
Tek bir pencereden bakmak dünyaya çok zor olsa gerek. Bir manzaraya veyahut koca bir denize farklı açılardan bakmak, dünyayı başka konumlardan başka noktalardan görmek kısacası at gözlüğünü çıkarmak gerek.
Farklı konumlardan bakarken kaybolmamak gerekli bir de. Mümtaz gibi alaturka dinleyip Proust ve Baudelaire okusam da bazı değerler müze malzemesi olmayacak kadar kıymetlidir toplumlarda.
Mevzu derin olduğu için bu kısımda hayatta “okumak” noktasında en çok kıskandığım adamı anmadan edemem tabi ki. Kıskanıyorum elbette okumaktan kör olan kaç yazarı var ki bu dünyanın.

“Kendi kütüphanesine yabancılaşan bir aydın tipi türedi. Doğu’yu unutmuş, Batı’yı anlamamış…”
Meseleye Doğu ile Batı’nın kavgası olarak bakmasam da bazı çıkmaz sokaklar vardır. Hani bir zamanlar hece mi yoksa aruz mu yoksa serbest ölçü mü diye tartıştığımız münazara konuları gibi. İşin aslın şu ki kazananın net olmayacağı bu kavgalar bizlerin edebiyata ve sanata, dünyaya farklı açılardan bakıp gözlerimizi ufka diktiğimiz zamanlardı aslında.
Şimdi ise münazaraların dahi kıymetinin kalmadığı yeni bir zamanda konuyu en iyi “Kırtıpil Hamdi” anlatabilirdi:
“Bizim Doğu-Batı meselesi dediğimiz şey, aslında bir krizdir; kökleri derinde olan bir ağacın, rüzgâr yüzünden kendi yapraklarından utanması krizidir.”
Araba Sevdası romanındaki gibi Bihruz beyler türedi dünyaya. Ne mazinin bize bıraktığı değerler var ortada ne de bilim diyarının yenilikleri ve modernitesi hayatımızdan. Kullanılan eşyaların ve giyilen kıyafetlerin etiket fiyatı üstünde taşıyıp gezer sergi olduğumuz bir zamanda ne yazık ki her şey “pazarlama”.
Eskiler yol göstermeye çalışmıştı birçok kez hem de isyan şiirleri yazdılar, bildiriler topladılar, eylemler yaptılar. Şimdi kitapları özgür Nazım Hikmet’in ama hiç olmadığı kadar tutsak fikirleri.
İhtiyar medeniyet evlatlarına yeni bir dünya kurmaktan o kadar aciz ki karşı kıyıda gördüklerini ne varsa kopyala-yapıştır misali görünenleri aldılar, zihindeki değişimleri ise geride bıraktılar.
Atilla İlhan, fevkalade bir şair, aynen şöyle demişti:
“bir elinde batı’nın zehirli çikolatası
bir elinde doğu’nin efsunlu tesbihi
hangisine dokunsan öteki sızlar
kendi gölgesinden korkan bir hayal gibi
ne o tarafa geçebilirsin tam olarak
ne bu tarafta kalabilirsin huzurla…
bir yanın piyano sesiyle ürperir
bir yanın ney sesinde erir gider
iki medeniyetin eşiğinde kalmışız
ne kapı açılır içeriye
ne rüzgâr izin verir gitmeye…”
Şimdi kalmadı bir Doğu Batı tartışması malum kendi yetiştirip büyüttüğü güzel çocukları yabancı memleketlere kaptırırken bu memleket ortasındayız belki de zamanın.
Bir serzeniş değil bu tavuk mu yumurtadan çıktı yumurta mı tavuktan anlamsız tartışmasının devamı da değil. Bu ettiğimiz münazaralar dile, kültüre ve medeniyete önem verdiğimizin nişanesiydi biz zamanlar.
Hilmi Yavuz ise çok güzel bir yorum ekliyor tam burada:
“Doğu bir zaman rüyasıdır, içine kapanan,
Batı bir mekân hırsı, dışa doğru uzayan.
Biz ki bu iki aynanın tam ortasındayız;
Hangi aynaya baksak, ötekinde kalır yarımız.
Bir yüzümüz eski bir neyin sesinde kayıp,
Bir yüzümüz modern bir kentin gürültüsünde ayıpmış gibi…”

Bu adama kafayı melankolik konulara takmış diyebilirsiniz ama bizden elli, altmış, yetmiş yıl önce amansızca bir birleri ile tartışan insanların bugün bıraktığı izlerin silik yankılarında ancak resmediliriz onların mirasını. Hadi canım sen de çok taktın bu konuyu kafaya diyebilirsiniz:
“Yedi adam bindi bir otobüse,
Biri Doğu’ya bakıyordu, biri Batı’ya.
Biri rüyasındaydı mazi cübbesinin,
Biri cebinde taşıyordu Batı’nın soğuk saatini.
Sesler gelir uzaktan, makamlar karıştıkça:
Bir yanda tanburun ince ve narin sızısı,
Bir yanda fabrikanın ve çeliğin çirkin uğultusu.
Pencereler kapandı, kapılar kilitlendi,
Biz ki kendi masalını unutmuş çocuklardık.
Batı’dan bir rüzgâr esti, söndürdü kandilimizi,
Doğu ise gecenin koynunda uykusuna devam etti.
Şimdi ne o eski kandilin ışığı var elimizde,
Ne de Batı’nın getirdiği ampul aydınlatıyor ruhumuzu…
Ortada kalmış bir kuşak, ne evine dönebiliyor,
Ne de gittiği yabancı sokaklarda iz bırakabiliyor.”
Cahit Bey de konuya vakıf emin olabilirsiniz derdim. Çünkü bir nesil ki kendi mirasından uzakta kalarak tarlayı bağı bahçeyi satıp bilmediği diyarlara göç ederek yollarda revan oldu bir nesil ki mirastır diyerek at gözlüğünü takıp kapattı dünyaya gözlerini. Şimdilerde biz yaşıyoruz iste etiket misali ömürleri, anlam veremediğimiz büyük bir medeniyetsizliğin bizi resmedişini. “Medeniyetsizlik” sözlük anlamı, filolojik kökeni felan hiç araştırmanıza gerek yok. Ne kendi mirasına sahip ne başka bir medeniyetin parçası olabilmiş kimliksiz, vasıfsız, merak ve keşfetme arzusundan uzak bir insanlar bütünü diyebiliriz diye umuyorum.
Elbette dünya boş kalmaz boşta bırakılmaz lakin artık değerli olarak gördüğümüz tek şey madde ve eşya ise yarınlara çok şey kalmayacak bundan eminim diyebilirim. Yahya Kemal geliyor aklıma gençlikten ihtiyar olana kadar koca bir dünyanın nasıl değiştiğini resmetmişti. O dizeler hatırıma gelir:

“Bu def’a farkına vardım ki ihtiyarlamışım.
Hayâtı bir camın ardında gösteren tılsım
Bozulmuş, anlıyorum, çıktığım seyâhatte.
Cihan ve ben değiliz artık eski hâlette.
Mısır ve Sûriye, pek genç iken, hayâlimdi;
O ülkelerde gezerken kayıdsızım şimdi.
Bu gözlerim, medeniyetlerin bıraktığını,
Beş on yıl önce, görür müydü, böyle taş yığını?
Bugünse yeryüzü hep madde, her ufuk maddî.
Demek ki alemin artık göründü serhaddi.
Ne Akdeniz’’de şafaklar, ne çölde akşamlar,
Ne görmek istediğim Nil, ne köhne Ehrâmlar,
Ne Bâlebek’te lâtin devrinin harâbeleri.
Ne Biblos’un Adonis’den kalan sihirli yeri,
Ne portakalları sarkan bu ihtişamlı diyâr,
Ne gül, ne lâle, ne zambak, ne muz, ne hurma ve nar,
Ne Şam semâsını yâlel’le dolduran şarkı,
Ne Zahle’nin üzümünden çekilmiş eski rakı,
Felekten özlediğim zevki verdiler, heyhât!
Bu hâli, yaşta değil, başta farzeden bir zât
Diyordu: “İnsana çarmıhta haz verir îman!”
Dedim ki: “Hazreti İsâ da genç imiş o zaman.”
Eğer mezarda, şafak sökmiyen o zindanda,
Cesed çürür ve tahayyül kalırsa insanda,
– Cihan vatandan ibârettir, îtikadımca –
Budur ölümde benim çerçevem, murâdımca;
Vatan şehirleri karşımda, her saat, bir bir;
Fetihler ufku Tekirdağ ve sevdiğim İzmir;
Şerefli kubbeler iklimi, Marmara’yla Boğaz;
Üzerlerinde bulutsuz ve bitmiyen bir yaz;
Bütün eserlerimiz, halkımız ve askerimiz;
Birer birer görünen anlı şanlı cedlerimiz;
İçimde dalgalı Tekbir’i en güzel dînin;
Zaman zaman da “Nevâ-Kâr’ı” doğsun, Itrî’nin.
Ölüm yabancı bir âlemde bir geceyse bile,
Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle.”
Esenlikler…
Tarık Talha Taşören















