2021’in ardından…

Çoğumuzun bireysel yaşamlarının birçok yönden değiştiğine tanık olduğum bir yıldı. Üstelik bu iyi yönde dahi olsa yaşanan toplumsal dönüşüm ve ekonomik – siyasal sıkıntılar hepimizin bireysel mutluluklarının önüne geçti.
Ve biz yaşama tutunmaya çalışanlar bir yandan siyasi, bir yandan Covid sıkışmışlığında daha çok sanata-spora-vb. sarıldık.

Herkes kendine iyi gelen bir şeylerden hayat buldu; benimki müzikti bittabi…

Müzik iyi gelsin diye sığındığımız ama hayatın gerçekliğinde yine hayatımızdaki mutluluklar gibiydi aslında; bireysel olarak iyi gelirken, müziğin ve müzisyenin içinde bırakıldığı durum çok canımızı yaktı çünkü.

Dinlediğimiz, uğraştığımız bu alanın olumlusu zengin müzik içeriğiydi ama…

Bu “ama”ları biraz açacağım kendi gözlemimce.

En çok konuştuğumuz ve çözümsüz bırakıldığımız konuların başında Covid ve müzik yasakları vardı. Birçok alanda hayat normale dönerken bile geri adım atılmayan saat kısıtlaması canlı müziğe vurulan en büyük darbelerden biriydi. Ki zaten mekanların çoğunun müzisyene bakış açısını anlatmaya gerek bile yoktur sanırım. (1) Yani bu yasak müzisyenin sahneden hiçe yakın kazancını sıfıra indirdi denebilir.

Bu sahne saat kısıtlamaları ile ilgili meslek birlikleri belki bir gövde gösterisi yapıp, birlikte (!) hareket edip haklarını bu sözüm ona meslek birliklerine teslim etmiş müzisyenlerini koruyabilirlerdi ama sağ olsunlar o kurumların başında oturanlar da bizler gibi Twit atarak, sağda solda konuşarak tepki vererek vicdanlarını rahatlatma yolunu seçtiler. Oysa görevleri çözümcü eylem planıydı. Onlar eylem deselerdi hepimiz koşardık arkalarından, biz eylem dedik onlar bizi hiç duymadı. Ve bu süreçte yazık ki birçok müzisyen aramızdan ayrıldı, onları sistem öldürdü suçu da yine müzisyenin kendisine attı.

Spotify konusu çözümsüz konuların bir diğeriydi. Yıl boyu editör listeleri çok tartışıldı, en ünlü müzisyenler dahi isyan etti, adaletsizliğe karşı imza kampanyaları bile yapıldı. Son nihayetinde sistemde gidenler kalanlar olduğu açıklanmış olsa da bu cephede de hala düzelen bir şey yok gibi duruyor.
Spotify bunu çözmek yerine aba altından sopa gösterdiği ültimatomlar bildirmeyi tercih etti müzisyenlere. Müzisyenlerin az derdi varmış gibi…
Örneğin kendi sistem açığının kullanıldığı en büyük problem botlara savaş açtı ki bunu sonuna kadar desteklerim, ama bu botlar için müzisyeni cezalandırmasını anlamam mümkün değil.
Ya da müzisyenin kendi janr’ından olmayan listede yer almasının da cezası olmasını, bunun da bot muamelesi görmesini ve aslında müzisyen ne yaparsa yapsın ya da yapmasın bir şekilde kara listeye girme ihtimali olduğunun.
Sistemi korumaya çalışmayı en iyi anlayacaklardan biriyim, severim sistem kurmayı da korumayı da…
Ama buradaki adaletsizlik de en az editör liste söylentileri kadar abuk kaçtı. Ve bu arada kara listeye girdiğinden habersiz müzisyenler çırpınmaya devam etti.
Peki benim burada karşı çıktığım konu ne?
Müzisyen’in bizzat yaptığından emin olmadan müzisyeni cezalandıran sistem. Belki müzisyenin rakibi, dostu, düşmanı iyilik ya da kötülük olsun diye böyle bir şey yaptı, bunu engelleyen bir şey yok ki… İnternette 70 TL’ye 2000 dinleme minvalli bir sürü siteye girip istediğiniz şarkı linkini verip bot dinlenme satın alabilirken, bunun cezasını niye müzisyen çekiyor. Bot yüklemenin önüne geçebilecek bir yol yok mu cidden, ya da niye diğer dijitaller böyle zanlar altında kalmıyor?
İkinci takıldığım nokta müzisyenin kendi tarzı dışındaki listeye girmesini de normal dışı kabul edip, yine müzisyeni kara listeye alma ihtimalini açıklaması. Ki burada da liste oluşturmayı müzisyen tekelinde değil kullanıcı tekelinde tutan yine Spotify. Yani sevgili müzisyenler siz rock yorumcusuysanız ama sizi dinleyip seven bir müziksever türkü de seviyor ve ikinizin şarkılarını aynı listede buluşturuyorsa o keyifle müziğini dinlerken, sizin kara listeye alınma ihtimaliniz var.

Çok uzattım ama özün sözü, benim gördüğüm kendi açıklarını kapamak yerine faturayı müzisyene kesen bir dijital platformu müzik sektörünün baş tacı etme ısrarını gerçekten anlamıyorum.

Bu senenin iyisi hiç yok mu, olmadı mı?
Oldu tabii ki…
Geçtiğimiz yıllardaki gibi single çıkarmaya, bağımsız müziğe ve müzisyene uzak durmak yerine büyük şirketler bu sene hem direkt kendileri hem yeni oluşumlarıyla bu alana ciddi şekilde yöneldiler, piyasanın başka alanlarında iş yapan sektör insanları da irili ufaklı müzik şirketleri kurdular.
Bunlar çok ama çok güzel, çünkü buna ihtiyacımız var.
Ama…

Bu oluşumların çoğu müzisyenin artık kendi başına da kolaylıkla yapabildiği dijital yayımlama işi dışında hiçbir şey yapmadılar. Hadi alternatif şirketlerin yolu ve imkanları belli diyelim. Ama büyük şirketler, başka bir plan içindeymiş ve bu planın içinde de müzik yokmuş gibi davranıyor. Her hafta 20 şarkıyı art arda çıkarıp, müziği eser olmaktan ürün olmaya indirgerken, birçok açıdan da değersizleştiriyor. Daha da kötüsü müzisyen açısından baktığımızda da şarkısı büyük, ismi duyulmuş firmadan çıktı sevinci çok kısa bir süre sonra çevresinden hissettiği ya da duyduğu “Büyük bir plak şirketiymiş çıkardığı ama yine bir şey olmadı bak tutmadı demek ki” algısının sebebi oluyor. Müzisyeni yeni çıkan şarkısı ile baş başa bırakıyor. Ne bir ilgi ne bir PR olmadan sadece birtakım editör liste güçleriyle buraya kadar geldiler. Ama sonrası kendilerine zarar vermeye başlayacak. Büyük şirket imajları yerini “Kimi çıkarırsa tutturamadı”ya dönecek.
O zaman ne olacak…

Onlar büyük şirketler ya elbet vardır bir bildikleri.

Çok yönlü ele almak istediğim yazımda müzisyenlerin de birlik olup çözümcül tepkilerle bu sistemi düzeltmeye çalışmak yerine -hayat ve getirisi olarak aslında- çoğunlukla da mecburen bireysel çıkarları doğrultusunda, aslında onların da bir şekilde eleştirdiğimiz bu sisteme hizmet ediyor olmaları da işin çıkılmaz, çözümlenemez başka bir tepe noktası: Müzisyenin “Başka bir meslektaşının yanlışını görüp belki onu bilinçlendirmek ya da o yapılanı umursamayıp kendini müziğine vermesi yerine o yapıyor, o da hatta bu da yapıyor, sistem böyle işliyor, ben de yapmalıyım yoksa var olamam” düşüncesi dibin en büyük nedeni. Oysa takipçi sayısı, dinlenme sayısı bir müziğin kalitesini gösteren en son şey bile değil bu devirde. Ama müzisyen -haklı nedenleriyle- bu görüşü yenemediği ve buna ayak uydurduğu ölçüde aslında düzeltmek için çırpınan meslektaşlarıyla birlikte kendisine de en büyük zararı veriyor. Keza şuan ülke durumunu bu hale getiren en üstteki yönetimin yanlışı da o, müzisyenin de ve başka meslek gruplarında da… Her alanda olanından fazlasını varmış gibi gösterme devri aynı zamanda mutsuzluk nedenimiz. Çünkü bireysel düşünülen her tür çıkar, o anı kurtarır gibi görünse de genel habitatı bozduğu için nihayetinde dönüp dolaşıp kişinin kendisini de vuruyor. Şu anın yanlış yollardan kazananları geleceğin kesinlikle kaybedenleri olmaya mahkum bir çark şuan dönen.

Her alanda herkesin yaptığı işe konsantre bir şekilde çalışması, -konumuz müzik ve müzisyenler olduğu için- müzisyenin de sadece müziği ile uğraşması çıkış yolu olabilir ama bunun için de müzisyenin müziğinden gelir kazanabiliyor olması, diğer konuları da doğru düzgün yapan kuruluşların artması gerekiyor. Zor değil ama kolektif bilinç olmazsa uygulanabilirliği yok. Müziği sadece Cuma günü yayına çıkmasıyla sınırlayan bu sisteme, sırf “Belki bu sefer dijital platformlardaki o büyük (!) editör listelerine girerim!” umuduyla direnemez, en ünlüsünden yeni çıkış yapanına kadar istisnasız herkes 30 gün gibi koca bir zaman dilimini 3-4 cumaya sığdırırken, dinlenme rakamlarıyla müziğin kalitesine değer biçerken bağımsız müzikten ne kadar söz edebiliriz? Biraz daha düşünelim.

Beyza Cumbul

Etiketler

0 yorum “2021’in ardından…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Beyza Cumbul | Takip Et

Reklam

Beyza Cumbul | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Beyza Cumbul | Twitter

Pin It on Pinterest