Tek Kelime Konuşasım Yok!

0

Eski İstanbul'da camii manzaralı, insanların yürüdüğü bir fotoğrafTek kelime konuşasım yok!

Uzun uzun anlatasım var. Hem de öyle ki bir gün bir saat gibi geçsin, kırgınlıklar unutulsun ve gönlü genişleten bir vakit diriliği olsun.

Ah şu hayat! Sanki seyrü sefer misali uzun bir yolculuk bu. Bazen tatlı anları olsa da kapitalizmin ruhu işlemiş çağımıza belki de yangınların nesliyizdir, malum teknoloji hat safhada ama yanan ormanlar için tek sulak yer çehremiz oluyor.

“Ne yapalım” sorusu geliyor akıllara kimisi sokaklara düşmüş serkeş misali kimisi yalnızlığının kabuğunda “Herkes işine gücene baksın! Aklını başına alsın!” demiyorum Herkes gönlüne baksın! daha güzel…

Kuvayi milliye hikayeleri dinlerdim dedemden, sonra ananemin şiirlerini dinledim kalbinin en derin köşesinden… Samimiydi bazı zamanlarda bazı insanlar… Diyordu ki şair:

“Virandır bağların gülleri yalan,
Ölür mü dünyada dengini bulan…”

“Sanat, toplum için mi?”, “Sanat, sanat için mi?” bazı kavgaların sonu yok münazaralarda bize öğrettikleri gibi.

Oysa bazen anlam verdiğimiz için miydi bu amansız çekişmelerimiz, çatışmalarımız.

Şimdi otobüsün buğusunda gözleri sevdiğimin, akşam saatleri yorgun argın çıktığım iş hallerinden sonra çehresi günün en güzel saati. Kimi kandırıyor bu şair bu yazar sonuçta edebiyat biraz da tüccarlık olsa gerek. Sen sevdiğini dile getirdin mi Mecnun misali de Leyla’na vardın mı ha! çocuk.

Sonra gel de anlat “kültür ve medeniyet “, tüketilen bir dünya tüketilen toprak tüketilen insandır aslında. Saniyelerden saliselere düşmüş bir algı operasyonu sevdiğinin resmini cüzdanında taşıyıp ayıp olmasın diye herkesten saklayan yağız insanlardan, sulu ve bol samimiyetli ilişkilere geçişimiz. Kucaklamıyor artık hisler, yaşanmışlıklar belki de bu çağda doğmasaydık sorusu…

“Ruknettin” demişti Kemal Sayar iş işten geçtikten sonra anladım ya sanırım saygıyla eğilmek düştü bana:

“Ruknettin’in aynalarda ağladığı kadar var.

Bir mevsimin kıyısından tutarsan Ruknettin
Kurak ovalara yağmurlar yağar,
Ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
Kalbin şiir olup vadilerini sular.

Senin de vadilerin vardır Ruknettin!
Kehanetler kurarsın,yağmalarsın kendini
Kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
Niyedir,aynalarda azalır sesin.

Doktorum
Ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
Kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
Üşürsem helak olacağımdan korkarım.

Doktorum
Gayya kuyusuna inmek istemem
Bana bir ip uzat,yağmurlar istemem
Aynaları kırarım,suretimi istemem
Mevsimler dönedursun,bu dünyayı istemem
Ben Allah’ı isterim.

Ben hep aynalardan geçerim doktor
Aynalar benden geçer.
Araf’tan bir sepet sarkıtırım aşağı,
Doluşur içine narin böcekler
Yaşamayı yeni öğrenmiş kelebekler
Üşüşür ben kalbimi sarkıtınca aşağı
Ben hep aynalardan geçerim doktor!

Günahları için ağlayan kim varsa
Kanatlarıyla okşar onu melekler

Hep böyle midir
Kalbin hep böyle yavaş mıdır Ruknettin?
Aynalar sana bir savaş mıdır Ruknettin?
Yarin dudaklarından trenler geçer de
Kalbiyin istasyonunda durmaz mı
Sen hiç satrançta yenilmez misin
Atına binip hep gider misin
Bilmez misin,atından ayrı düşen bir vezir
Zehir gibi çoğaltır kanında yalnızlığı
Ve nihayet şahlar da aynalardan geçer
Bir sen mi kalırsın bu rüyada Ruknettin
Herhalde hep böyledir
Bu dünya sevenlere bir tuzaktır Ruknettin!

Buraya kalbinizi kuşatmaya geldiydik
Konuşmayı unuttuyduk,hal diliyle söylediydik.
Dua okuduyduk,yağmur dilediydik
Kalbinizi kuşatmaya geldiydik.

Hoşgeldiniz.Buyrun.İşte kalbim.
Adımı unuttuğum zamanlarda RUKNETTİN’im
Gövdesi ihlal edilmiş bir yetimim.
Şu kapıdan buyurun, az ilerisi kalbim.

Benim kalbim bir ıslahevidir doktor.
Yetim bir çocuk durmadan azarlanır içinde
Benim kalbim gövdesi ıslahevlerine çakılı bir kuştur
Uçmayı bilmeden ölür kenar otellerde
Kalbim ıslah olmaz bir kuştur doktor
Tıkanır,ölür metropollerde.

Bir çiçeği uyandırmak için mi
Söner bu ateşgahlar
Kaldırmak için mi yeraltını
O derin uykusundan
Kurur bu göl
Ne var ve ne oluyor
Neden türkü söylüyor fesleğenler
Uzakta biri mi göründü
Biri İncil okurken düşüp bayıldı mı
Bir rüya mı gördü yalnız keşişler
Ne oldu?

Adım Ruknettin,tanışıyor olmalıyız
Bir çay ocağında ya da bir merdiven başında
Sunmuş olmalıyım kalbimi size
Bakın!demiş olmalıyım henüz avladım O’nu
İgvanın zehrini boşalttığı kuyularda.
Yalnız günah parlar zifiri karanlıkta
Ve kuyudan kuyuya bir yol yoktur
Bir avcı tüfeğini doğrulttuğunda
Ay gibi ışıdığında bir aşk
Bir mevsim yönünü şaşırdığında.

Hayret etmiş olmalısınız,kalbim
Hezarfen misali havalanınca.

Korkarım sevgili doktor,bu mektuba kendimi üzerek başlayacağım
Çabuk büyüyen bir çocuk gibi,
Ceplerimin nerede olduğunu unutacağım önce
Ve mazi gizlenecek bir yer bulamayacak kendine.
Sonra bir menekşeyi teheccüde kaldırmayı unutacağım.
Unutacağım,hangi şehirde durursam yar beni karşılar.
Nerede ölürsem bahtıma idamlar çıkar
Gülümseyen bir arap olacak yüzümün size bakan tarafı,
Terkedip gitmelerin ağırlaştığı bir güz olacak öte yarısı.

Alnımın dokunduğu yerden savaşlar artacak
Ve bahar giysilerine bürünmüş gelirken kıyamet
”gönüllü mağlupları olacak hayatın” doktor.
Yarından korkan adam,Ruknettin böyle söyler.

Siz doktor,yazabilir misiniz bir gülü yeniden
Alıştırabilir misiniz baharı çürüyen toprağa
Kabaran yağmuru yeraltına
Ve bir aşkı ayrılığa
Yakıştırabilir misiniz doktor
Kanatlarında hüzün ve manolya taşıyan
Kuşlarla konuşabilir
Ve trampetimi geri verebilir misiniz bana?

Ah kalbin moğolları ! size verecek ne kaldı
Bir kitap olup yandı da o
Külünden zehir kaldı
Bir hayal olup uçtu da
Gökte melekler bağırdı
”eve dön,eve dön!”

Döndüm ki;şehrin ağrıları üstüme kaldı
Bulvara uzanmış diskotek kızları/o melul orospular/
Süpermarketler,bankalar
/yani toplu insan mezarları/
Üstüme kaldı.

Size ne denir ey kalbin istilacıları
Barbar denir,’bir hayal yıkan’denir.
Alın O’nu da götürün,bir kalbim kaldı.

Bir ilkokul atlasında gemilerim yandıydı
Cenevizden geliyordum,elimde mektuplarım vardı.
Elimde ölü bir kızın sağır saçları vardı
Bir mevsimin ortasında kalakaldıydım

Bakkaldan manavdan değil,
Cenevizden geliyordum doktor
O kızın saçlarından geliyordum
Yitirilmiş bir mahkemeden
Galiba kalbimden geliyordum.

Bir güle boyun eğdiren nedir
O aşk değilse
Nedir kalbe çıkartılan
Tutuklama emri,
Aşk değilse.
Ah,o sığınaklardan
Yitikleri toplayan
Ve düşlere vuran gemi
Nedir aşk değilse

Size kendimden bahsediyorum doktor
Biraz yağmur kimseyi incitmez.

İyi ruhların arasında dolaşan
Bir gölgeden sözediyorum.
Acıdan çatlamış kalbi
Soğuğa dayanıklı kılan bir bilgiden
Terkedilmiş şizofrenleri
Kendine çeken vadiden
Keşişlerin hüznünden
Ve bir aşk yüzünden
Ayları karıştıran kişinin
Tababet-i ruhiyyesinden

Size kendimden bahsediyorum doktor
Ben kar yağarken ıslanmam.

Benim öbür adım rüzgar
Uğradığım orman
Değdiğim kalp uğuldar.

Deki bulunur elbet
İyi bir hal üzre kaybolan kişi”

“Anlam” kaldı mı acaba diye soruyor insan oysa aidiyet, şuur çokta görülmemeli memleketimin çilekeş insanına.

Hakikat değiştirilmiş tabi ki tüketimin çılgınlığı anlatıyor her şeyi. Peki insan bir ıslak mendil misali kullanılabilir mi?

Büyük ustalardan biri söylemiştir bunlarla ilgili bir şeyler biz şahidiz sadece. İnsan olma yolunda ilerleyen gariban yolcularız o kadar. Mahrum kalmaktan, sadece samimi olmaktan yoruldum işte sanmayın ki tımarhanelik oldum daha.

Bekledim, bekledim ve yine bekledim… Eşe dosta gittim, sohbetler uzundu, kahvelerimiz ise karton bardaktaydı. Bol ter kokan toplu taşıma araçlarında ben katıldım fareler yarışına. Bergarac doğru demiş işte:

“Ne yapmak gerek peki?

Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!

Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!

Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!

Ciğeri beş para etmezlere mi “yetenekli” demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
“Adım Mercuré dergisinde geçse” diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!

Korkmak, tükenmek, bitmek…
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!

Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek…
Tek başına.
Özgür olmak.
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak.
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak.
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak.
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?”

Ey! Şimdi kaybolmuş nice gençlik… Zaman varken hala yaşa ve yaşat tıpkı “bir orman gibi kardeşçesine”. Ben de isterdim özgür olmayı ama fikirler prangaya vurulmuş özgürlük ise mağazadaki etiketlerin fiyatı kadar.

Bazen feryatlar bazen dualar biraz sitem var dilimde birazda teslimiyet belki de başkaları ne der bilmem ama benim haykırmam lazım:

“Erzurum’da sabah saatleri koyu demli bir çayın buğusunda çıkıyor işte
İzmir’in denizine yaslanınca, Bursa’nın Heykelinde mesela,
İstanbul’da, Gülhane’ye gelmiş sonbahar
Sonra o bakışın sevdiğim
Bir ömrü yeter atmaya
Uçurumun kıyısına, gençliğimin baharına”

Esenlikler.

Talha Tarık Taşören
Önceki içerikGlass Heart: Müziğin, Rekabetin ve Umudun Hikâyesi
Sonraki içerikZamanın Eskitemediği Ajda Pekkan Albümleri…
Abone Olun
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments