Berlin’in Günahları / 1.Bölüm

BERLİN’İN GÜNAHLARI / Alper KAYA

1.Bölüm

-Bu hikâyedeki kişi ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür.-

 

Yolcuların alkış sesi, uçağın tekerlekleri piste değdiği anda içeride patladı. Uçağın sarsıntısından ziyade bir anda kopan bu alkış sesi adamı uyandırdı. Etrafına bakınırken, gözlüğünü unutarak elleriyle gözlerini ovuşturmaya çalışmıştı ki; parmakları camdan bir engele çarptı. Uzun zamandır huzurlu bir uyku uyuyamadığı için uçağın havadaki belli belirsiz sarsıntıları ona beşik gibi gelmiş, daha İstanbul semalarını terk edemeden uyuyakalmıştı.

*

Aylardır yaşadığı tüm gerginliklerin onu sürüklediği bunalım hissinden kurtulamayacağını hissediyordu. Bir arkadaşının tavsiyesi, onun yolunu Berlin’e yöneltmişti. Yıllarını verdiği akademi, bir kararname ile atılmasından sonra onun arkasında durmamış; bu hayal kırıklığının üstüne annesinin ölümünden beri ertelediği yalnızlık duygusuyla yüzleşmek zorunda kalmıştı.
Annesini iki yıl önce, babasını ise on beş yıl önce kaybetmişti.
Bir yandan içinde bitmek tükenmek bilmez bir şükran hissi vardı. Annesinin, onun yaşadığı bu zor günleri görmediğine duacıydı. Öte yandan, yirmi yıl önce onları terk edip giden ve beş yıl sonra ona dair aldıkları tek haber ölüm ilâmı olan babasına öfkeliydi. Önce lisans, ardından yüksek lisans ve doktora derken yıllardır ertelediği bütün bu duygular akademiden atılıp da evde pineklemek zorunda kaldığı dönemde tüm güçleriyle hücum etmişti.
Bu süreçte sadece ailevî durumlarıyla ilgili değil, kişisel çıkarımlarıyla ilgili de değişik duygular içine büründü. Akademide onun çevresinde olan pek çok kişinin, işten atılması sonrası telefonlarına dâhi çıkmayışı, onu arayıp sormayışı kafasında yarattığı sosyal çevre profilini sorgulamasına neden oldu.

*

Her şeyi geride bırakmaya duyduğu ihtiyaçla o akşam bakkala uğramış, daha da kederlenerek çıkmıştı. Yıllardır hep iş çıkışlarında eve geçerken uğrayıp bira aldığı tekel bayide, gözü iyiden iyiye aşina olduğu Dersimli bakkal Rıza, saate baktıktan sonra “Sen biraz geri dur…” diyerek küçük dükkânın içinde onu kapıya kadar geriletmiş, ardından sokağı ikide bir kolaçan ederek dolaptan iki bira çıkarıp şişeleri siyah bir poşetin içine doğru yuvarlamıştı. Ardından kafasını kaldırıp ona baktığı tezgâhın ardından, “Çantan var mı?” diye sorup olumsuz cevap aldığında dudak bükmüştü. Büyükçe, beyaz ve kalın bir poşet daha çıkarıp siyah poşeti sarmaladığı şişeleri beyaz poşetin içine tıkıştırdı.
Parayı aldıktan sonra sesini alçaltıp, “Bu sokakta ceza yazmadıkları bi’ ben kaldım…” diye homurdandı. O an, yıllardır devam eden akşam saatlerinde alkol satış yasağını anımsadı. Rıza ise konuşmaya devam ediyordu.
“Herkese ceza kestiler. Köşedeki Seyit, cezaları ödeyemediği için kapadı dükkânı gitti. Beni de sürekli teftiş ediyorlar. Eve dönerken dikkatli ol, bir şey sorabilirler…”
Yaşlı adamın sözünü kesip, “Tamamdır abi, ayıpsın. Senden almadım.” diye cevaplarken gülümsemeye çalışsa da başarılı olamadı. Umuda dair en ufak girişimlerin bile öldürüldüğü bir atmosfer, herkesin omuzlarına yüklenmiş gibiydi nicedir.
O akşam, iki birayı sadece kendisi için almamıştı. Evde onu bekleyen, lisans eğitimi sırasında tanıştıkları Suavi ile birlikte içeceklerdi. Akademiden atıldığını öğrendiği o gece yarısı, bir gazeteci olan arkadaşı Suavi onu aramıştı. Uzun uzun konuşmuşlar, ilk fırsatta görüşme temennisiyle telefonları kapatmışlardı. O günden sonra yaklaşık beş ay geçmiş; ‘ilk fırsat’ bir türlü gelmemişti.
Günler günleri kovaladı. Yataktan sadece bir şeyler atıştırmak için kalktığı zamanlar, bir müddet sonra hava almak için sokağa çıktığı günlere devşirdi kendisini. En nihayetinde iş faslı hariç gündelik hayata dönüş emareleri gösterdiği vakitlere kavuştu. Günler günleri kovalamaya devam ediyordu.
Arada bir haberleri açıyor, akademiden atıldığı günden bu yana çıkan diğer kararnameleri okuyup kendisiyle aynı kaderi paylaşanların isim listelerini inceliyordu. Onun gibiler birer birer pasifize edilmeye başlanmıştı.
Eğitim hayatı boyunca kiminle dirsek teması kurduysa, özgürlükçü bir düşünce ve geleceğe dönük, baskı altında olmayan bir akademi hayaliyle kiminle birkaç kelâm ettiyse hepsinin birer birer işten atıldığını okumasını mazoşizm olarak değerlendirmeye başladı bir müddet sonra. Her yeni kararname duyurusunda göğsü sıkışarak dosyaları açıyor, her satır inişinde tekrar tekrar üzülüyordu. Yavaş yavaş tüketiyordu içindeki o küçük umut kırıntılarını.
Akademiden atıldığında onu ilk arayanlar arasında yer alan, güçlü bir avukat olan aile dostları Lemi Kahyaoğlu; bazı hukukî süreçlerini yürütmeye gönüllü olmuştu. Yurtdışına çıkış yasağını kısa sürede kaldırtmış, akademiye dönüş için de davayı takip etmeye başlamıştı.
“Sen çok umutlu olma, hızlı çözülmeyecek ama er geç çözeceğiz…” demişti en son konuşmalarında. Lemi, onun için akademinin ne kadar önemli olduğunu en yakın bilenler arasındaydı muhtemelen. Mezuniyet törenlerine gelir, meslekî bir kutlama yapılacağı zaman mutlaka iştirak ederdi. Annesinin vefatı sonrası çok görüşememişler, buna dair bir ara sitemkâr bir söz sarf ettiğinde ise Lemi’den onu mahcup eden bir cevap işitmişti:
“Annen benim çocukluk arkadaşımdı… Sen ona o kadar çok benziyorsun ki, seni gördükçe onu hatırlıyorum. Son günlerinde pek yanında olamadığım için üzülüyorum…”
Bunun üzerine, sadece Lemi aradığında onunla konuşmuş; mümkün olduğu müddetçe onu aramamaya gayret etmişti.
Bir süre sonra, kimseyi aramamaya başlamıştı. Gündelik koşturmacaları varken de insanları arayıp soran birisi değildi. Sosyal çevresinin akademiyle sınırlı oluşunun, o çevrenin de siyasi baskılar nedeniyle bir hayli tırsak olduğunun farkına vardığı işsizlik günlerinden bir gün, Suavi arayıverdi. Sabah erken saatlerde çalan telefonu, bir süredir kendisini kaptırdığı polisiye romandan onu çekip çıkarıverdi.
Akşam ona gelebilir miydi? Bu soru üzerine dağınık evine şöyle bir bakıp, “Olur!” dedi. Telefonu kapattıktan sonra kitapta kaldığı yere bir ayraç koyup, etrafı toparlamaya başladı. Fakat ev, toplamakla düzeleceğe pek benzemiyordu.
Herkesin bir vazgeçme eşiği vardır. Zorluklara karşı direnç, görecelidir çünkü zorluklar görecelidir. O güne dek, aylar boyunca içinde biriktirdiği hırs ve üzüntü hisleri ev temizliği sırasında yüzeye fırladı. En son, kendisini sağdan soldan çekip çıkardığı dağınıklıkları başka yerlere yerleştirirken bulduğunda üstüne bir hırka alıp sokağa fırladı.
Galata’nın altında, annesinden kalma iki odalı bir evde yaşıyordu. Dışarı çıktığında, evde kendisini ne denli büyük bir kasvetin sarmalamış olduğunun ayırtına vardı. Perdeleri çekili, aynalarına ışık vurmayan -işten çıktığından beri tuvalette bile ışıkları pek açmaz olmuştu- bir evden; insanların güle oynaya, kol kola veya el ele gezindikleri sokaklara çıkmak onda jetlag etkisi yaptı.
Sanki karanlık bir odadan, bir anda gün ışığına çıkarılmışçasına gözleri kısıldı. İstemsizce, kollarını önünde kovuşturmuş bir şekilde amaçsızca İstiklâl’de yürürken buldu kendisini. Adımları, bazen iş çıkışında kendisini attığı Hazzopoulo Pasajı’na yöneltti onu. Oturup bir çay söyledi.
Çayı geldiğinde, evden çıktığından beri ilk kez o an etrafına dikkatlice baktığını fark etti. Her yer doluydu. Çiftler, aileler, tek olmasına rağmen telefonla konuşarak bir şekilde sosyalleşenler; ondan başka dünyadaki herkesin başını ağrıttığı veya başını ağrıtan birileri var gibi görünüyordu. Çayını içerken, derin gözükmeyen fakat içine daldığında boyunu aşan düşüncelere kapıldı. Yanından geçen bir çocuğun arkasına dönüp babasına seslenmesi, onun için derinliğin boyutunun tezahürüydü. 3 boyutlu bile değil, ciddi ciddi sanal gerçeklik uygulaması!
Asıl probleminin, yıllar boyunca babasının çekip gitmesi sonrası yalnız kalan ve onun da işini gücünü bahane ederek daha da yalnız bıraktığı annesinden kaynaklı olduğuna dair yaşadığı o aydınlanma, içtiği çayın acılığını körükledi. Bittabi, bu aydınlanmanın kökeninde yatan, babasına karşı duyduğu karşı konulmaz öfkeyi keşfetmesi de çok uzun sürmedi. Dakikalar sonra çayın parasını öderken, yıllar boyunca ödediği diğer bedeller aklına geldi. Fatura kabardıkça kabarmış, sanki yaşadığı her şey, tüm acı tecrübeler, bir ceza gibi çöreklenmişti ömrünün orta yerine.
Adımları, evden uzaklaştırıyordu onu. Her zaman uğradığı sahafın camekanının önünde, boş gözlerle kitaplara bakarken buldu kendisini. Bir kenarda unutulmuş gibi duran eski bir polisiye romana çarptı gözleri. İsmini okudu. Yutkundu, bir daha okudu. İçinden heceleyerek tekrarladı.
“Babaların Günahları”
Birkaç kâğıt parayla çıkmıştı sokağa. Yine de sahafa girdi ve kitabı alıp çıktı. Eve dönerken, neyi unuttuğunu düşünüyordu. Evden girer girmez, unuttuğu şeyin biralar olduğunu anımsadı. Suavi’yi arayıp gelirken almasını söyleyecekti ki, o hırsla evi toplamaya girişince unuttu. Suavi kapıyı çaldığı sırada temizliği yeni bitirmiş ve yorgunluk atmak için kendisine koyduğu kahvesinden yudumluyordu.
Kapıyı açarken, unuttuğu şeyi anımsadı. Suavi’yle daha sarılarak selamlaşır selamlaşmaz, genç adama kendi kahvesini ikram edip bakkala yollandı. Bakkaldan girerken duvardaki saate baktığında, onu biraz geçtiğini gördü.

*

“Görüşmeyeli nasılsın?”
Bu soruyu sorabilecek tek kişi kendisiydi. Suavi’ye fırsat vermeden, aylardır onu arayıp sormadığı için daha fazla mahcup hissetmesine izin vermeden kendisi sordu. Biralarından ilk yudumları yeni almışlar, birer sigara yakıp sırtlarını koltuklara yaslamışlardı. Eski bir rutin.
Eskiden, daha sık görüştükleri dönemde, kâh Suavi’nin kâh onun evinde iş çıkışlarında buluşup birer bira içerken, illâ ki pencerenin önüne konulmuş iki koltukta oturup gökyüzünü izlerken muhabbet ederlerdi. Onlarınki, sessiz bir sohbetti. Konuştuklarından çok susarlardı. Kafa dinlemeye ihtiyaçları olduğunda, ikisine de ilaç gibi gelirdi bu rutinleri.
Suavi, idare ederdi. Çok konuşmadı, fazla dillendirmedi ama gazetenin son dönemlerde bozduğundan bahsetti.
“Çok baskı var…” dedi, sanki yıllardır yokmuş da yeni yeni peydahlanmış gibi.
“Susturmaya çalışıyorlar. Ama her şeyi… Geçen bir arkadaş, bir öğretmenin intiharını haber yaptı; çocuğu sorguya aldılar.”
Bir şey söylemedi. Suavi’ye şöyle yarım bir bakış attıktan sonra camdan dışarı, göğe yükselmiş aya dikti gözlerini. Neden sonra, “Sen neler yapıyorsun?” diye sordu Suavi. Omuzlarını silkti.
“Hiç…”
İkisi de kısa bir duraksama sonrası gülümsedi. İkisinin de aklına aynı şey gelmişti. Üniversitede okurken tanışmışlardı. Tanışmalarına vesile olan şey, üniversitenin ilk gününde ikisinin de önünde durdukları bilgisayar laboratuvarının camında okudukları yazıydı. Bu, Nasrettin Hoca’nın kendisini “Hiç” olarak tanıttığı, bunun üzerine ona sözlü olarak yüklenen rütbeli bir kişiyi laf cambazlığıyla mat ettiği anekdottu.
“Sahi, kaç yıl oldu?”
Aynı şeyi düşündüklerinin tasdiki misali, Suavi’den gelen bu soru üzerine biraz düşünüp “En az on yıl olmuştur…” diye cevapladı. Biralarından birkaç yudum daha alana dek, sigaraları bitmişti. Son nefeslerini çektiği sigarayı küllüğe bastıran Suavi, “Bu kadar zaman boyunca seninle pek çok konuda dertleştik…” diye söze girdi.
Ardından ne geleceğini tahmin etmişti. Hiçbir şey boşa olmamalıydı. Nitekim, Suavi o güne dek babasıyla ilgili mevzuları hiç konuşmadıklarını vurguladı.
“Yani evet, babanın Berlin’e gittiğini biliyorum. Bunları konuştuk. Orada hayatını yitirmesi, Türkiye’ye naaşının gönderilmemesi falan… Ancak aslında hiç konuşmadık. Biliyorsun değil mi?”
Biliyordu. Söze dökülen her şey, konuşulmuş sayılmazdı. Kafasını sallamakla yetindi.
“Ne düşünüyorsun?”
Suavi’nin sorusu, her ne kadar beklediği yerden gelmişse de, sarsılmasına neden oldu. Kaşlarını çatıp “Ne demek istiyorsun?” diye sorduğunda genç gazetecinin, evin kapısının yanında duran sehpaya bıraktığı, sahaftan aldığı kitabı işaret ettiğini gördü. Gözlerini devirdi.
İlahî bir tesadüf değildi. Sadece gazeteci refleksiyle, gördüğü kitap ve arkadaşının hayatındaki detaylar arasında ilişki kuran Suavi; doğru zamanda konuyu açmıştı.
“Büyükelçilikte tanıdık var. Türkiye’de hapis tutulan bir çocuk vardı, gazeteci. Onun haber takibini yaparken bayağı ahbap olduk adamlarla. Çocuk Almanya’ya döndü ama hâlâ arada bir konuşuruz onlarla. Vize, mize işlemleri falan çözülür.”
O güne dek aklının ucundan dâhi geçmemiş bir yolculuğu düşlemeye başladı. Babasının mezarını ziyaret edip, ne yapacaktı? Sahi, onun neden Almanya’ya gittiğini bile bilmiyordu. Onu en son, on yaşındayken görmüştü.
Eliyle saçlarını karıştırıp, daha yeni söndürdüğü sigarasının ardından bir tane daha yakarken camdan dışarı baktı. Ne yapacağını bilmiyordu.
“Hayatta kaç pişmanlığın var?”
Suavi, çok satan kişisel gelişimci yazarlar gibi bir tavra bürünmüştü. Ellerini önünde birleştirmiş, vücudunu hafifçe sağa çevirip gözlerini direkt kendisine dikmişti. Bu sorunun cevabını kendisi de biliyordu aslında. Arkadaşını iyi tanıyordu.
“Hiç yok…” diye cevap verdiğinde, Suavi kafasını şiddetle salladı.
“Aynen öyle… Hiç yok! Ama şu anda bir boşluk içindesin. Aklında dönüp duran sorular var. Bu soruların cevaplarının babandan geçtiğini hiç düşündün mü?”
Suavi, birasından birkaç yudum alırken o da sigarasından tüttürdü. Doğru söylüyordu.
“İyi ama… Ben hiçbir şey bilmiyorum ki! Nerede yaşadı, neler yaptı, nereye gömüldü… Bu kadar yıldan sonra öğrensem ne olacak?”
Suavi, birasını koltuğunun yanına bıraktıktan sonra kaşlarından birini havaya kaldırdı.
“Belki de önemli olan o mezar değildir. Bu saydıklarındır…”
Gecenin kalanında, zaman zaman Galata Kulesi’nin ışıklandırmasının vurduğu camdan dışarı bakarak uzun uzun sustular. Sabahın ilk ışıkları belirince Suavi müsaade istedi. Tam kapıdan çıkacağı sırada duraksadı. Arkadaşına, soran gözlerle baktı.
“Tamam, sen büyükelçilikteki arkadaşlarına bir sor. Evrakları teslim edersem ne zaman vize çıkar, bir öğrenelim…”
Ondan aldığı bu cevap, Suavi’yi gülümsetti. “Bana bak…” diye söylendi giderayak. “Para pul mevzularını ne yapacaksın? İstersen…” diye konuşuyordu ki sözü kesildi.
“Annemin biriktirdiği bir şeyler var, benim de maaştan ayırıp her ay bir kenara attığım bir şeyler vardı… İdare ederiz her şekilde…”
Aldığı bu cevaptan sonra Suavi kafasını salladı, uzanıp dostane bir şekilde omzunu sıktı arkadaşının. Vedalaştılar.

*

Annesi yıllar boyunca tüm resmî belgeleri hep düzenli tutmuştu. Suavi’nin gitmesinden sonra kısa bir uyku çekti ve ardından bu evrak yığını içine daldı. Yıllara göre ayrılmış klasörler, klasörlerin içinde doğru tasniflenmiş belgeler işini kolaylaştırdı.
Babasının Almanya’ya gidişi sonrası, onun için ayrılmış dosyalar doğal olarak seyrelmişti. En nihayetinde, babasının vefatına dair büyükelçilikten gelen bilgilendirme mektubu ve gömüldüğü mezarlığın bilgilerinin yer aldığı evraklar ile babasının dosyaları sona eriyordu. İnsan ömrü kaç evraklık, kaç klasörlüktü? Bu sorunun cevabını düşünmeye ömür yetmezdi. Babasının Almanya’ya gidişi sonrası gelmiş tüm belgeleri klasörlerden ayırdı, bir kenara koydu.
Sonraki günler, biraz daha hızlı ilerledi. Suavi’den gelen haberler hep olumlu yöndeydi. Gün belirlendi, evraklar hazırlandı… Vize çıktığında, Suavi’yle evde içtikleri o akşamdan sonra on gün geçmişti. Har vurup harman savurma lüksü olmadığı için, en uygun fiyatlı bileti kovalamaya başladı bunun üzerine. Bir hafta sonrasına, düşeş olarak kabul edilebilecek bir fiyata bilet bulur bulmaz aldı. Zira internet alışverişi konusundaki tecrübeleri, ucuzluğun ömrünün çok uzun olmadığından yanaydı.
Kalan bir haftayı ise, son birkaç aydır yaşadığı tüm bunalım hislerinin toplamından daha yoğun olan minik bir depresyon eşliğinde geçirdi. Uyuyor, uyanıyor; bir şeyler atıştırdıktan sonra internetten en uygun otellerin fiyatlarını inceliyor, kendisine bir rota çizmeye çalışıyordu. En sonunda fazla oyalanmanın gereksiz olduğuna kanaat getirip havaalanından servis imkânı olan bir otele bir haftalık rezervasyon yaptırdı.
Bu da içindeki boşluk hissini daha da artırdı. İnsan bir süre odaklandığı bir konuyu sonuca erdirince, kendisini boşlukta yüzüyormuş gibi hissediyordu. Uçağının kalkmasına üç gün kala, bunalımları zirve noktasına ulaştı. Yatıyor, kalkıyor, uyuyamıyor, sızıyor, sızar sızmaz uyanıyordu.
Uçağa binmek üzere servis aracına bindiğinde uyuduğu yirmi beş dakika haricinde, son üç günde neredeyse hiç uyuyamadı.
Yolcuların alkış sesi, uçağın tekerlekleri piste değdiği anda içeride patladı. Uçağın sarsıntısından ziyade bir anda kopan bu alkış sesine uyandı. Etrafına bakınırken, gözlüğünü unutarak elleriyle gözlerini ovuşturmaya çalışmıştı ki; parmakları camdan bir engele çarptı. Uzun zamandır huzurlu bir uyku uyuyamadığı için uçağın havadaki belli belirsiz sarsıntıları ona beşik gibi gelmiş, daha İstanbul semalarını terk edemeden uyuyakalmıştı.
Dışarıda yanıp sönen ışıklara baktı.
Berlin’e varmıştı.
Yıllar önce babası buraya geldiğinde aklından neler geçmişti acaba? Bunu düşünürken, uçaktaki yolcuların ayaklanıp bavullarını alarak uçağın kapısına yöneldiklerini görünce kendisini toparladı. Küçük bir bavulla gelmişti. Koltuğunun üstündeki kısımdan bavulunu alıp uçağın kapısına doğru yürümeye başladı…

Birinci Bölümün Sonu

Etiketler

0 yorum “Berlin’in Günahları / 1.Bölüm”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest