

Müziğin asıl gücü, kaydedildiği anda değil; hatırlandığı anda ortaya çıkar.
Her şarkı, bir dönemin yankısıdır: kapanışların, dönüşlerin, yeniden başlamaların sesi.
Bu yazımda yine o yankıların peşinde olmaya çalıştım. Bazen bir grubun yeni şarkısında, bazen bir şarkının yeniden doğuşunda, bazen de hiç beklenmedik bir tınıda karşımıza çıkan hafızada.
Kapanışları, dağılmaları ve onların ardında kalanları okurken, yeni MüziKoridor yine kendi listesiyle tamamlanıyor. Yazımı okurken bahsettiğim şarkıları dinlemeyi de unutmayın.
MTV kapanıyor: Müzikte ciddi bir devrin sonu
Özellikle bizim kuşağın hafızasında, müziğin televizyondan yayıldığı o parlayan ekrandı MTV: logonun her yanına sıçrayan renkler, VJ’lerin enerjisi, kliplerle tanışmanın büyüsü… Listeleri, ödül törenleri…
MTV’nin kapanışı, yalnızca bir medya kuruluşunun sonu değil; klip kültürünün, bekleme duygusunun, ortak bir izleme deneyiminin de son işareti gibi geliyor biz onunla büyüyenlere. Oysa ki çok zamandır klipleri YouTube’dan izlediğimizi bile fark etmiyoruz.
90’ların sonundaki Türkiye yayınlarıyla MTV, bir rüyaydı. Türk müzik kanallarına da liderlik etmiş, fikir vermişti. Türk müzik kanallarının çoğu çok daha önceden kapandı, kalanlar eski etkisinden uzak. Şimdi MTV de kapanıyor. Geriye, müziğin bir zamanlar televizyondan hayatımıza nasıl yer aldığını hatırlatan anılar kalıyor.
MTV’nin kapanma kararına çok üzülenlerden olsam da son yıllarda ne kadar izlediğim konusu aslında kapanmanın nedenini ortaya koyan bir gerçek. Kapanmasa prestij kaybına uğrayacaktı, şimdi geçmişin efsaneleri alanında kendi yerini hazırlıyor. Zira kapanmalar, ayrılmalar aktif kalmaktan daha çok prim yapıyor. Mesela son dönemin bomba açıklaması “Adamlar”ın faaliyetlerini durdurması da aynı şekilde…
ADAMLAR: “Yoklukta Değerlenme Üzerine”
Adamlar grubu, faaliyetlerini bir süreliğine durdurduğunu sosyal medya hesaplarından paylaştı. Grubun kendini askıya aldığını duyurduğu post en son baktığımda yaklaşık 35K beğeni almıştı; oysa kısa süre önce yayımladıkları albümün plak formatı duyurusu 5K’da kaldı. Zaten genel etkileşim ortalamaları da bu civarda seyrediyor; yani, ilgiyi asıl büyüten şeyin müzik değil, yokluk olduğunu bir kez daha görüyoruz.
Bu fark bize tanıdık bir şeyi hatırlatıyor: Neden varlıklarını sürdürürken yeterince destek göstermediğimiz sanatçılara, kaybolduklarında ya da dağıldıklarında daha büyük bir sahiplenmeyle sarılıyoruz? Yıllanmış bir sanatçının ölümü, sevilen bir grubun dağılması ya da bir konserin iptali… Hep aynı duygusal refleksle karşılık veriyoruz
Varlık olağan, yokluk olağanüstü geliyor bize. Yeni albüm, şarkı ya da konser duyurusu “ulaşılır” bir haber olarak gündelik akışın parçası gibi görülüyor. Ama yokluk ihtimali –ölüm, dağılma, ara verme– geri dönüşsüz bir kırılma duygusu yaratıyor. İnsan, kaybolmadan kıymet vermek yerine, kayıpla yüzleşince duygularını yoğunlaştırıyor.
Bunun sosyolojik bir tarafı var: Kolektif yas, bireysel ilgiden daha görünür hale geliyor. Bir sanatçının yaşarken aldığı alkıştan çok, aramızdan ayrıldığında gördüğü anmalar, paylaşımlar, sahiplenme dalgaları hafızamıza kazınıyor.
Belki de esas soru şu:
Sanatçılar, gruplar ve eserler bizimle oldukları sürece onların yanında durmayı öğrenebilecek miyiz? Yoksa kıymeti hep yoklukta mı arayacağız?
Bunun cevabını bekleyeduralım; dinlemeye devam etmekte, kaybettiklerimizi zamansız kılmakta ise üzerimize yok.
Halsey: “Yeni albüm yapmam yasak”
Müziği kilitleyen sözleşmeler
Halsey’nin Apple Music söyleşisinde kurduğu cümle hepimizin bildiği, geçmişte de pek çok şarkıcının yaşadığı bir şeyin yeniden dile gelmesiydi aslında: “Şu anda yeni albüm yapmam yasak.” Halsey, söyleşide bu duruma gerekçe olarak son albümü “The Great Impersonator”ın dinlenme rakamlarının beklentiyi karşılamamasını gösterdi. Yani bir sanatçının yeni üretimi, önceki başarısının gölgesinde değerlendiriliyor. Günümüz müzik endüstrisinin en çıplak gerçeklerinden birini açığa çıkaran bu açıklama; sanatçının kendi sesine bile sahip olamadığı anlaşmaları bir kez daha göz önüne seriyor. Halsey’nin bu çıkışı, yaratıcılığın özgürlüğe ne kadar bağlı olduğunu hepimize yeniden hatırlatıyor.
Albüm üretmek çok zamandır yaratıcı bir süreç olarak algılanmıyor; kârlılık hesaplarının, algoritmik beklentilerin ve kurumsal izinlerin arasında sıkışan bir alan haline gelmiş durumda. Bu cümle bir sanatçının yaratıcılık üzerindeki sınırları görünür kılıyor. “Yasak” kelimesi bu yüzden müziğin ticaretle çevrelenmiş halini anlatıyor.
Endüstri, “koruma” adı altında sınırlar koymayı sürdürüyor: yayın tarihleri, prodüksiyon onayları, hatta albüm temasına kadar uzanan zincirler. Bir sanatçı üretmek isterken, bir şirket “henüz zamanı değil” diyebiliyor. Oysa sanat için zaman hep “şimdi” olmalıyken…
“Özgür sanatçı” imajının bile bir pazarlama kalıbına dönüştüğü dönemlerdeyiz. Bu nedenle artık bir şarkıyı dinlerken, sadece melodiyi değil; onun arkasındaki sıkıntıları da duymak gerekiyor. Müzik dinleyicilerine çok önemli sorumluluklar düşen bir zamandayız.
Ama…
Yeniden…
Barlas: “Hareket Vakti”
90’lardan bugüne gelen, her dönem favorilerim arasında yer alan ‘Hareket Vakti’yle MüziKoridor’a devam ediyorum.
Barlas’ın, Umay Umay’ın 90’ların başında yayımlanan ilk albümünde yer alan “Hareket Vakti”ni bu kez kendi sesiyle yorumlaması bende yeniden doğuş hissi yarattı.Umay Umay’ın şiirsel karanlığını, kentli yalnızlığın o benzersiz tınısını taşıyan bu şarkı, yıllar sonra bestecisinin sesinde farklı bir yankı bularak dinleyicisiyle buluştu.
Barlas, sözlerde yaptığı küçük değişikliklerle bize yeni bir versiyon sunmakla kalmadı; şarkıya yaşamın bıraktığı izleri, kayıpları ve sessizlikleri de ekledi.
On Air Music Co. etiketiyle yayımlarken yolculuğuna eşlik ettiğim bu şarkı canım Barlas’ın kaybettiği kedisine de adanmışlık taşıyor. Şarkının kapağında yer alan kedisiyle olan fotoğraf, bu dönüştürülmüş duygunun en sade ama en dokunaklı yansıması.
Zamanın içinden süzülüp gelen bir şarkı, yeniden bugünün kalbine dokunarak hem Umay Umay’a bir selam, hem de Barlas’ın kendi geçmişine bir bakış oluyor.
Gece: “Arsız”
Son dönemin en güzel haberlerinden biri “Gece”den geldi. Uzun süredir sessizlerdi ve Can Baydar da solo çalışmalarına odaklanmıştı.
Gece’nin uzun aradan sonra yayımladığı “Arsız”, o sessizliğin sonunda gelen bir nefes gibi.
Şarkı, adının ima ettiği kadar cesur, geçmişteki enerjisini hatırlatan, bugünün temposunu reddetmeyen bir şarkı olmuş.
Efe Bahadır prodüktörlüğünde şekillenen bu yeni dönem, grubun ilk yıllarındaki müzik dillerini yeniden çağırıyor. “Arsız”, biraz isyankâr, biraz umutlu ama en çok hâlâ müzik yapmanın ne kadar yaşatıcı olduğunu hatırlatan bir dönüş.
Mert Gider’in “Anılar Duvarı”: Geçmişin İki Yüzü
Mert Gider, sanatın farklı alanlarında üretim yapan isimlerden biri. Müzik ise bu üretim alanlarının belki de en kişisel olanı.
Son dönem yayımladığı “Anılar Duvarı” hatırlamanın ağırlığını hafif bir ritimle taşıyor, sokaklarda dans ettirirken içimizdeki sessiz odalara da ışık tutuyor.
Ozan Turgut’un sözleriyle, Güney Marlen’in düzenlemesiyle şekillenen bu parça, kaybolmuşluk duygusunu bir temadan ibaret bırakmamış; modern şehirde kendini aramanın ne kadar yorucu ama bir o kadar da kaçınılmaz olduğunu anlatmış: “Kayboluyorum sokaklarda / Hep unutuluyorum duraklarda” dizesi, bu yorgunluğun kısa ama keskin özeti.
Mert Gider’in müzikal yolculuğu kişisel anlatılara rehber oluyor. “Anılar Duvarı” yine böyle bir iz taşıyor: Geçmişe bakan ama orada kalmayan, kendini yeniden kuran bir şarkı.
Can Temiz & Mina’dan “Acıyor”: Aynı Yaranın İki Sesi Gibi
Can Temiz harika bir albümü biz sevenleriyle buluşturdu.
“Acıyor”, Can Temiz’in bu yeni albümü “Göğün Sonu Yerin Dibinde, Yerin Dibi Göğün Sonunda”nın açılış parçası olarak, hikâyenin kapısını aralıyor.
İlk anda bile sakin ve derin bir dünyanın içine çekiyor dinleyiciyi; iki farklı sesin aynı yarada buluştuğu bir sessizlik evreni.
Can Temiz ve Mina, duygusal yoğunluğu sade bir elektronik dokuya taşıyor; kırılganlık ve direnç iç içe geçerken müzikte hem karanlık hem de şeffaf bir atmosfer oluşuyor.
Bu parça, duyguyu büyütmeden hissettiren o dengesiyle dikkat çekiyor: acıyı bağırmadan, neredeyse fısıltıyla anlatıyor. Her nota, sözlerden çok sessizliğin ağırlığıyla konuşuyor.
Albümün geneline yayılan “büyülü gerçekçilik” duygusu burada kendini ilk kez belli ediyor.
Can Temiz’in de söylediği gibi, “Ahlaken Alçak”’a göre daha derin, daha bütünlüklü bir evren bu. “Acıyor” o evrenin ilk nefesi, albümün duygusal yönünü belirleyen eksen. Mina’nın sesiyle açılan yaraya bir sıcaklık gelirken, Can Temiz’in sesi o yarada kalmayı seçiyor.
Şarkı, bir vedadan çok, kabullenmenin şiiri gibi: “Acıyor”, yaraya dokunmaktan korkmayan bir başlangıç.
Şarkıya eşlik eden Mina’yı ben ilk kez bu şarkıda dinledim. Hakkında biraz araştırınca aslında “Makber” isimli bir grubun solisti olduğunu öğrendim. Ben böyle işbirliklerini fark etmediklerimizi tanıtması açısından önemli buluyorum.
Stray Kids’ten Han, Felix & I.N: “Genie” (OST)
Üç ses, üç dileğin yankısı gibi
(Netflix dizisi “Genie, Make a Wish” için)
Bir soundtrack’i yayımlanma nedeni olan film ya da diziyi izlemeden önerdiğim ya hiç yoktur ya da çok nadirdir. Şimdiki şarkı da tam böyle bir öneri benden size…
Diziyi izlemedim ama madem “Stay” oldum (Stray Kids fandom ismi) o zaman diziyi izlemekten bağımsız olarak şarkıyı dinlemeliyim diyerek keşfettiğim bir şarkı “Genie”.
“Genie”, Stray Kids üyelerinden Han, Felix ve I.N’in seslendirdiği bir OST. Stray Kids üyelerini son dönemde OST’lerde görüyoruz. Bu şarkı da onlar gibi Stray Kids evreninden taşan ama o evrenin ruhunu koruyan bir parça olmuş; diziye ait olduğu kadar grubun kolektif sesinin de bir yansıması: Han’ın keskin anlatımı, Felix’in derin tonuyla kurduğu karşıtlık ve I.N’in berrak vokali, şarkıyı neredeyse üç karakterli bir hikâyeye dönüştürüyor.
New-metal vuruşlarıyla kurulan elektronik altyapı, dramatik ama ölçülü bir tonda ilerliyor.
Kore müzik basınında “Ortadoğu esintili motifler” olarak tarif edilen kısımlar, parçaya hem egzotik hem de mistik bir tını kazandırıyor.
Bu yönüyle “Genie”, Türk rock dinleyicisinin de yabancısı olmadığı bir kimliği barındırıyor:
Rock’la etnik öğelerin harmanlandığı o 90’lar ve 2000’ler dönemini anımsatan bir enerjisi var. Bu benzerlik kulağa nostalji ötesinde kültürel bir köprü gibi de geliyor. Bu yüzden şarkı, bir yandan küresel K-pop sound’una aitken, diğer yandan bize de yakın duran bir sıcaklık taşıyor.
Diziyi izlemememiş olsam da konusunu biliyorum ve tanıtımlarını da izledim. Konusu lambadan çıkan cinin üç dilek hakkı ekseninde var oluş, iyi – kötü, duygular, yozlaşma gibi konuları ele alıyor. Belki de üç sesin bir araya gelişi de tam bu perspektifte tesadüf değildir; bir cinin sunduğu üç dilek hakkı gibi, Han, Felix ve I.N bu parçada geçmiş, şimdi ve dileğin yankısını temsil ediyor olabilirler. Bir OST için fazla güçlü, bir grup şarkısı içinse fazlasıyla sinematografik… Tam da bu ara bölgede “Genie” kendi kimliğini buluyor.
Bu şarkıyı diziyle değil; müziğin kendisiyle tanıdım ve Soundtrack olarak MüziKoridor listeme ekledim. Bir hikâyeye ait ama ondan bağımsız yaşayabilen güzel bir şarkı olmuş.
Müziği sadece dinlemeyen, hisseden herkese…
Yeni MüziKoridor’da yeniden buluşmak dileğiyle.









































