“Öteki Kapımdan Gel Bunu Açamazsın”: Attilâ İlhan Yazımı Üzerine Bir Deneme

Attilâ İlhan

Attilâ İlhan gibi şair ve yazarlar hakkında yeni bir yazı yazmanın iki tür güçlüğü vardır: Çözümlemeye cesaret ettiğiniz, öyle sağlam metinlerdir ki hak ettikleri ölçüde yeni bir metin yazmak başta korkutur yazanı ve “Bugüne dek birçok kez çözümlenmiş, üzerine gerçekten nitelikli çalışmalar yapılmış bu metinler için “yeni” neler söyleyebilirim?” sorusu zihninizde dönmeye başlar. Genellikle metin merkezli okumaları tercih eden biri olarak son zamanlarda birkaç kez denediğim okur merkezli bir okumayı bu yazı için de uygun görüyorum. Bu yüzden Attilâ İlhan okuma deneyimlerim ve kazanımlarımı anlatmaya başlayarak sözü açıyorum.

Sevdiğiniz bir yazar ya da şair, üretimini yalnızca bir tür üzerine sınırlandırmamışsa bu, okur için büyük bir şanstır. Farklı türlerde yazdığı metinleri bir bütün olarak okuduğunuzda birini çözümlerken eksik kaldığını düşündüğünüz noktalar varsa diğer metin yardımcı olur bu konuda ve çözümlemedeki, yorumlamadaki boşlukları doldurur. Attilâ İlhan’ın ilk şiirlerinin yayımlandığı yıllarda şiir kitapları, okurun bugüne kıyasla daha çok değerini bildiği yapıtlardı. Daha sonraki yıllarda, günümüzde, Ahmet Oktay’ın da bir yazısında dikkat çektiği gibi, roman daha öne çıkan bir tür oldu ve ne yazık ki diğer yazınsal türlerdeki üretimin çoğu zaman geri planda kalmasına da yol açtı. Attilâ İlhan’ın yazdığı dönem ve okur kitlesini de göz önünde bulundurursak şiir ve romanları, böyle bir haksızlığa uğramadan hak ettikleri değeri okurdan gördü ama ürettiği bir başka tür de denemedir İlhan’ın ve bugünkü okura deneme türünde yazdığı kitaplar ne kadar ulaştı? İlhan’ın birçok dizesini ezbere söyleyebilecek okurlardan ne kadarı örneğin bir Hangi Batı’yı okudu?

Şiirlerinden olduğu kadar düz yazılarından da aynı tadı alabildiğim Kaptan’ın denemelerini okurken savlarına, önermelerine katıldığım da oldu, karşı çıktığım da. Örneğin, Kadınlar Savaşı adlı kitabının ilk yarısında yer alan denemelerindeki bakış açısıyla ikinci yarısındaki tutumu arasında bence ciddi farklılıklar vardı ve ilk yarısındaki düşüncelerine katılırken ikinci yarısında daha tartışmalı bir okuma süreci geçirdim. O ikinci yarıdaki bu okuma deneyimim ise “Attilâ İlhan keşke hayatta olsaydı ve bu kafama takılan soruları ona sorma fırsatı bulsaydım. Acaba otuz yıl önce yazdığı bu denemelerindeki gibi mi düşünüyor şimdi de?” gibi düşüncelere neden oldu. Bu son soru önemliydi benim için; çünkü Kaptan’ın sabit fikirli bir insan olmadığını biliyordum. Yalnızca bir edebiyatçı olarak değil, bir düşünür olarak da dünyayı iyi takip ediyordu ve elbette yaşadığı toplumun çok ötesinde bir mercekten bakıyordu olan bitene. “Şimdi ne düşünürdü?” soruma yanıt alma gereksinimim, büyük ölçüde bundan kaynaklanıyordu.

Şiirlerini okurken de benzer bir ikiliği yaşıyorum farklı duygu ve düşüncelerle de olsa. Hepimizin bildiği “ayrılık sevdaya dahil” şiiri mesela. Birinin yokluğunun neden olduğu yalnızlığı “mor kıvılcımlar geçiyor / dağınık yalnızlığımdan” dizeleri kadar güçlü anlatabilen tümcelerle kaç kez karşılaşmışızdır? Yalnızlığın getirdiği özgürlüğün hiçbir değerinin olmadığını kaç kalem yazar? Bir suç ortağı gereklidir bize ve hep yanlışa meraklıyızdır, değil mi Kaptan? Bu dizeleri okurken ve bunlar aklınızdan, belki de kalbinizden geçerken şairine kızacağınız bir dize çıkar karşınıza. Yalnızlığın pek de matah bir şey olmadığını bu kadar anlattıktan sonra “çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var” der ama ardından da sanki bu dizesindeki önermesini çürütmek istercesine “öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil” der (ayrılık sevdaya dahil, 2010: 76, 77). İnsandaki bütün çelişkileri, aslında hissettiklerinin tam tersini söyleyerek belki başka şeyleri koruma altına alma çabasını ya da “hesap kitap” adlı şiirinde açıkça dile getirdiği insana ait korkuları anlatır ustalıkla ve okurda yazınsal metinlerin neden olması gereken sarsıntıyı her defasında gerçekleştirerek. Yine o insanî korku, tedirginlik “yağmur kaçağı” şiirinde de karşımıza çıkar:

elimden tut yoksa düşeceğim
yoksa bir bir yıldızlar düşecek
eğer şairsem beni tanırsan
yağmurdan korktuğumu bilirsen
gözlerim aklına gelirse
elimden tut yoksa düşeceğim
yağmur beni götürecek yoksa beni (Yağmur Kaçağı, 2011: 9)

Attilâ İlhan şiirlerine baktığımızda dikkat çeken bazı kavramlar vardır. Gece ve bu kavram çevresinde yaratılan imgeler, ilk aklıma gelenler arasında. Yukarıda adını andığım şiirlerden “hesap kitap”ta kalın, fosforlu ve derin bir karanlıktan söz eder şair. Yine karşıtlıklar üzerine kurmuştur imgelerini (Kimi Sevsem, Sensin…, 2011: 94). Karanlık, o belirsizliğine karşı varlığını tüm gücüyle hissettirir, fark ettirir fosforuyla, derinliğiyle. Attilâ İlhan şiirinde dokunacağınız bir varlığa dönüşür adeta ve şairle beraber bu karanlığın öylesine üstünüze geldiğini hissedersiniz ki sonunda şair, bir başka şiirinde “bana bir şimşek çak / ortalık fena karanlık / yüreğim örtülüyor / ağır bir dalgınlığa genişliyorum” der ve bir ışık, bir yardım ister. Siz de katılırsınız bu isteğine kuvvetle muhtemel (Kimi Sevsem, Sensin…, 2011: 95). O karanlık, hepimizin, farklı dönemlerde yaşasa da, her insanın yaşamında bir yerde vardır; çünkü dünya, belki çok pesimist olacak ama hiçbir zaman toz pembe bir yer olmamıştır. Kaptan’ın yapıtlarını yayımladığı dönemler de en karışık, en karanlık zamanlardır. Şiirinde bireyi anlatan birçok dize bulunmasına karşı toplumu, toplumsal sorunları, yaşadığı ülkenin ve dünyanın gerçeklerini asla göz ardı etmeyen bir kalemdir Attilâ İlhan. Suya sabuna her daim dokunmuştur. Dönemin sorunlarını işlemekten kaçmak adına tutup da yüz yıl öncesini metinlerine arka fon seçmez. Bu nedenle yazdıkları, yazınsal değerlerinin yanı sıra yarına bir not da düşer ve hem yayımlandığı dönemin okurlarına hem de sonraki yıllarda okuyacak başka kuşaklara yazın temelinde dünyaya bakma olanağı ve bir kaynak sunar.

Bozuk düzen, bütün kurumlarıyla varlığını korurken insan yaşamında bıraktığı enkazın etkileri tüm gücüyle, belki zaman zaman kılık değiştirerek, kuşaktan kuşağa geçer. Bu arızalı yapı, arızalı insanlar yaratır. Yazın ise insanı işte bu tüm arızalarıyla, acziyle, zaaflarıyla anlatır. Kimilerinin ileri sürdüğü gibi yazının mutlu mesut bir dünya betimlemek ya da insanı hep olumlu yanlarıyla göstermek gibi bir zorunluluğu da yoktur. Gerçek yaşamda nasıl dibe vuruyorsak ya da birilerinin dibe vurmasına doğrudan neden oluyorsak yazınsal metinler de bu gerçeği es geçemez. İlhan’ın “delik deşik” şiirinde bu insanlardan biri vardır örneğin. “kirpi gibisin çocuk / her tarafın diken / kim elini uzatsa / delik deşik / üstelik sen de kan içindesin” der bu şiirde anlatıcı (ayrılık sevdaya dahil, 2010: 110). Birilerinin canını yakıp kanatan, ya sonunda oklarını kendine de çevirir ya da açtığı yaraların izleri üstündedir. Yazınla çok yakından ilgilenmeyen okurların aklına şiir denince genellikle yüzeysel bir romantizm gelir. Oysa Kaptan gibi sağlam kalemlerin şiirleri, sağlam silkeler okuru ve dönüp kendine bakmasına da neden olur. “delik deşik”, “yağmur kaçağı”, “hesap kitap” ve daha bir yazının sınırları nedeniyle burada adını anamadığım daha birçok şiiri, bu kerte güçlüdür Attilâ İlhan’ın. Silkelerken de okurun kendisiyle yüzleşebilmesi ve hem kendindeki hem başkalarında açtığı yaraları iyileştirebilmesi için bu yazının başlığında alıntıladığım dizesinde olduğu gibi bir anahtar verir. O ana kadar denediği kapılar kapalıysa başka kapıların açılabileceği olasılığı üzerine okurun düşünmesini sağlar.

Son söz sevgili okur (Var mısınız, yok musunuz bilemediğimiz sevgili okur; Lahzen böyle demişti, değil mi? Ben size daha Lahzen’i anlatmadım galiba. Onu da mutlaka anlatmalıyım!), günümüzde yazın ve okur ilişkisi üzerine çokça yazılıyor ve yazılacak. Bu yazıda Attilâ İlhan gibi bir ustanın yazdıklarını okur merkezli yorumlamak istedim. On iki şiir kitabı, on üç roman, yirmi yedi deneme türünde yapıt yayımlamış bir şair ve yazarın metinlerini, yalnızca bir yazıda her yönüyle ele alamayacağımı bilsem de… Bu yazıyı başka yazılar izleyecek ama yeri gelmişken iki hatırlatmayla yazıyı bitirmek istiyorum: Okuduğumuz şair ve yazarların öncelikle adını doğru bilmek ve yazmak lazım. Sosyal medyada, basında ne yazık ki hala çok sık Attilâ İlhan’ın adının Atilla İlhan olarak yazıldığını görüyorum. Bu hatayı ısrarla tekrarlayanların ne yazık ki bir Attilâ İlhan kitabı alıp okumadıklarına eminim. Bir başka hata da yine sosyal medyada pek çok şairin başına gelenin Attilâ İlhan’ın da başına gelmesi. Alelade yazılmış birkaç satırın altına, şairlerin yazın anlayışlarıyla, biçemleriyle hiç ilgisi olmayan metinlere Attilâ İlhan, Cemal Süreya ya da Can Yücel gibi birçok şairin adı yazılıyor. Yazılmasını da, paylaşılmasını da bu şairlere bir nevi saygısızlık olarak görüyorum. Madem bu kadar şiire meraklıyız, o halde şiiri gidip kitaptan okuyalım. Beğendiğimiz birkaç dizeyi paylaşmak istersek de bir zahmet kaynak belirterek paylaşalım. Bir an için kendinizi bu şairlerden birinin yerine koyun. Birkaç saniyede yazılmış bir metin altında adınızın olması, şiir için yıllardır verdiğiniz emeği, titizliği göz önünde bulundurduğunuzda, hoşunuza gider miydi? Şimdi ben buraya Attilâ İlhan’ın Yağmur Kaçağı kitabından birkaç dize bırakıyorum. Umarım bu yazıyı okuyan birkaç kişi, merak eder ve gidip bir Attilâ İlhan kitabı okumaya başlar!

gözlerimi kapasam
senin için bir mısra tasarlasam
bir renk düşünsem
başımı senin dizine koyduğumu uyuduğumu düşünsem
çocuğunmuşum gibi saçlarımı okşadığını
kocanmışım gibi yakama çiçek taktığını
bir yağmur şehrin bütün seslerini öldürse
sen ve ben günün yirmi dört saatını öldürsek
boğazlasak
ellerin göğsüme girse avuçlayıp kalbimi koparsa
sımsıcak
ben senin kanına girsem
kalbine kurulup otursam (yağmur kaçağı, 2011: 15)

Baran Barış

Etiketler

0 yorum ““Öteki Kapımdan Gel Bunu Açamazsın”: Attilâ İlhan Yazımı Üzerine Bir Deneme”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest