Kim suçlu diye sorarken kendimi suçlu bulduğum oyun: Orijinal Günahlar

“Ben olsam öldürür müydüm?”

Evet, bu soruyu kendi kendime sorarak çıktım Orijinal Günahlar’ın Moda Sahne’deki temsilinden sonra. Gökhan Erarslan’ın yazıp-yönettiği ve 2019-2020 tiyatro sezonunda kendinden fazlasıyla söz ettiren malum oyundan bahsediyorum. Ülke gerçekliğini yüzümüze yüzümüze vuran, kanıksadığımız olayları, yaşayan kişilerin gözüyle bizlere gösteren, fazlaca cesur bir metin yazmış Gökhan Erarslan. Günümüz tiyatrosunda hikâye içinde aktarılan kimi anlardaki yergi ve taşlamalara alışkındık hatta soyutlamaya ve göndermelere de öyle, fakat bu oyun dolaylamaya ve imaya hiç gerek duymadan, söyleyeceği lafı direkt anlatmayı tercih etmiş. Çok fazla konuşulması ve yorumlanması da bu yüzden olsa gerek. Oyundan çıktığımdan beri kendime sorduğum bazı sorular var. Oyunu izleyenlerin de kafalarında pek çok soruyla salondan çıktığına eminim. Yargıyı seyirciye bırakan Gökhan Erarslan bence hedefine ulaştı.

‘Tarihte olaylar tekerrür eder. İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak…’ (Karl Marx)

gestus,  2018 yılında kurulan bağımsız bir sanat topluluğu. Bu topluluk edebiyat gönüllülerinden,  öğrencilerden, akademisyenlerden oluşuyor. Kendi içlerindeki atölyelerle beraber tiyatro alanında da varlar. İlk oyunları Etik Nedir ile akademilerdeki güncel sorunları ele alan ekip, KHK meselesinden dert çekenleri akıllara getiren, esas sorunsalı ise etik değerler çerçevesinden arayan ve aktaran bir yorum sunmuşlardı. Orijinal Günahlar ise gestus’un ikinci yapımı olarak bu sezon sahnelenmeye başladı.

Oyun, cinayet işlemiş dört karakterin mahkemedeki sorgularına bizleri götürürken, seyirciyi de taraf olma durumuna zorluyor. Etik Nedir’de oyunun finalini seyirci belirliyordu ve kararı oyundaki öğrenci konumuna sokulan, izleyiciler veriyordu. Burada ise seyircinin vicdanlarına seslenen bir final var. Gökhan Erarslan sahnelemede pek çok biçimsel türe yer vermiş. Metatiyatrodan kabareye, epik anlatıdan dramatik tiyatro öğelerine kadar pek çok biçimi oyunun içindeki anlara yerleştirmiş. Absürt anlar da var geleneksel tiyatrodan anımsadığımız trükler de… Hikâyeleri takip ederken, bu biçimsel denemelerle karşılaşıyoruz sıklıkla. Hatta hikâyelere ve oyunculuklara kaptırırken bunları kaçırmak bile olası.

Dört katilden biri inşaat mühendisi, biri gündelikçi, biri cep telefonu satıcısı, biri ise yatırım danışmanı. Oyundaki bu dört emekçi farklı sosyokültürel ortamlarda yetişmişler. Baktığımızda hepsi birbirinden farklı kişiler ve kişilikler. Biri Vanlı, biri Sivaslı, biri Aydınlı, biri İstanbullu… Eğitim durumları da birbirinden farklı, yaşantıları ve geçmişleri de… Fakat hepsi sanık sandalyesindeler ve birlikte yargılanıyorlar. Gökhan Erarslan, oyun kişilerinin tüm bu farklı özelliklerine rağmen, aynı trajedinin içinde olmuş olmasını, bulunduğumuz sosyal ve ekonomik yapının bir sonucu olarak gösteriyor ve asal çatışmanın bir sınıfsal mesele üzerine olduğu vurgusuna sözü getiriyor. Parayı her şeyin üzerinde bir değerde tutan kişiliklerin insanlıktan nasıl çıktıklarına tanıklık ettiriyor bizi. Aslında anımsatıyor, hatırlatıyor. Samuel Beckett’in dediği gibi: ‘Dünyadasın, işte bunun tedavisi yok.’ Yaratılan bu vahşi ve yoz dünyada, insanca yaşamaya çalışanlar bir yerde çaresiz kalıyorlar ve sıkıştıkları yerde suç işleyerek saflıklarını kaybediyorlar. Bu saflığı kaybetmiş olmaları da onları, kendi orijinal günahlarına, yani insan öldürmeye kadar götürüyor.

“Sen olsan öldürür müydün?”

Kaçınılmaz bir ölüm gerçeği var oyunda. Karakterlerin hepsi cinayet işlemeden önce başka ölümlerle karşılaşıyorlar ve buna bir tepki olarak insan öldürmeye karar veriyorlar. Çünkü adalete inanmıyorlar. Finalde de ‘Bizi kendi vicdanlarınızda yargılayın, kitaplarda yazan adaletinizde değil’ diyerek bunu açıkça ifade ediyorlar. Ezen-ezilen çatışmasında güçlü olan zayıf tarafı hep eziyor. Onu hor görüyor. Canını acıtıyor. Hatta onu yok ediyor. Bu cinayetlerin öncesinde, masum kişilerin ölmesine sebep olan patronların cinayetleri, o kişilerin ölmesi gerektiği düşüncesini mi yaratıyor peki? Masumlar ölüyorsa suçlular neden yaşıyor? O halde tüm suçlular ölümü mü hak ediyor? Gökhan Erarslan’nın verdiği mesajı çıkartmakta oldukça zorlandım. Aslında bence demek istediği bunların hiçbiri değildi.  Çünkü oyundaki ölüm sahneleri gerçekteki olayın bire bir gösterimi değil, aksine anlatıya uygun bir sahnelemeyle karşımıza çıkıyor. Hatta cinayetler esnasındaki bazı espriler bizi güldürüyor da… Bu bağlamda oyun seyirciyi düşünmeye zorluyor. Brechtyen bir tavır alıyor. Esprilerdeki klişelerin bilinçli seçildiği de çok açık. Bazılarına tipik gag esprileri bile diyebiliriz. Bence sebebi geçmişten bugüne değin hiçbir şeyin değişmediğinin bir göstergesi olarak verilmiş olması. Kötü karakterlerin de sempatik çizilmesi gerçek hayattan bir izdüşüm. Bunlar bu kadar sempatik olmasa bu adaletsizlik zaten olmazdı çünkü.

Gerçekçi bir sahneleme tekniği kullanılmamış olması, yazarın bence masum insanların ölümüne sebep olan bu tip kişilerin hala yaşıyor olmasının adaletsizliğini göstermek istemesinden kaynaklı olabilir.  Bu cinayetleri işleyen insanların mahkeme karşısındaki halleriyse, eğer bu cinayetler gerçekten işlenmiş olsaydı, karakterlerin düşecekleri durumu göstermek amaçlı da olabilir. Eğer böyleyse, bence hiç de haksız sayılmaz yazar. Zira bir cinayet işlediyseniz, öldürdüğünüz kişinin geçmişte ne yaptığı pek de önemli değildir artık. Bu sizin de artık katil olduğunuz gerçeği değişmez. Çağdaş hukuk böyle der. Kutsal kitaplar da öyle… Bence Gökhan Erarslan bu oyunda, gereken ideal adalet kavramının ne olması gerektiğini dair hepimizi sorgulatmak istemiş. Bizleri de, hayalinin doğru olup olmadığı konusunda bir sorguyla baş başa bırakmış. Aslında şu gerçeği göz ardı edemeyiz ki; ülkemizde birçok sebepten dolayı ölen çok fazla masum insan var ve biz bu ölümler karşısında hiçbir şey olmamış gibi hayatımıza devam edebiliyoruz maalesef. Bu masum insanların ölümlerinden sorumlu olanların cezalandırılmaları karşısında yetersiz kalan adalet sistemi ise, onları öldürenler karşısında katı ve acımasız olabiliyor. Suç ve ceza kavramlarını da sorgulatıyor yazar. Suçluyla suçsuzu ayırt edemez bir hayatın içinde belki bizler de bunu karıştırır hale gelmiş olabiliriz, ne dersiniz?

Yazarı tanıyanlar ve onun geçmişte inşaat eğitimi alıp uzun yıllar Zonguldak’ta, yani bir maden kentinde, geçirdiğini bilenler için ilk epizot ve son epizot hiç şaşırtıcı değil. Çünkü yazar gayet iyi bildiği gerçekliklerden yola çıkarak, yaşadığı hikâyeleri kaleme almış ve kusursuz bir kurguyla derdini ortaya koymuş. Bir röportajında Gökhan Erarslan, anlattığı bu hikâyelerin ne kadarının gerçek olduğu sorusuna cevap verirken kaçınmış. Bence hepsi gerçek. Bu olayları bilmeden, görmeden, yaşamadan kaleme aldığını ben zannetmiyorum.

İlk epizottaki inşaat rantçılığı ve fırsatçılığı, ikinci epizottaki kadına şiddet, üçüncü epizottaki tüketim çılgınlığının son raddedeki deliliği, son epizottaki maden kazası hiçbirimize yabancı değil. Her epizota ayrı bir isim vermiş yazar. Her epizot kendi başına bir oyun aslında. Sistem yoz ve çıkışsız. Belki de tek çare sınıf ayrımını bitirmek. Ama nasıl? Bu da oyundan sonra akla takılan başka bir soru?

Oyunda canlı müzik kullanmayı tercih etmişler. Sahneye bir canlılık katmış bu seçim. Oyunla ve oyunun anlatılarıyla bire bir örtüşen şarkılar seçilmiş olması da, anlatıya büyük katkı yapmış diyebiliriz. Ama bana göre canlı orkestra kullanmış olmasının altında yatan sebep oyuna bir enerji katması değil sadece. Olayları algıladığımız şekliyle, kendi hayatımıza nasıl devam ettiğimizi bu orkestra gösteriyor diyebilirim. Canlı müzik oyunda bence bir simge olmuş yani. Hayat her şeye rağmen devam ediyor şarkılarla…

Oyuncuların hepsi çok başarılı ayrıca. Anlattıkları hikâyelere çok hâkimler. İnanarak oynuyorlar ve tam bir ekip bütünlüğü içindeler. Onlar için aslında zor bir oyun bu. Pek çok biçimsel türün içinde denendiği bu oyunda yeni tavırlar almak, gestus çıkarmak ve karakterden karaktere, tipten tipe girmek, bununla birlikte oyunun bütünlüğünden hiç kopmamak elbette kolay değil. Şive komedisine kaçmıyorlar hiç. Çok sıcak ve samimiler. Oyunu seven seyircilerin ortak kanaati de hep bu yönde. Şirvan Kalenderoğlu, Ezgi Erarslan, Özer Keçeci ve Özge Ünal’ın her biri büyük bir alkışı hak ediyor. Ezgi Erarslan bu sezon izlediğim en iyi kadın performanslarından birini sunuyor seyircilere.

Bu oyun bir melodram değil. Anlatılanlar gerçek ama anlatı gerçek değil. Koşullar acı ama gülümsemek zor değil. Gülmek muhalif bir eylemdir diyen herkes Orijinal Günahlar adlı oyunu izlemeli. Politik Tiyatro yapan çok az ekip ve çok az oyun var. Propaganda tiyatroculuğu yapmadan, politik bir duruş sergileyen bu oyuna emeği geçen herkesi tebrik ederim. Sezon içinde de mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum.

Ülkü Menderes

Etiketler

0 yorum “Kim suçlu diye sorarken kendimi suçlu bulduğum oyun: Orijinal Günahlar”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest