Erçin Kaya: “Değişen dünya çalışmamı sunmam konusunda beni cesaretlendirdi”

2017 yılında kaydettiği ve o günden beri yayınlamak için doğru zamanı beklediği albümünü geçtiğimiz günlerde dinleyicilerin beğenisine sunan Erçin Kaya ile geçmişten günümüze müzikal yaşamını konuştuk. “Music For Piano” albümüyle Erçin Kaya dinleyicileri içinde yaşadığımız pandemi koşullarında içsel bir yolculuğa çıkarmayı amaçlıyor.

– İzmir’de öğrencilik yıllarınızda gitar çalmanızla başlayan ve sonrasında Fransız Kültür Derneği Klasik Batı Müziği korosunda yer almanızla devam eden müzikal hayatınızın temelini oluşturan ilk yıllarınıza bakacak olursak karşımızda nasıl bir Erçin Kaya vardı? Profesyonel olmaya nasıl karar verdiniz?

Erçin Kaya: O yaşlarda sürekli yeni şeyler keşfediyor olmanın heyecanı hayatınızı yönlendiriyordu. Korkusuzluk ve çekinmeden yaşamak. Biraz İzmir’in de etkisi var tabi. Heyecanlı insanları kucaklayan ve destekleyen bir kültür yapısı var orada. Çok sesli koronun içerisinde yer alıp o sesleri ilk defa bu kadar yakından duyduğumda her şey değişti. Sanki beynimde koca bir konser salonunun kapıları açılmıştı ve senfoni orkestrasının müzisyenleri zihnimden içeriye girdi, rahlelerine oturup çalmaya başladı. Beynimde artık sürekli çalan bir orkestra vardı. Aslında o dönemin her şeye meraklı heyecanlı Erçin’i yönetmen olmak ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nde Sinema Televizyon eğitimi almak istiyordu. Yetenek sınavlarına çok iyi hazırlanmıştım kült Avrupa filmlerini öğrenmiş bir şekilde senaryolar yazıyor ve zihnimdeki film projeleri üzerinde çalışıyordum. Tam o yıl yetenek sınavlarını kaldırdılar ve ben de konservatuara girip müzisyenliği olabildiğince iyi temellere oturtmaya karar verdim. Profesyonel olmaya dair yaşamsal kararlar zamanla kendiliğinden gelişti. Bu zaten kontrol edilebilir bir durum değil. Rüzgarla beraber hızla yol alan bir yelkenli gibiyiz o yaşlarda…

– Bu bağlamda 1998 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda eğitim almaya başlamanız hayatınızı nasıl değiştirdi?

E.K.: Açıkçası ne ile karşılaşacağımı da pek bilmiyordum.. İçimde zanaatkârlık da varmış. Dokuz Eylül Konservatuarı’nın Piyano Onarım Yapım Bölümüne kabul edildim. Mesleği çok sevdim, atölyenin kokusunu, piyanonun esrarengiz mekanizmasını, konservatuarın ortamını, her yerden gelen enstrüman sesleri, müzik teori, piyano dersleri… Hepsi benim için rüya gibiydi. Kendimi müzik yazmaktan, partitür incelemekten ve piyano çalışmaktan alıkoyamıyordum. Konservatuar binası ve güzel sanatlar binası aynı kampüsteydi ve her sanat dalından pırıl pırıl arkadaşlarla çok verimli zamanlar geçiriyorduk. Sanki hepimiz doğuştan birbirimizi tanıyorduk hemen bir şeyler üretmeye koyuluyorduk. Okulun ve ortamın böyle bir avantajı var. Hayatım daha da verimli bir yere kanalize olmaya başladı.

– Önlisans ve lisans eğitiminizi Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra 2001 yılında burslu olarak Bilkent Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Fakültesinde Teori ve Kompozisyon üzerine eğitim almaya başladınız. Contemporary Classical Music olarak adlandırılan müzik türüne o yıllarda eğilim göstermeye başlamıştınız. Peki, türle ilgili sizi harekete geçiren, eğilim göstermenizi sağlayan gelişme neydi?

E.K.: Sanırım o zamanlarda bitmek tükenmek bilmeyen bilgi ve üretim açlığım. Kendimi keşfedebileceğim özgür bir ortam vardı. Öğrenmekten başka da hiçbir amacım yoktu. İçimdeki heyecanı diri tutuyordum sadece, onun için de sürekli ilerliyordum. Genel motivasyonum beni çağdaş klasik müziğe kadar taşıdı. Notaları, yepyeni sesleri, ileri çalım tekniklerini incelerken kendimi o müziği yazmaya çalışırken buldum. Tabi çok kıymetli besteci hocalarımız ilgimize ve potansiyelimize göre bizi daha da ilerilere götürecek bestecilerle tanıştırıyor, yeni besteleme tekniklerini öğretiyorlardı. Bilkent Üniversitesi’nin müthiş kütüphanesi benim gibiler için cennettir. Kimilerimiz de oradan hiç çıkmayan müdavimlerdik. Bir gün Ligeti “La Grand Macabre” operası diğer gün video arşivinde kült bir sinema filmi… Tüm bu imkanlar sizi daha da ilerilere taşıyor tabi gelişmek istiyorsanız.

– Ankara’daki eğitim hayatınızı tamamladıktan sonra İtalya’ya giderek İtalya Feniarco Derneği tarafından düzenlenen Koral Kompozitörler için Avrupa Semineri’ne katıldınız. Bruno Zarolini, Jonathan Rathbena, Carlo Pavese ve Vic Nees gibi isimlerden koro müziği ve besteciliği üzerine seminerler aldınız. Burada birçok sanatçı, eğitmen ve müzisyenle tanıştınız. İtalya’da katıldığınız semineri temel alırsak müzik eğitiminde ülkemizle kıyaslandığında İtalya’da ne gibi farklılıklar vardı?

E.K.: Çok büyük farklılıklar vardı. Bugün bu farklılıklar çok değerli arkadaşlarımızın çalışmaları sayesinde biraz kapandı. Ama en başta kültürel ve dini farklılıklar… Koro müziği onların etnik müziği. Onun içerisine doğup kilisede çok sesli müzikle büyümek bambaşka bir şey. Yüzyıllardır süregelen oturmuş bir eğitim ve uygulama sistemleri var. Türkiye’den iki kişiydik diğer arkadaşım şu an Türkiye’nin en önemli koro eğitmenlerinden birisi Çiğdem Aytepe. Bu tarz uzun workshoplara ve kamplarda yoğun bir şekilde öğrenme , ayrıca öğrendiğinizi uygulama şansına erişiyorsunuz.

– 2007 yılında Hollanda’ya taşınıp Conservatorium Van Amsterdam’da bestecilik üzerine yüksek lisans eğitimi almaya başladınız. Üç yıl boyunca önemli eğitmenlerle kompozisyon çalışmaları ve bireysel dersler gerçekleştirdiniz. Hollanda eklektizm akımının sanatta karşılık bulduğu ülkelerden biri… Farklılıkların, renklerin ve üretim çeşitliliğinin fazla olduğu bir ülkede eğitim görmek size neler kattı?

E.K.: O farklılıklar yaratıcılığımda ve bilincimde bir sıçrama yaşattı diyebilirim… Toplam öğrenci sayısı 40 kişi olan bestecilik bölümünde 30 farklı ülkedendik. Bu farklılıklar sizi çok besliyor. Bir gün Kolombiyalı arkadaşınızdan diğer gün de Japon arkadaşınızdan yepyeni bilgiler ediniyorsunuz. Bu böyle her konuda sürüp gidiyor. Sanat alanlarında sergilenen işler, önümüze gelen projeler hep farklılıklar ve o farklılıkların birbiriyle uyumu ya da uyumsuzluğu üzerine kurulu. Bu durum sizin düşünce şeklinize ve yaşam tarzınıza nüfuz ediyor. Haliyle eserlerinize de yansıyor. Her hafta çalışabileceğimiz yeni bir proje gelirdi. Çeşitlilik fazla olunca proje de fazla oluyor. İlk ayımda 3D animasyon sanatçılarıyla beraber MaxTak Film Orkestrası’na eser yazarken bulmuştum kendimi. Deneyip yanılıyor uygulayıp görüyorduk. Orada önemli olan yaratma cesareti. Özetle öylesine zengin bir ortam yapımı değiştirdi ve gereksiz olan kültürel kodlardan arınmamı sağladı. Özgür düşünmemi ve yaratmamı bunu korkmadan yapabilmeyi öğrendim. Buna en iyi örnek Avrupa’nın en önemli yeni müzik topluluklarından Niew Ensemble için bestelediğim “Brackets” isimli çalışmamdır. Dileyenler soundcloud/ercinkaya adresinden dinleyebilirler.

– IF İstanbul’da gösterime giren Tomorrow Past By isimli filmin müziklerini yaptınız. György Ligeti, Contemporary Classical Music türünde önemli çalışmalar yapmasının yanında birçok kült filmin müziklerini yapmıştı. Sizce Contemporary Classical Music türünün görsel yapımlar üzerindeki etkisi nedir? 

E.K.: Yönetmenler Çağdaş Klasik Müziği sever. Besteciler de kült filmleri… Bu müziği tek başına görseller olmadan dinlediğinizde gözünüzün önünde görüntüler uçuşmaya başlar. Görseline kavuşmaya çalışan bir müzik gibidir ama tek başına da gayet mutludur. Kült diye nitelendirebileceğimiz sanat filmleri de sesini arar, bazıları da sessizliğini…  Bir çok çağdaş müzik bestecisinin eseri filmlere ilham kaynağı olmuştur. Büyük bir heyecanla o müzikleri sahnelerindeki etkiyi arttırmak için kullanmak istemişlerdir. O müzik için sahne çeken yönetmen bile vardır. Çağdaş müzikler dinlemeyen bir sanat filmi yönetmeni hayal edemiyorum. Ya da tam tersi…

– Müzisyenliğinizin yanında bir de eğitmen kimliğiniz var. İki meslek arasındaki en büyük farklılık sizce nedir?

E.K.: En büyük farklılık besteciliğin içe dönük olması bence. Beste yaparken içeri doğru eğitmenlik yaparken de dışarı doğru enerji harcıyorsunuz.

– Edip Cansever’in “Gözleri” şiiri üzerine bestelediğiniz akapella koro eserine değinmek gerekirse… Şair ve eseri üzerinden bakacak olursak bestelenecek şiirler hangi kıstaslara göre tercih ediliyor? Kriterleriniz var mı?

E.K.: Her şiirin içerisinde bir ritim ve ses vardır. Bu  sesler ve ritim besteci ile etkileşime geçiyorsa orada yaratıcı birliktelik başlıyor. İçsel ritmime ve seslerime uygun şiir bulduğumda zihnimde müzik otomatik olarak çalmaya başlıyor. Edip Cansever benim için böyle bir şair. Benim için onun şiirlerine beste yapmak çok kolay. Büyük orkestra, koro ve anlatıcı için Edip Cansever’in Tragedyalarına bestelediğim melodrama türünde bir eserim daha var. Bestelerken çok keyif aldığımı hatırlıyorum.

– “Music For Piano” kısa bir süre önce dinleyiciyle buluştu. Sezgisel müziğin temsilcisi olan albümdeki on şarkı da tek seferde ve doğaçlama olarak kaydedildi. Bu disiplinle kaydedilmiş albümü sezgilerin de kontrol edilebilir bir yetenek olduğunu düşünürsek kayıtlar esnasında neler yaşandığını bizlere anlatabilir misiniz?

E.K.: Oldukça yüksek bir konsantrasyon gerektiren bir çalışma oldu. Hiç bir fotoğrafçı ya da kameraman istemedim. Sadece iki kişiydik. Ses mühendisi ve ben. O da ne yapmaya çalıştığımı anladı ve beni strese sokmadan oldukça sakin bir kayıt geçirdik. 20 küsür aktarımın arasından 10 tanesi üzerinde çalıştık. Rafine ve huzur dolu bir kayıttı. Bu da müziğe yansıyor.

– Albüme gelen ilk tepkileri nasıl değerlendiriyorsunuz?

E.K.: Albüme gelen tepkiler genellikle olumlu yönde oldu. Geri dönüş aldıklarım hep çıktıkları içsel yolculuktan bahsettiler… O seslerin içinde yüzen geminin kaptanı oldum. Melodiler, akorlar, tınılar sanki zaten oradaydı ben de o manzaranın içerisinde gemimi yüzdürüyordum. Benim içsel yolculuğum dinleyenin de içsel yolculuğuna dönüştü.

– “Music For Piano” salgın sürecinde gerçekleşen üretimlerden biri oldu. Salgınla birlikte değişen dünyanın içerisinde sizce müziğin içerisinde bir değişim olduğundan söz etmek mümkün mü?

E.K.: Her şey gibi müzik de değişti, değişiyor… Zaten böyle büyük olaylarda ilk etkilenen ve olanları içselleştirenler sanatçılar olur. Haliyle yapılan işlere de yansır. Bence müzisyenler de yaratımlarında derinleşmeye başladı. Biraz özümüze döndük. Ben bu albümün kaydını 2017’de yaptım, çekmecemde paylaşacağım zamanı bekliyordu. Bu değişen dünya böyle bir çalışmayı sunmam konusunda cesaretlendirdi. İyi ki de yayınlamışım. Bu albümün özellikle böyle bir zamanda dinleyiciye iyi geleceğini düşünüyorum.

– Albümün yanında fotoğraf sanatçısı Madeleine D. Roy ile birlikte Streets/Sokaklar isimli bir proje üzerinde çalışıyoruz. Müzik ve mekanın fotoğraflarla da olsa buluşması söz konusu… Bu birlikteliğin ortaya çıkardığı üretim şu anda nasıl ilerliyor?

E.K.: Çok keyifli ilerliyor… Analog fotoğraflar o anın duygusunu ve bilgisini çok güzel aktarıyor. Her sokağın ve karenin kendisine ait bir müzik parçası var. Her parça ortalama iki dakika uzunluğunda. O karelerden bir ilham almamak, müzik duymamak imkansız. 30’a yakın fotoğrafın durgunluğu müzikle akışkan bir harekete dönüşüyor. Çok yakında o sokaklarda hep beraber gezintiye çıkacağız. İlk sergi New York’da olacak.

– Son olarak röportajımızın okurlarına ne söylemek istersiniz?

E.K.: Geçirdiğimiz bu zor zamanlarda gündemde saplanıp moral bozmak yersiz ve kimseye bir faydası yok. Kültürü, sanatı takip ederek desteklemek, duygu ve düşünce atmosferine temiz bir katkıda bulunmak en güzeli. Bunu yaptıkları için teşekkür etmek isterim.

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

0 yorum “Erçin Kaya: “Değişen dünya çalışmamı sunmam konusunda beni cesaretlendirdi””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest