Dünya Bir Tımarhane

Dünya Bir Tımarhane

ve Hepimiz Tımar Edildik Bile…

“Kamusallığın oluşamadığı bir vasatta kamusal entelektüel rolünü üstlenmenin varacağı yer tımarhanedir.” – Güney Çeğin

Bilindik olayların, cümlelerin, isimlerin sürekli birbirini takip etmesiyle, istemsiz bir şekilde oluşan körleşme…

Olasılıkların tümünü değerlendirmek yerine, gerçeğin kısıtlı biçimlerine sıkışıp kalıyoruz.

Tüm halkları etkileyen bazı ortak kavramlar bulunabileceği gibi, halklara özel olanları da var. Kültür alışverişlerinde nasılsa öyle; kamusal alanda kullanılacak kavramların da dönüştürülerek, uyarlanarak serpilmesi gerekmez mi?

Bu gerçeği göz ardı ettiğimizde, toplumda, geçici felce maruz kalmışçasına başgösteren bir panikleme, bu panik yüzünden değerlerine daha sıkı sarılma, hatta kabuğunu örme eğilimi peydahlanmıyor mu?

Bu bir fermantasyon sürecine benziyor aslında. Kültürel evrim, dönüşümün kristalleştiği yerde belli ediyor kendini. Yüzyıllardır aynı düşünme şeklini, aynı konuşma tarzını, aynı korkuları, aynı savunma mekanizmalarını, belirli savaş yöntemlerini benimsemiş halklar kaçınılmaz olarak hırs ve intikamı bileylemeye başlar. Feodalin güncellenip demokrat olarak yutturulmasını bile göremeyecek kadar körleşerek…

Akıldışı otorite ya güç kullanacak ya da telkin edecek. Başka yolu yok. Güç kullanırsa kimseyi kendisine bağlayamaz elbette. Öyleyse telkin etmek, gönüllü itaatkârlar yaratmak zorunda. O zaman itaati erdemle özdeşleştirip, itaatsizliğin “günah” olduğunu ilan edebilir. Medya yoluyla verdiği sakinleştiriciler de hayatta değerli olan ne varsa, neredeyse hepsini kaybettiğini unutmasını sağlayacak. Artık herkes “gönüllü” olarak aynı fikirde birleşebilir.

Düşünebilen ama akıl yürütemeyen insanlar… Nesnelere ve güce taptığı için insana olan saygısını yitiren, bunun sonucunda ahlak ve erdemden git gide uzaklaşan, akılcı düşünceye karşı körleşen bireyler. Yaşamı değil, ölümü temsil eden, amaç yerine araç haline gelen insanlar… Kendinden utanması gerekirken, aynı otoriteye itaat etmeyenden nefret edebilen gönüllü köleler.

İktidar; iktidara yakın olanın sahiplenildiği bir güç alanı. İktidarla halk arasındaki geçirgenliğiyse entelektüellerin üstlenmesi gerek. Ne de olsa kırbaç onların elinde. Entelektüel derken; saflarına ayrılmış, uzlaşma koşulları belirlemek yerine onu zora sokacak kırmızı çizgiler çekmeyi tercih eden, bunları halka da kabul ettiren ve bu sırada bir kahraman gibi görünmek için çabalayan insanlardan bahsediyoruz.

İktidar hırsı ve iyi bir yaşam sürme hevesiyle susturuyor vicdanını. Kendisindeki dikta eğilimini de fark etmiş olmalı. İçinde tuzağa düşürüldüğü bir dikta… Bunun farkına varamaması için aptal olması gerek. Bunu bir satranç oyunu gibi görüyorsa, “piyon” olduğunun farkına varamadığı da ortada.

Ticaretin, iyi olanı kötüye dönüştüren mekanizması da sanki o dünyayla hiçbir bağları yokmuş gibi görünen bu piyonların kullanılması üzerine kurulu. Kendilerine devlet eliyle sunulanları, gerçeğin üzerinin örtülmesiyle yaratılan suni gündemleri medya aracılığıyla geniş kitelelere duyurur, yorumlar, taraftar toplar, görevlerini yerine getirmiş olurlar.

Bir de onların kuyruklarında gezinen yancılar var. Bir isim Süreyya yıldızıymışçasına parlatılacaksa, onu parlatacak yancılara da ihtiyaç duyulur tabii. Bunlar da genellikle akademik alanda çalışanlar arasından seçilir. Yoruma izin vermeyen, kendi yorumunu mutlak değer olarak gören, tartışma alanı yaratamayan, kolektif aklı savunmayan bir insanın “akademisyen” olabilmesi bile yeterince hayret verici zaten. Hakeza, sosyal medyayı kullanarak kendisine bir hayran kitlesi biriktirebilmesi de öyle.

Sınırların kalkması, “tacir devlet, müşteri toplumu” düzeninin korunması, cinsiyetsiz halk yaratma, insanların da nesneler gibi sayılardan ibaret olması yolunda kullanılan bu insanlar, gerçek entelektüelleri ve gerçeği görebilen herkesi tımarhanelik edebilir.

Antik Yunan uygarlığının kamusal alan normlarının, çoğunluğu diri tutan, çoğunluğun getirdiği iktidar yapısı hala işlevselliğini koruyor.

Bu topraklar üzerinde, bu toprakların diliyle, bu toprakların geçmişiyle konuşulmadıkça sömürge zincirini boynumuzdan çıkarmak mümkün mü? Alanlara doluşup toplu ölümlere seyirci kalan bireyler olarak arenaları yargılama hakkımız var mı? Ölümden kahraman yaratmak da aslında ölüsevicilik değil mi? Devletler, şirketler ve tüm bürokratik organizasyonlar önderliğinde, insan yerine nesnelerin önem kazanması üzerine yönlendiren bir kültür de tıpkı Erich Fromm’un söylemiş olduğu gibi, özünde yine ölüsevicilik değil midir?

“İnsan bir nesneye dönüştürüldüğü ve bir nesne gibi yönetildiği zaman, onu yönetenler de nesneler haline gelir” diyor Fromm; “Ve nesnelerin ne bir iradesi, ne vizyonu, ne de (gerçek bir) planı olur.”

Boğazlarını sık ama sakın öldürme; ölmelerine ramak kala çek ellerini. Nefes almalarına yardımcı ol ki hayatta kalabilsinler…

Gelişmeye yönelik bazı yapı taşları kimi zihinleri yaratıcı çözümler geliştirme yönünde teşvik edip üretkenliğin fitilini yakar ama bir yandan da ezberci bir toplum yaratıp, onları tek yönde ilerlemeye zorladıkça; ilk grup pusulaya, diğerleri de ancak o pusulanın gösterdiği yöne ilerleyebilen robotlara dönüşür. Kurnaz aklın ihtiras ve menfaatleri doğrultusunda gerçekleşen bir devinim bu.

Bu insanlar her devirde vardı. İşçi akılsa ataletini inatla korumaya devam etti. Neticede tüm hamleler, sınıfları pekiştirecek formasyonu güçlendirmek adına, halk adına ama halk karşıtı devrimlerle gerçekleştiriliyor. Her seferinde biraz daha özgürleştiğini sanan köleler de bunları alkışlıyor.

Akîl addedilen insanlar, tekerrür eden tarihsel süreçlere sırtını dönüp, ne olursa olsun mutlu olmaya devam edebilen Polyannalar’ı yaratırken; kanlı eylemleri sahneleyenler de “Halk adına!” diye bağırırken halkı doğru düşünme ediniminden yoksun bırakıp, belirli bir tarafa ait olmasını zorunlu kıldı.

İnsan da doğanın bir parçası olduğuna göre sürü bilincini kendinden söküp atamaz; Bunu kabul etmekten başka çaresi yok. Bu sürünün bir de başı olmalı elbette. Çok başlı olmak, böcekler gibi yaşamaya benzer. Lüks bir evin mutfağında gezinmesi, onun bir böcek olduğu gerçeğini değiştirmez.

Tüm süreçlerde, geliştirilen bu formüller aynı temele dayanıyor: Zeka yerine kurnazlığı kullanan kamusal alan entelektüellerinin piyasaya sürülme şekli. Biz de bunların hepsine başka başka kulplar bulup hâlâ taraf peşinde koşuyorsak; dünya zaten tımarhane ve hepimiz tımar edilmişiz bile.

Bertrand Russell, “Düşünce azınlığın ayrıcalığı değil de çoğunluğun malı haline gelecekse, korkuyla işimizi bitirmiş olmalıyız” demişti. Toplumsal sorunların manifestolarla düzeltilmeyeceğini de öğrenmiş olmalıydık. Devrim bence bir güncellenme. Ama önce bireysel sahada…

Bireysel ışığın kolektif devinimle toplumsal alana yayılmasını sağlayan bir kılavuz olarak görelim bunu. Sistem gaz almadan, gaz vermez ki toplumsal patlama olmasın. Feci şekilde ayrıştık. Her birimiz bir tarafa tutunduk. Peki tarafların tutunduğu “yaşamsal iyiyi” birleştirmeyi de mi akl’edemiyorlar yani? Tam da buradan besleniyorlar. Tam da buradan!

Hiçbir şeyi sahici ve samimi olarak dinleyemeyişimiz de bundan; farkındalığa körleşen tarafımızdan. Haliyle idollerimiz de birer “poster insan”.

Aslı Filiz

Etiketler

0 yorum “Dünya Bir Tımarhane”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest

Share This