçekte, MAMA ödül törenlerinin özel sahneleri ve farklı isimleri buluşturan performansları var. Her birinin müzisyeni farklı bir yönüyle görmemize katkısı oluyor. On beş, yirmi dakikalık YouTube sohbetleri, görüntülü radyo yayınları, şarkıların hikâyelerinin de anlatıldığı canlı müzik buluşmaları aynı ihtiyaca farklı bütçelerle yanıt verebilir. Türkiye’de dijital platformların ve müzik yayıncılarının bu buluşmaları çoğaltmasını isterim. İzleyicinin önceden sevdiği isimlerin yanına yenilerini ekleyebileceği programlar, yeni müziğe ulaşmanın en önemli yollarından biri olur.
Tanıdık şarkılarla yenilenmek: LINED
Bu yeni grupların arasında LINED’e ayrı bir yer açmak istiyorum. Çünkü onlar dans ile müziği birleştiren yapının çok uzağındalar. 2025’te İstanbul’da bir araya gelen beş kadın vokalistten oluşan grup, pop müziği Anadolu’nun müzikal birikimiyle buluşturuyor. Kendi ifadeleriyle T-Pop yapıyorlar. Henüz yolun başındalar ama ilk şarkılarından itibaren ne yapmak istediklerini bilen, tarzını oturtmuş bir grup daha kazandığımızı söyleyebilirim.
GARAJ etiketiyle yayımlanan ilk teklileri “Istanbul Not Constantinople (A Nihavend Response)”, The Four Lads yorumuyla bilinen şarkıyı, Kemâni Kevser Hanım’a atfedilen “Nihavend Longa” ve yeni sözlerle bir araya getiriyor. Bu tarz sentezleri çok değerli buluyorum ve itiraf edeyim ki farklı bir şeyler dinlemeyi de özlemişim. LINED swing ve cazla makam müziğini buluştururken İstanbul’u da şarkının içinde duyuruyor. CRUSH gibi LINED’i de bu yazının seçkisine çıkış şarkısıyla aldım.
Ardından gelen “Gnossienne No.1: Ah, Istanbul”da aynı yaklaşım sürüyor. Bu kez Erik Satie’nin eseri, Fatma Aliye’nin “Udî” romanındaki Bedia’dan esinlenen bir anlatımla buluşuyor. Türkçe ve İngilizce sözlere, Barış Manço’nun “Dönence”sine bir gönderme de eşlik ediyor. İki kaydın yeni sözlerinde Fatoumata Ndong, İrem Karakaş, Nehir Gür, Eda Gülener ve Dora Dördüncü’nün; düzenlemelerinde Seren Akyoldaş ile Rûbar Dindar’ın imzası var. LINED’de beni heyecanlandıran, daha ilk iki çalışmada birbirini tamamlayan bir müzik anlayışıyla karşılaşmak oldu. Umarım uzun soluklu olurlar…
Beren’i ve Murat Ceylan Wish’i dinlerken
Son söyleyeceğimi ilk başta söyleyeyim; Beren Saat’in altı şarkılık “Exuberance” EP’sini birçok müziksever gibi ben de sevemedim. Şarkıları bir kere dinlerken bile zorlandığımı söyleyebilirim. Ama yazmak için de dinlemek gerekiyor. İlk teklisiyle başlayan eleştirilerde konuşulan sorunları sonraki çalışmalarında giderip gidermeyeceğini öğrenmek istedim belki de… EP’yi dinlediğimde, müziğine ilişkin fikrimi değiştiren bir gelişmeyle karşılaşmadım.
Beren, eleştirilere verdiği yanıtta yeni bir şeyin kabul edilmesinin zaman aldığını, Bihter’i oynayacağı açıklandığında da benzer itirazlarla karşılaştığını söyledi. Kendi çalışmasına inanmasını anlasam da eleştirilerin ne kadarının müziğin kendisi üzerinden ele alındığını bilemiyoruz. Kenan Doğulu’dan ve müzik çevresinden gelen destekleyici açıklamalar da Beren’i bu konuda uyaran kimsenin olmadığını gösteriyor gibi… Yakın çevrenin desteği çok kıymetli ama sanat camiasında iyiye iyi demeyen; iyiyi yakınlığa göre belirleyen bu anlayışı sevmiyorum. Yazık ki toplumumuz eleştiriye kapalı bir yapıda ve kişilerde de objektif bakış açısı gelişmediği için yakın olduklarının yaptığı tüm işleri iyi ya da kötü ayrımı olmaksızın övme eğiliminde. Beren Saat’in de başına gelenin bu olduğunu düşünüyorum. Yoksa böyle bir müzik çevresine yakınlığın çıkaracağı albüm bu olmamalıydı.
Murat Ceylan Wish’in “İyi Köpek”i ise sürpriz bir karşılaşma oldu. Adı uzun süredir Survivor’la anıldığı için böylesi bir şarkıyla gelmesi de kabul edelim birçoğumuzu şaşırttı. Ekrandan tanıdığımız birinin müziğini açarken, daha duymadan ona bir tür yakıştırabiliyoruz. Survivor’dan daha önce çıkanların yaptığı işler de ortada olunca Murat Ceylan Wish’in de pop-arabesk ya da rap yapacağına dair bir beklenti oluşmuş aslında onun daha önceki müziğini bilmeyenler arasında… Nerelerde yer aldığınız kimliğinizi de etkiliyor burası bir gerçek. Şarkının sertliği, ben dahil birçok müzik yazarını şaşırttı. Ben rap ya da kötü bir iş beklemiyordum ama bu kadar da sıkı bir çalışma ummamıştım. Rap ya da kötü bir iş beklemememin nedenine gelince; Murat Ceylan Wish’in müziği ile tanışmam ilk albümüne dayanıyor. Hatta albümünü yayımladığı 2016’da NouvArt’ta “Yeni Nesil” üzerine “Pop olacaksa da böyle olsun!” diye yazmıştım.
Sonrasında adını görüp duysam da müziğini aynı yakınlıkla takip etmemiştim. Zira Survivor izleyicisi değilim ve oradan çıkışlı isimlerin yaptıkları çalışmaların kalitesine de yazık ki güvenmiyorum. Ayrıca şimdi fark ediyorum ki ekran tanınırlığı, benim için de müzisyen kimliğinin önüne geçmiş. “İyi Köpek” sonrası diğer şarkılarına da bakınca diskografisinin nasıl da cayır cayır olduğunu fark ettim. Ve o ilk albümündeki heyecanım geri geldi. Sıkı bir müzisyen Murat Ceylan Wish ve kesinlikle müziğiyle çok daha fazla konuşulmayı hak ediyor.
Bugu Yapım ve GRGDN Müzik etiketiyle yayımlanan şarkının söz ve müziği Wish’e, düzenlemesi Wish ile Umut Er’e ait. Klipte ona davulda Kurban’dan tanıdığımız Burak Gürpınar, gitarda Umut Er, bas gitarda Venüs Melike Kurt eşlik ediyor. Wish, “İyi Köpek”i kopamadığımız alışkanlıklar ve bağlılıklar üzerinden, kendisine de yönelen bir eleştiri olarak anlatıyor. Söylenip durduğumuz hâlde değiştiremediğimiz şeylerde kendi payımıza da bakıyor. Şarkının sertliğiyle bu iç hesaplaşmanın bir arada durmasını sevdim.
Şarkısını kendi imkânlarıyla büyütenler
Sercan Candemir, çalışmalarını yakından takip ettiğim, zaman zaman da birlikte çalıştığım bir müzisyen. Müziğindeki sakin ve içten anlatımı seviyorum. “unuttunbeni mavisi” de bu duyguyu taşıyor; bende bir kış gecesini çağrıştıran tarafı var. Dinlerken hissettiğim yakınlık biraz da o sakinlikten geliyor. “unuttunbeni mavisi” sonbahardan kışa geçişte tavsiye şarkılarımdan…
Bu şarkıyı “Bir Sahilde” izledi ama ben listeme ilkini aldım, çünkü dediğim gibi kışa doğru ilerlerken sonbahara bu şarkının daha çok yakışacağını düşündüm. Sercan’la “Yokuşlar” üzerine yaptığımız söyleşide müzik üretmenin güçlüklerini, algoritmaları ve sürekli içerik yetiştirme beklentisinin müzisyenden neler götürdüğünü konuşmuştuk.
Grupların daha geniş kitlelere ulaşması için içeriklerden söz ettim ama bağımsız üretimde çoğu zaman imkânlar sınırlı, imkânsızlıklar fazla… Şarkıyı yazan, kaydeden, yayımlayan ve tanıtan aynı kişi olduğunda müziğe kalan zaman daralıyor. Bağımsız müziği temsil eden bu tarz şarkıları, onları yapabilmek için ne çabalar harcandığını da yakından bildiğim için başka türlü dinliyorum.
Çekimleri, ekipmanı, tanıtım işlerini paylaşmak bu yükü hafifletmenin yollarından. Bunun için uğraşan yapılar da var. Yıllardır içinde bulunduğum On Air Music Co.’da bağımsız müzisyenin yükünü azaltmaya çabalıyoruz. Olta Dayanışma gibi bir araya gelen oluşumlar ve bazı müzik şirketleri de kendi koşullarında bu çabaya katılıyor.
Bağımsız müzik yaşadıkça müzikten yana umudum da sürüyor. Çünkü bağımsız müzik demek, hâlâ keşfedecek, kendi zevkimize yakın bulacak şarkılarımız var demek. Bu üretimlerin görünürlüğü azaldığında, algoritmaların ve popüler müziğin önümüze getirdikleriyle daha çok sınırlanıyoruz. Müzik yazarları olarak yer verdiğimiz, dinleyici olarak arayıp bulduğumuz ve paylaştığımız şarkılarla bu alanın büyümesine katkımız olabilir. Bağımsız müziğe eskisinden de fazla sahip çıkmamız gerektiğine inanıyorum.
Bozukçalar’ın “Acılardan Kim Korkar”ı da bu yazımda yer vermek istediğim şarkılardan. Sert, içten, karamsarlığını saklamayan bir alternatif rock kaydı. Anlatımındaki doğrudanlığı sevdim. Söz, müzik ve düzenleme gruba ait; GROW etiketiyle çıkan kaydın miks ve mastering’ini Emrah Alpat üstlenmiş. Sercan’ın sakin anlatımıyla Bozukçalar’ın tarzı birbirine yakın duygulara ne kadar farklı müziklerle ulaşabildiğimizin de ispatı gibi. 🙂
Konserlerin bütçesi en çok da dinleyiciyi ilgilendiriyor
Müzikle ilgili iyi haberlere keşke daha çok yer verebilsek. Şimdi yine can sıkıcı bir gelişmeye değineceğim. Artık üretimi sürdürebilmek kadar o müziği sahneye taşıyabilmek de giderek güçleşiyor. Haziranda yürürlüğe giren düzenleme, alkollü içki şirketlerinin etkinliklere isim, marka ve logolarıyla destek vermesine ilişkin kısıtlamaları genişletti. Bu, bütün konserlerde içki satışı ve tüketiminin yasaklandığı anlamına gelmiyor. Ancak sponsor desteğinin daralması konser bütçeleri ve bilet fiyatları üzerinde yeni bir baskı yaratan bir gelişme. Bilet almak zaten zorlaşmışken bu yükün daha fazla dinleyiciye yansıması, konser ve festivallere gitmenin daha da zorlaşacağı anlamına geliyor.
Alkollü içki sektörü dışından destek, mekânlarla uzun vadeli iş birlikleri, ortak organizasyonlar bu açığı ne ölçüde karşılayabilir? Özellikle küçük sahnelerin bu olanaklara nasıl ulaşacağı önemli. Büyük bir festivalle sınırlı bütçeyle konser düzenleyen bir mekânın aynı imkânlara sahip olmadığını biliyoruz. Müzisyenin sahnede kalabildiği, dinleyicinin de o salona girebildiği bir düzeni birlikte düşünmeye ihtiyacımız var.
Rock cephesinde üç ayrı mesele
Metin Türkcan, Murat İlkan ve Ogün Sanlısoy’un Pentagram’la yollarını ayırdıklarını açıklaması tüm sevenleri gibi beni de üzdü. Üç müzisyen, görüş ayrılıkları nedeniyle yaklaşık üç ay önce netleşen bu kararı, konserlerde yer alıp almayacaklarına ilişkin sorular üzerine duyurduklarını belirtti.
Oysa daha geçtiğimiz aylarda, MÜYORBİR’in Yorumcu dergisi için yazdığım Pentagram yazısında grubun bölünmeden, dağılmadan çoğalabilen yapısından söz etmiştim. Her konsere bütün isimlerin çıkması gerekmiyordu; yine de hepsini o birlikteliğin içinde hissediyorduk. Dinleyenlerin sevdiği bir zenginlikti bu. Açıklamadaki kesinlik, o esnek birlikteliğin sona erdiğini duyurdu. Satırlarında bir kırgınlık da okuyorum ama aralarında yaşananları bilmiyoruz. Kimin hangi noktada haklı olduğunu dışarıdan söylemek güç. Dinleyici olarak üzüntüm, müzik adına bunca şeyle uğraşılırken bize iyi gelen birlikteliklerden birinin daha eksilmesi. O yüzden bu açıklama biraz da umut kırıcı.
Türkcan’ın Şebnem Ferah’la ilgili paylaşımı ise ayrı bir tartışma açtı. İtirazının, şarkıların başka müzisyenlerce çalınmasına değil, albümlerde çaldığı gitar kayıtlarının konserlerde kullanılmasına yönelik olduğunu sonraki açıklamasında anlattı. İmzaladığı muvafakatnamelerin kapsamından söz ederek genç müzisyenleri de benzer belgeleri imzalarken dikkatli olmaya çağırdı. Kendi anlatımına göre, albüm için bir prosedür olarak gördüğü imzanın çok daha geniş bir kullanım izni verdiğini sonradan fark etmişti.
Anlaşmaların tamamını ve diğer tarafın değerlendirmesini bilmeden bu olay hakkında kesin bir hükme varamam. Ama Türkcan’ın işaret ettiği mesele, birlikte çalışmaya duyulan güvenle verilen bir imzanın yıllar sonra ne anlama gelebildiği. Bir kaydın nerede, ne kadar süreyle, hangi karşılıkla kullanılacağının daha başta anlaşılır biçimde konuşulması ne kadar önemli. Attıkları imzaların sonuçları üzerine müzisyenlerle zaman zaman dertleşiyorum; benzer sorunları medyadan da takip ediyorum. Bu yüzden meslek birliklerinin ve yapımcıların özellikle genç müzisyenlerle bu konuları konuşmasını, belgelerdeki kullanım izinlerini anlaşılır biçimde açıklamasını önemsiyorum. Güvenerek başlayan bir birlikteliğin, tarafların aynı şekilde yorumlamadığı bir imza yüzünden yıpranması çok üzücü.
Rock dünyasındaki bir diğer haber de Hayko Cepkin’den geldi. Hayko, elli yaşına gireceği 11 Mart 2028’de alıştığımız yüksek tempolu sahne konseptini sonlandıracağını, müziğe farklı biçimlerde devam edeceğini açıkladı. Sevdiğimiz bir sahneyi tekrar görmek istememiz anlaşılır. Yıllarca o konserlerle kurulan bağın kolay değişmediğinin de farkındayım. Ama yıllar içinde müzisyen de dinleyici de değişiyor; sahnede kurulan ilişki, konserden beklentimiz, üretme isteğimiz aynı kalmıyor.
Elli yaşına geldiğinde Hayko’dan yirmili yaşlarının performansını aynı biçimde sürdürmesini beklemek ona haksızlık gibi geliyor bana. Yaş herkes için aynı şeyi ifade etmese de bir müzisyenin bedenini, sağlığını, kendi hayatından ve sahnesinden ne istediğini gözeterek yolunu değiştirmesine alan açabilmek önemli. Hayko’nun kendisini iyi hissederek, istediği biçimde sahnede olması yeterli. Ayrıca bundan sonra nasıl bir sahne kuracağını görmeyi de heyecanla bekleyenlerdenim.
Madonna ve Miley’den Ariana’nın petal’ına
Madonna’nın “Betrayal”ı, Miley’nin “Bass Persuades”i ve Ariana Grande’nin “petal”ı… Temmuz başından eylül başına uzanan bu üç şarkıya, sanatçıların önceki işleri nedeniyle ister istemez bir beklentiyle yaklaştım. Üçünün de geçmişte yaptıkları sadece benim değil tüm dinleyenlerinin beklentisini yükseltiyor, yeni şarkıyı duyma biçimimizi etkiliyor. Bu da müzisyen açısından aslında zor bir baskı; çünkü bunun sorumluluğunu yeni çalışmalarında en çok onlar yaşıyor ve hissediyorlar.
Madonna’nın “CONFESSIONS II”den gelen “Betrayal”ı bende yeni bir heyecan yaratmadı. Bu, şarkıyı kötü bulduğum anlamına gelmesin. Madonna söz konusu olduğunda beklentim biraz daha yükseliyor; bu şarkı da onun ölçülerinde daha tanıdık, daha standart bir yerde kaldı bana göre. Ondan beklediğim yeniliğin bu izlenimimde payı olduğunu da biliyorum.
Miley’nin yeni şarkısında ise aklıma gelen ilk kelime kolaj. Mert Alas’ın yönettiği kliple birlikte “Bass Persuades”i düşününce tavırda, görüntüde ve seste Madonna, Michael Jackson, Lady Gaga ve Britney Spears çağrışımları ağır basıyor. Sosyal medyada karşılaştığım yorumlarda da bu göndermeler konuşuluyordu. Bilinçli referansları beğenenler de vardı, Miley’nin kendi kimliğinden uzaklaştığını düşünenler de. Ben açıkçası ikinci yoruma daha yakınım. Tanıdık unsurlar çoğaldıkça zaman zaman Miley’nin kendisini duymakta zorlanıyorum. Tabii yayımlanacak aynı adlı albümü bütünüyle dinlemeden, bu şarkının yeni çalışmadaki yerini değerlendirmek için erken.
Gönderme demişken, son dönemde bu konuda en başarılı bulduğum işlerden biri ADÉLA’nın “Nicole Kidman”ı oldu. Klibin Nicole Kidman filmlerine uzanan göndermelerini çok sevdim.
Bu arada Miley, yeni döneminde Cyrus soyadını kullanmayarak yoluna yalnızca Miley adıyla devam ediyor. Bir süre önce The Weeknd de o ismi geride bırakıp Abel Tesfaye olarak devam etmekten söz etmişti. Ağustostaki Stockholm konserinde ise emekliliği biraz deneyip hissini sevmediğini söyleyerek bu kararından uzaklaştığını gösterdi.
Kariyeri bu kadar yerleşmiş isimler neden kendilerini yeniden adlandırmak istiyor? Yeni bir albümün tanıtımı, önceki dönemle aralarına koymak istedikleri mesafe, artık kendilerini başka türlü ifade etme arzusu… Her sanatçı için bir karşılığı var. Yıllardır dinleyicinin de anlam yüklediği bir ismi değiştirmek kolay olmasa gerek. Bu sıkılınca saç değiştirmek hatta yaptığın müziğin türünü değiştirmekten çok daha radikal bir karar. Bazen isim hakkını bile ellerinden alan plak şirketleri bunun nedeni olabiliyor; Prince örneğinde olduğu gibi. Prince de 1993’te, Warner Bros ile yaşadığı sözleşme ve yaratıcı kontrol anlaşmazlığı sırasında adını bir sembolle değiştirmişti. Ve burada yine Metin Türkcan’ı ve açıklamasını anmadan edemiyorum. Başlangıçta kabul edilen sözleşme koşulları, yıllar sonra hem sanatçı hem yapımcı için çözülmesi güç anlaşmazlıklara yol açabiliyor. Kimin haklı kimin haksız olduğu konusu da karmaşık hale gelebiliyor. Bu nedenle müzisyenlerin neye imza attıklarını sonuna kadar anlamaları, bu tür anlaşmazlıkları tamamen önleyemese de yaşanma ihtimalini azaltabilecek önemli bir adım.
Ariana Grande’nin “petal”ını ise çok sevdim. Şarkıdaki müzikal sürprizler beni çok etkiledi, klibi de mesajını oldukça sert iletiyor. Şarkının melankolisiyle görüntülerin sertliğinin yarattığı tezat çarpıcı. Böyle cesur işlere ihtiyacımız var. Ariana’nın albümü yazarken daha önce pek açığa çıkarmadığı öfkesini daha az süzgeçten geçirdiğini anlatması da bu açıklığı anlamlandırıyor sanki…
Ariana şarkısında kendisini bu kadar açık anlatırken, benim karşıma müziğinden çok bir süre göz önünden çekilme kararı ve fiziksel görünümü üzerine yorumlar çıkıyor. Hayranlarının onun için endişelenmesini anlıyorum. Benim itirazım, bu endişenin sürekli dış görünüşüne odaklanan yorumlara dönüşmesine ve müziğini geri planda bırakmasına. Ariana, Chicago konserinde bu arayı çok önceden planladığını ve kararının olumsuz yorumlara verilmiş bir tepki olmadığını söyledi. Tabii ki sanatını sunup ardından geri çekilmek isteyen bir müzisyeni, kendi hayatından ne beklediğiyle birlikte düşünmek gerekiyor. Bizim daha fazlasını görme isteğimiz bazen onun paylaşmak istediği alanı aşabiliyor; merak, farkına varmadan bir müdahaleye dönüşebiliyor. Ariana’nın kendisine ayırmak istediği zamana da şarkılarına gösterdiğimiz ilgi kadar anlayış gösterebilsek güzel olur.
Yapay zekâya herkes karşı mı?
Fender CEO’su Edward “Bud” Cole’un cover müziğini “analog yapay zekâ”ya benzetmesi, aynı üretim biçimlerine ne kadar değişik açılardan bakabildiğimizi gösteren bir örnek oldu. Bu benzetme müzisyenin öğrenirken geçirdiği zamanın ve esere kattığı yorumun kişilerce ne kadar göreceli değerlendirildiğini gösteriyor. Cole daha sonra düşüncesini yeterince iyi aktaramadığını söyledi; insan emeğine ve sanatçıların kaygılarına vurgu yaparak teknolojiye yardımcı bir rol biçti ama ben sonraki açıklamasını biraz da ilk sözlerini toparlama çabası olarak görüyorum.
Öte yandan yapay zekâyla çalışan müzisyenler de var. Örneğin; Timbaland, 2024’te Suno’nun stratejik danışmanı oldu. Holly Herndon, 2021’de kendi sesiyle geliştirdiği Holly+ projesiyle kullanım ve onay süreçlerini gündeme getirdi. Grimes’ın 2023’te duyurulan GrimesAI ortak çalışmasında da belirli koşullarla sesini kullanma izni ve onaylanan kayıtlarda master gelirinin yarısının kendisine ayrılması söz konusuydu. Bir şirketin geliştirme sürecine katılmakla kendi sesi üzerinde bir deneme yapmak, sanatçıyı farklı sorularla karşılaştırıyor.
Benim ilgilendiğim, bu örneklerde müzisyenin ne kadar söz sahibi olduğu. Sesinin hangi işlerde kullanılacağını biliyor mu, buna izin veriyor mu, ortaya çıkan gelir nasıl paylaşılıyor? Dinleyiciye üretim süreci hakkında ne anlatılıyor? Yine Metin Türkcan örneğine dönecek olursak, bu konular netleşmedikçe müzisyenlerin benzer sorunları yapay zekâ alanında da yaşama riski var. Bunlar konuşulduğunda ve netleştiğinde, denemek isteyen sanatçının tercihini de kendi sesinin kullanılmasını istemeyenin itirazını da daha iyi anlayabiliriz.
Bu konuyla ilgilenenlere, MÜYORBİR’in Yorumcu dergisi için hazırladığım müzik ve yapay zekâ dosyasını da önermek isterim. Dosyadaki söyleşilerin daha geniş hâlleri ROTKA’daki seride yer almaya başladı. Serinin meslek birliklerine ayrılan ilk bölümünde MÜYORBİR Başkanı Burhan Şeşen ve MSG Başkanı Ferhat Göçer’in yanıtları yer alıyor. Müzik dünyasıyla yapay zekâ arasındaki ilişkilere ve güncel gelişmelere deneyimler üzerinden bakmak, burada açtığım soruları da genişletiyor. Söyleşi serisi devam edecek; okumanızı ve takip etmenizi öneririm.
Soundtrack Dear X ve MINNIE
Bu yazımın soundtrack seçimi, 2025 yapımı “Dear X”ten MINNIE’nin seslendirdiği “Devil’s Angel”. Ben diziden önce şarkıyı dinledim; hatta diziyi izlememe de o vesile oldu. Kim You-jung, Kim Young-dae ve Kim Do-hun’un yer aldığı dizi, çocukluğunda uğradığı şiddetin izlerini taşıyan, oyunculuk kariyerinde yükselirken çevresindeki insanları da kendi amaçları için yönlendiren bir kadını anlatıyor.
“Devil’s Angel”ın sözlerinde de masum görünen yüzün gerisindeki yaralar ve kontrol arzusu yan yana duruyor. Dizinin hikâyesiyle birlikte ele alınca, şarkıdaki çelişki karakterin dışarıya gösterdiği yüzle içinde taşıdıkları arasındaki uçurumu da muhteşem anlatıyor. Bir soundtrack’in hikâyeyle böyle ilişki kurmasını, projeye özel üretilen kimlikli şarkıları seviyorum. Bu kez şarkı beni hikâyeye götürdü; karakteri izlerken şarkı daha da anlam kazandı. Sık dinlediğim şarkılar arasında yerini alınca MüziKoridor’a da yazmam farz oldu.
Yedi şarkılık yeni MüziKoridor listemi MINNIE ile tamamlıyorum. Şarkılar arasında sizin sevdiklerinizi, benim başka türlü duyduğum ya da gözden kaçırdığım yanları da öğrenmek istiyorum. Bir sonraki MüziKoridor’da görüşmek üzere.

























