

“Bir Ressamın Portresi” (1) adlı biyografik kitabın yazarı Laurie Lisle ressam Georgia O’Keeffe’in yaşam öyküsünü yazmak için yola koyulur. Yol, uzun ve serüvenlidir. Ressam hakkında bilgi kaynakları kısıtlıdır. Hatta yok denecek kadar azdır. Lisle, bazen umutla/umutsuzluk içinde “Neden?”, “Niçin?”, “Nerede?”, “Ne zaman?” sorularını kendisine biteviye sorar durur. Onu ressama yönelten, iteleyen şey; 1970 yılında New York’ta Whitney Müzesi’nde, Amerikan Sanatı sergisini gezerken sanatçının retrospektiflerini gördüğünde oluşur. Sanatçının imgesel dünyası onu sarsar. Bu durumu şöyle dile getirir: “…çölün uçsuz bucaksız ve dingin göklerinde yüzen kurukafaları, gizemli derinlikleri ve parlak renkleriyle çiçekleri bana bu dünyadan daha büyük ve daha güzel bir başka dünya olduğunu söylüyordu.” der. Lisle’ın söz konusu ettiği tabloyu Whitney Müzesi, ilk O’Keeffe resmini, onun ilk kuşak Amerikalı modernistlerden biri olarak ün kazanmasından neredeyse on yıl sonra, 1932 yılında satın alır. Lisle’yı araştırmanın sonsuzluğu alıp götürür. Büyük bir merak ve heyecanla ”Bu güçlü resimlerin neredeyse hiç tanınmayan yaratıcısı nasıl biriydi?“ Bu soru ve sorular onu sanatçıya doğru götürecektir. Yılmadı, üşenmedi onu bulmaya, konuşmaya kafasına koyar. Bir sanatçının oto portresini çizmek ve öğrenmek kolay olmuyordu. Düşüncelerini eylem planına dökmek için “sanat aşkıyla” meşalenin yakılması ve ışıklandırılmasıydı aslolan… Bunda da başarılıydı. Zira Georgia O’Keeffe Amerikan toplumunun ilk kuşak ressamlarından biriydi. Regis Debray’nın da söylediği gibi, “Her çağ, her dünya, sahne sırası geldikçe, kendi Ingres kemanını ön plana çıkartır.” Çünkü görselliğe hitap eden meslekler bireye dolayısıyla sanatçıya hayat sahnelerinin geniş bir panoramasını sunar. Dahası, geniş perspektifte hayatla temas kurar. İnsanın dünyasını inceler, her zaman düşler trenine biner oradan kendisine konular bulur. Lâfın tam bu sırasında Adnan Binyazar’ın o güzelim sözü aklıma geldi: “Hayat, ‘harikulade’ bir resmin ‘alelade’ yorumundan başka nedir ki?..”
Lisle 1976 yılında Yale Üniversitesi’ne gider. Nadir Kitaplar ve Elyazmaları Kütüphanesi’ni ziyaret eder. Ressamın gençliğinde arkadaşı Anita Pollitzer’e orta yaşlılığında da New Mexico’lu Mabel Dodge Luhan ve Dorothy Brett’e yazdığı “dost mektupları” dikkatle inceler. Ressamın kaligrafik el yazısı ve stiline hayran kalır. Bu durumu şöyle açıklar: “Yazdıklarını okurken, kendine özgü kıvrım kıvrım ve dalgalı süslerle dik el yazısının yoğunluğu ile sanki kâğıt titriyor ve tıpkı resimleri gibi insanı çarpıyordu. Heyecanım gittikçe artarken bunun sadece çok yetenekli bir sanatçının hikâyesi olmadığını aynı zamanda çok güçlü, olağanüstü nitelikte bir karaktere ve zekâya sahip Amerikalı bir kadının hikâyesi olduğunu anlıyordum;” der. …Ve bu hikâyeyi aktarmak istediğini söyler.


Lisle iyice kendini sanatçının ruhsal ve sanat anlayışının derinliklerini çözmek için yoğunlaşır. Ama onun çok az konuşan, hakkında hiç sır vermeyen, mütevazı bir kişiliğe sahip olduğunu öğrenir. O’Keeffe, can dostu Anita Pollitzer’e bile hakkında yazmasını istemez. Onun resim dünyası; dingin, sessiz, sakin tabiat ananın geniş bir panorama içinde sunulmasıdır. Resmedilen uçsuz bucaksız çölde bir siluet gibi çiftlik evinin ruhlara sükûn veren yalnızlığıdır. Peyzaj koyu sarı, toprak rengi içinde bir serap görüntüsünü andırır. Tabiata, sanata âşık bir ressamın amacı; tabiatın bu saydamlığında ve gizemliğinde sessizliğin lekesel görünümünü tuvaline aktarmaktır. Lisle tüm bu çabalarının heyecanlı bekleyişini veya onunla yüz yüze konuşmanın beklenen saatini duyumsamak ister. Ama heyhat!.. Ressam(ın) ona soğuk; ufuklara doğru süzülen gözleriyle ve dudağından çıkan şu sözle şok olur: “Size kolay gelsin!” Fakat bu söz onu olumlu yönde kamçılar, hırslanır; ressamın iç dünyasına muhakkak girecektir. Bir yayıncının da desteğini alarak uzun, yorucu ve yoğun bir serüvene doğru yolculuğa başlar. Şair Osman Hakan A.’nın da söylediği gibi, “yollar ki uzakta devamlı gizlenen,(…) / yolcu hep yolculuk peşindedir.” Onunla yol arkadaşlığını sürdüreceğini kendisini inandırır. Ve böylece genç, meraklı bir kadın yazarla, yaşlı bir kadın ressam arasında kapılar ve köprülerin açılması ve yürünmesi ya da “kapıdan içeriye girmek” için her türlü olumsuzluğu göze alır. Başka bir deyişle, onunla “paralellikleri” ve “paradoksları” çözmek için yol haritasını çizer. “…yirmi dört eyalet, yüzlerce kütüphane ve müze dolaşarak O’Keeffe’in okul arkadaşları, ailesi ve dostlarıyla çok sayıda görüşme yapar.” Bunlarla da yetinmez: İçindeki merakı gidermek için şunları dile getirir: “…New Mexico’nun ücra bir köşesinde, benim dediği, muhteşem vadiyi seyretmek için birçok kez tırmandığı heybetli yaylalara ben de (“onun gibi”) tırmandım. Dramatik kurak manzarayı yeşerten pembe çamurlu Chama Nehri’ne bakan, üzerinde durup resim yaptığı yolda ben de arabamı park ettim. O’Keeffe’in Abiquiu köyünde yaşayanlara hediyesi olan jimnastik salonunda İspanyol kökenli Amerikalı komşularıyla birlikte Latin müziği eşliğinde ben de dans ettim.” der. Hayatın estetik değerini belirleyen etmenler, görsel algılamanın, imgesel dünyanın oluşumu; “sözcüklerden oluşturulmuş bir resim” değil midir? “İnsan Bu Meçhul”ün içinde yer eden ruhsal gelgitleri çözmeye kararlıdır. Lisle, karar vadisinde tek bir yürek; tek bir sesle şöyle seslenir: “Georgia O’Keeffe, ulaşılması zor biri olmasına rağmen, sadece resimleriyle değil yaşama biçimiyle de bize çok önemli hediyeler vermişti. Diğer insanların cömertliği olmadan bu kitap yazılamazdı.” der.
Yolların ve “yol şarkıları”nın sonuna gelindiğinde; çalışma iradesinin ve azminin ne kadar önemli olduğunu şöyle dile getirir: ”O’Keeffe’le yolları kesişmiş yüzlerce insan, hatıralarını ve düşüncelerini kibarca ve özgürce benimle paylaştı.(…) Ayrıca ülkenin her yanındaki arşiv ve müzelerde bana son derece yardımcı olan düzinelerce kütüphaneci ve araştırmacıya müteşekkirim” der.


“BİR RESSAMIN PORTRESİ”
Georgia O’Keeffe, Wisconsin’de 1887 yılının 15 Kasımında bir çiftlik evinde dünyaya gelir. O’Keeffe’ler, büyük göç dalgasıyla İrlanda’dan Amerika’ya gelip Sun Prairie’ye ilk yerleşenlerdendir.. Anne tarafından Macar soylularındandır. Anne İda’nın yüksek sesle kitap okuması, hem kız, hem de erkek çocuklarının zihinsel gelişmelerini sağlıyordu. Kızlarıyla ilgili beklentiler içindedir. Bir gün Georgia, kız kardeşlerinin birine şöyle konuşuyordu: “Annemiz kendisine çok değer verdiğinden hepimizin de öyle olmasını istiyordu,” der. Onu görsel olarak hazırlayan ve çevresini dikkatle izlemesine olanak sağlayan hiç şüphe yoktur ki, doğa idi. Doğanın uçsuz bucaksız pitoresk manzarasını sanki içine çekiyordu. “Çocukluğunun kırlarda geçen günleri seherde başlayıp ortalık kararana kadar süren Georgia, kendisine eşlik eden doğaya derinden bağlıydı ve her türlü değişimine karşı duyarlıydı.” Hayal gücü, annesinin okuduğu çocuk öyküleri sayesinde gelişir. İmgesel dünyasının/tasarımının bu kadar geniş oylumlu olmasının bir nedeni de bu; diğerleri ise; “ev dünyasından çiftliğin dışında var olan gerçek hayata geçme zamanıdır.” “Kahverengi kesekâğıdının üzerine kurşun kalemle bir adam resmi çizer, coğrafya kitabındaki egzotik yerlerin resimlerini yapmaya çalışır.” İç ve dış çevre mekânlarının yanı sıra, “ her iki büyükannesi de sanatla uğraşır, “naif halk resmi” tarzında çiçek ve meyve resimleri yaparlar. Genlerinde küçük Georgia’ya resim yapma tutkusunu canlı tutar. Annesi İda, kızlarının özel resim dersleri aldırmaya başlar. Georgia’nın ta küçük yaşlarda iken beliren bu resim yapma tutkusu ve grafiksel yaş çizgisine göre ileri düzeydeydi. Sözgelişi, rahatça fırça ve kalem kullanışındaki özgüveniyle dikkatleri üzerine çekiyordu.


“BEN BİLİYORUM, RESSAM OLACAĞIM“
On iki yaşında teyzesinin portresini çizer. Kendisine “tıpatıp benzeyen” resmi benimser. Resimlerin doğal görünümleri onun ilgisini çekiyordu. Başka birinin resmi üzerinde oynamasını istemiyordu. “Kendi kendisi” olmak onun için daha bir özgürlük ve özgünlüktü hiç şüphesiz… Resme karşı ilgi duyma, kendi küçük dünyasında var olan nesneleri doğal görünümler içinde çizmekten zevk alıyordu. Tüm bu yaratıcı duygulanımların daha üst düzeye tırmanması için annesi onu özendiriyordu. Sanat eğitimi gelişiminde aile içindeki tutum ve davranışlar önemli rol oynuyordu.
“Bir gün Georgia, evin çamaşırlarını yıkayan arkadaşı Lena’ya büyüdüğünde ne olmak istediğini sorar. Lena da bilmediğini söyler.” Georgia tam bu sırada büyük bir içtenlikle dudaklarından geleceğini belirleyen mesleğini seçer: “Ben biliyorum, ressam olacağım,” Onun bu sınır tanımayan saf yürek içsel duygulanımları geleceğini belirliyor; bu durumu şöyle ifade ediyordu: “Sanırım, hissettiklerimi böyle dile getiremiyordum, ama o resmin içinde bir şeyleri harekete geçirdiğine inanıyorum, içimdeki bu tükenmez resim yapma gereksinimi böyle doğdu” diye anılarında yazar.
Yılların birbirini tükettiği zaman ve mekânda Georgia’nın resim öğretmeni ve annesi de resim yeteneğinin daha da gelişmesi için onun bizzat sanat eğitimi ve öğretimi yapan bir enstitüde öğrenimini yapmasını istiyorlardı. Böylece 1905’te Chicago Sanat Enstitüsü’ne gönderildi. Bu okulda “sanat öğrenciliği oyununda nasıl başarılı olunacağını öğrenmeye kendini verir.”
Onun sanat yollarında ilgisini çeken şey; yaşadığı çevre, insanlar ve doğa idi. Bu üçgen içinde yer eden nesneler dünyasını da gözlüyor, izliyordu: “…güneşin doğuşu ve batışının rengârenk görüntüsünün izlenebildiği bu kahverengi düz topraklar üzerinde her şey onu ciddi şekilde hayran bırakıyordu. (…) Georgia, 1913 ile 1916 yılları arasında, dört yaz boyunca Charlottesville’e üniversitede çizim öğrenmeye döndü. “ Georgia’nın sanatsal gelişiminde önemli bir yeri ve onun “ruh ufkunu” açan, Wassily Kandinsky’nin “ Sanatta Zihinsellik Üzerine” ve Jerome Eddy’nin “ Cubist and Post-İmpressionnism” adlı kitaplardır. Ressam, düşünür Kandinsky’nin kitabı renk dalgaları ile ses titreşimlerini eşitlemiş; Dow da, çizginin yuvarlaklığının veya motifin yinelenmesinin, tıpkı müzikte olduğu gibi yüksek duygusal tepkiler yaratabileceğini yazmıştı.”


SANATÇI BİR RESİM ÖĞRETMENİ
Georgia O’Keeffe, görerek, okuyarak, yazarak düşünüyordu. Yanı sıra resim çizerek “görerek düşünmenin” ayrımına varıyordu. Onun için resim yapmak kadar zihinsel düşünmenin de önemi söz konusuydu. Öğrencileriyle yaptığı genel konuşmalarında sanat eğitiminde kültürel alt yapının öneminden söz açıyordu. Öğrencilerine, Clive Bell’in “Art ve Willard”, H. Wright’ın “The Creative Will” gibi sanat teorisi hakkındaki o günün en ileri kitaplarını öneriyordu. Buna karşılık öğrencileri de onun heyecan verici öğretmenliğini takdir ediyorlardı ve bütün hayatları boyunca onu çok iyi duygularla hatırlayacaklardı. Öğrencisi Mattie, onun hakkında şöyle diyecekti: “ İyi bir öğretmendi. Çok güçlü öğretmendi, ne düşündüğünü biliyor ve gayet iyi ifade ediyordu, “ diye hatırlar.
Canyon şehrine resim öğretmeni olarak atanır. Yeni okul binası donanımsızdır. Öğrencilerin üstüne oturacağı tahta kutular ve sandıklar bulmaya çalışır. Resim bölümündeki tek öğretmen olduğundan ders araç ve gereçlerini, okutulacak kitapları sipariş eder. Öğrencilerine ve gelecekte “resim öğretmeni” olacak genç meslektaşlarına şu önemli mesajı verecektir: “ …onları resim yapmayı değil, bakmayı (“görmeyi”) söyler. “Resmi herkesin kullanabileceği (“yapabileceği”) bir şey olarak öğrettim” der. Kısa sürede onun sanat eğitimciliğindeki becerisi, yeteneği, pedagogluğu, meslektaşları, aileler ve öğrencileri tarafından takdir edilmeye başlar: “…öğrencilerine ders programını aşan konularda sınıfta ateşli konuşmalar yapar. Gelecekte hayatını birleştireceği Stieglitz, Georgia’a mektuplar yazarak yüreklendirici, kışkırtıcı, ilham verici konular buluyor, öneriler sunuyordu : “ New York’un entelektüel çevreleri ile ilişkisini yitirmemesini ve okunacak şeyler hakkında bilgi edinmesini sağlıyordu: Genç sanat eğitimcisine Goethe’nin Faust’unu, Nietzsche’yi, İbsen’i, okumasını salık veriyordu. Stieglits ve genç O’Keeffe’in yazdığı mektuplar arkası sıra birbirini izliyordu.
“Amansızca kendini aramaya” çalışan bu idealist sanatçı öğretmene Amerikan Güzel Sanatlar ve Edebiyat Akademisi kendisine altın madalya verirken bir arkadaşı, onun hakkında : “…içsel yaşamında kazanılmış bu zorlu disiplinle deneyimlerinden adım adım açıklama çıkardığını” söyleyecekti.”Resme lazer gibi odaklanması yoğun duygularını tuval üstünde ifade etmeye kanalize olabilmesi için yüceltimlere gereksinimi vardı.” Diğer taraftan kırk yıllık bir dostu da onu şöyle değerlendiriyordu: “Tanıştığınızda çok sade biri diye düşünüyorsunuz,” diyor ve Georgia’nın iç dünyasının son derece karmaşık ve sayısız baskılara maruz kalmış bir insan olduğunu ekliyor. Son bir noktaya değinmek isterim: Şüphesiz sanatçının bastırmaya uğraşılan duyguları, çeşitli düzeylerde seyreden ruhsal gerginlikleri olacaktır. Bu gerginliklerin çözülme biçimi, bir çıkış yolu bulacaktır kendisine… Bu çözülüm ve boşalma (katarsis) sanat yapma yoluyla tatmin olmaktır. Plastik sanatların değeri ve önemi işte bu aşamada yüceleşiyor. Lisle de bu aşamada sanatçıyı şöyle değerlendiriyor: “(…) Sohbetleri iç gözlemsel sanat konuşmaları yerine daha çok gerçekçiydi. (…) Olgunlaştıkça, kendi yolunda resim yapabilmesi için en baştan gerekli olan sağlıklı benliği, aşırılacak bir tür narsizme dönüşmüştü ki bu bir ressam için görülmemiş bir durum değildi hatta olmazsa olmaz bir koşuldu” der.
Onun hakkında yine en iyi değerlendirmeyi bir arkadaşı yapıyordu: “ Bir dâhi olmasına karşın, hepimiz gibi eksiklikleri olan olağanüstü iyi ve dürüst birisi” diyecekti.
Yaşlılığını çok sevdiği küçük, şirin bir köy “ Abiquiu’de kendime ait şeyleri saklıyorum, uyuyorum ve çalışıyorum, ama çiftlikte yaşıyorum.” (…) “ Orada yaşamak tam bir mutluluk,” diyor. Burası ve insanlarının içtenliğini de şöyle dile getiriyor: “Bazen bu yere duyduğum aşkla yarı deli olduğumu düşünüyorum.”Artık ölümün soğuk yüzüyle temas edeceği zamanın geldiğini belirterek; bu uçsuz bucaksız manzaraları bir daha göremeyeceğini hayıflanarak; ölümü düşünerek şöyle der: “….bu güzel yerleri bir daha göremeyeceğim için üzülüyorum,” diyor ve umutla ekliyordu: “Belki de Kızılderililer haklıdır ve ruhum ben gittikten sonra da buralarda dolaşmaya devam eder.”
6 Mart 1986 sabahı, hiç gücü kalmadığı belli olunca, Saint Vincent Hastanesi’ne kaldırılır ve orada ölür.” O’Keeffe’in bedeni ertesi gün yakılır ve külleri de ebediyen birlikte anılacağı manzaraya serpilir.”


SON DEYİŞ
Georgia O’ Keeffe, sanata, tabiata tutkulu, tabiatın bir parçası olan “insan”ın ölmeden önce ölümünü hayal eder. Geçmişi, geleceğe taşıyarak kurgular. O, sanatta yaratıcılığın sırlarını aramış, nesnelerin estetik değerini, görsel algılamanın oluşum sürecini araştırmış, resim yaparak düşünmüştür. Bir ömür boyunca haz, kaygı, başarı ve sürprizlerle dolu hayatını duyu ötesi algılamaya taşır. Yaşanmışlıkları gözden geçirir. İçsel duygulanımlar içindedir… Bir gün yaşlı vücudunun yok olup gideceğini, ama ruhunun Kızılderililer gibi “ruh gezginliği” içinde yaşayacağına inanır. Geçmişi/şimdiyi kurgular geleceği görmek ister. Kendi var oluş problemiyle endişelerini, acılarını, neşesini şimdiki zamanla/geçen zaman arasında gelip/geçtiğini sorgular.
Yaratıcılık sürecinde de “ben” idealini sürdürmek için az mı mücadele vermişti? Kurmaca bir dünya içinde yaşam öyküsünün tüm imgesel acılarını ve yanılsamalarını bir bir hatırlar. Uzun bir ömür serüveninde yaşananları, olup bitenleri ölüm öncesi ve sonrasını hayal eder. Zaman ötesine doğru yolculuk başlamak üzeredir. Yorgun vücudu, yaşlı kalbi, fersiz gözleri son bir kez hastane odasının beyaz duvarlarında odaklanır. Artık saatin sarkacı da tıklamasını neredeyse durdurmakta ve saat: 12:20’de beyaz gömlekli, yüzünde hüzün tomurcukları beliren şefkatli genç hemşirenin kollarında gözlerini “başka bir dünyada” yaşamak için yumar. Aslında onun söyle(ye)mediği şey? Sanatın ölümsüzlüğüne, evrenselliğine ruhunu teslim etmektir. O, bunu yaptı. Bir öğretmen olarak yıllarca ders vermekten usanmadı, genç öğrencilerine sanatın evrenselliğini, yaratıcılığın ön koşulu “görmeyi” anlattı, durdu… Tabii ki yaptığı “resimleri” unutulmaz bir sanat eseri haline getirenin de kendisi olduğunu bilerek…
(1) Laurie Lisle, Georgia O’ Keeffe Bir Ressamın Portresi, Çev.: Feride Nilgün Aras-Sibel Erduman, Everest Yayınları, 2006, 406 s.+ (Fotoğraf Albümü)
(2) Artist, “ Külleri Ebediyen Birlikte Anılacağı Manzaraya Serpilen Bir Kadın Ressam”, S: 4/77, Nisan 2007, s. 64-66.
Seramik sanatçısı Doç. Dr. Şirin Koçak’a sevgiyle..
Şener Öztop














