Zamana Adanmış Yüzlerimiz

Uyuyan geceye perdelerini indirmiş bir sinemada hayat denen filmin hep geriye sarmak istediğim en güzel sahnesindesin Hanna. Filmin bu sahnesinde altın şualar saçan iki siyah elmas gibi gözlerin, bakışlarım onlara değdikçe geçici bir kamaşma yaşıyorum.

Döngüye sadık sakin bir devir teslim töreni ilkesince değişiyor mevsim. Yine kış bastırmak üzere. Yılgın gölgelerim unutmanın kayıtlarında bu mevsimler kadar önemsiz

İnsanın kendisini ancak öteki’nde bulabildiği, bulup bulup yeniden kaybettiği bir dünyada hayaletinle geziyorum, kaç zamandır yoksanmış. Yağmur ve keder yolcular bir cenazeyi içimden.

Nasıl da kahve ve tütünle terbiye ederdik ruhlarımızı. Arada yasadışı bir yalnızlık basardı. Sonra hafif bir esriklik içinde, sınıf bilinci, proletarya, devrim gibi büyük laflar ederdik. Bekçi düdükleriyle ayaklanan gecenin ifritleri uyutmazdı, hatırlıyor musun?

Aşka ve ayrılığa aynı anda zincirlenmiş bir kürek mahkûmuyum Hanna. Bir nehrin iki ayrı yakasına, karşıt yönlere sürükleyen akıntılar yüzünden kürek çeken uzuvları kopmuş bir mahkûm.

Bu şehrin, üzerine binilip dolaşılacak bisikletleri, yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak gün batımları yok.

Yağmur, kentte dolaşan kalabalığa kaçış şansı tanımıyor. Kedi soyundan değil ki insanlar, neden yağmurdan kaçarlar, bir türlü anlamış değilim.

İnsanlar arı kovanı gibi itiş kakış içinde ama müşterek bir sükûnetle sanki bir yere ulaşmaya çalışıyorlar. Nasıl oluyor da günümüzde Romalılar döneminden daha fazla köleye sahibiz? Eşitlik, kendisi sahte olan bütünün, tüm bileşenlerini suça ortak etmesiyle gerçekleşir ancak. Anlayacağın, eşitlik yanılsaması bile bu şehirde bir suç ortaklığına dayamış sırtını.

İçinde bulunduğumuz dünya, Benjamin’in tabiriyle, artık gözün kulağa üstün geldiği bir yer. İnsanları birbirinden saç kesimleri, kıyafetleri, makyajları ve taşıdıkları eşyaların markaları ayırıyor.

Sadece bakıyor olmak; yan yana ya da karşı karşıya oturup konuşmuyor olmak sence de dünyanın en rahatsız edici durumu değil mi? Arı kovanı gibi işleyen bir kalabalıkta yalnız olmak, sözün bir değerinin, bir yankısının olmaması ne acı. Foucault “kelimeler ve şeyler artık birbirinden keskin çizgilerle ayrılmıştır” derken ne kadar da haklıymış.

Yalnız insanları tanırsın; hayatın kıyısında kalmış, sınırlarda gezinen insanları… Kimi zaman onları kendi kendileriyle konuşurken yakalarım. Çünkü bu insanların, duydukları kendi sesleri olsa bile, bir insan sesi duymaya gereksinimleri vardır.

Sokağın iki yakasını gri yapıların arka cepheleri çevreliyor. Kimi camlar kırık. Mutlaka içlerinde oturanlar vardır. Açık camlardan evlerin içindeki karanlık sessizliği algılıyorsun. Burası te eskiden beri böyle gölge bir yer izlenimi veriyor.

Sokağın başında kendi kendine konuşan uzun saçlı birine rastlıyorum. Yüzünde, gün ışığına yeni çıkmış bir madencinin yorgun, kara bakışları var.

Çöp konteynerinin dibinde, kullanılışları esrarlı eski eşyalardan kendine açık havada bir oturma odası yapmış. Eski bir koltuğa yasladığı, plasterle tutturulmuş kırık bir cam sözde bu odanın penceresi. İnsana dairliklerimize bir pencere açma uğraşı anlaşılan başarısız olmuş. Yanına varır varmaz eski bir tanıdık gibi anlatmaya başlıyor.

Taşradan kente geldiğinde, karşısına çıkan her şey ona kapalıyız demiş. Kalın, ağır kapılar, jaluzili pencereler, gülünç düşmekle cezalandırılacağı için konuşmaktan çekindiği entelektüel görünümlü insanlar, hatta satın alamayacağı mallarla dolu dükkânlar – hepsi geri çevirmiş onu.

Sadece yasaklananın kışkırtıcılığıyla dolu genelevler onu içeriye davet etmişler.

Bir taşralının duyduğu gocunma bu denli sert bir savruluşu açıklar mı? Sanmam.

Yere kirli bir döşek sermiş, nereden bulmuşsa.

Döşek çocukluğuma götürüyor beni. Tüm kardeşler yan yana, yere serilmiş döşeklerin içinde yatardık. Hava çok soğuk olduğunda kafamızı bile çıkartmazdık yorganın altından. 
Anason kokan nefesiyle babam gelirdi gecenin geç vakti. Annemi ayak ucundan dürterek uyandırırdı. Yorgun yüzüne bakardım annemin. Delici bakışlar fırlatırdı üzerime. İçimi çizerdi acz ve çaresizlik.

Yok hükmünde öylece kalakalırdım. Babamın böğürmeleri arasında yatağımdan kalkıp bahçeye çıkardım, gözlerim yaşlı. Bahçede hayranlıkla baktığım defnenin beni iktidarsız bir tanık rolüne indirgeyen tavrı, kayıtsızlığı deli ederdi. Oysa bakışlarımı hayata yeni kökler salmaya yönelik bir çağrı olarak algılasa.

“Rüya görmemiz gerekiyor, çünkü rüya görerek her şeyden uzaklaşabiliriz” diye giriyor lafa. Kurduğu cümleler arasında bağlam kopuklukları var.

Adeta bir kuyudan aşağıya, çarpıcı, olaylı bir gösterinin, bir sorunun, ölü suların, unutuşun ortasına sarkıtılmış gibi. Dibi ararcasına, hiçbir yere tutunmadan serbest bir düşüşle sürekli konuşuyor. Anlaşılan düşerken can havliyle anlatma aşkına tutunmuş.

Çöpten beslendiğini söyledi. Göbekli ve yağlı Yedikule marulu gibi olmuş.

Hafızam söylediği onca lafın arasından bazı cümleleri seçiyor: “Gün gelecek derin bir burgaca ineceğiz sessizce. Eski bir pişmanlık, anlamsız bir ayıp gibi bakacağız birbirimizin yüzüne…“

Arada bana, ” etrafınıza bir bakın, sizce de kıyamet kopmuyor mu” gibi ilgisiz sorular yöneltiyor.

Boynunda üçgen şeklinde deriden bir muska taşıyor.“ Yoksulluğun, acının ve zahmetin içinde aşk“ boyuna astığı tılsımlı muskanın anlamı buymuş.

Aşk uğruna kıyıcı fedakârlığı sen öğrettin Hanna. Konuşurken zekâmı fethederdin, susunca kalbimi.

Deliler emanetçilere bırakılan kırgınlıkları taşır içlerinde. Bu yüzden çok konuşurlar. Esir alıyor beni. Bir fırsatını bulup tutsaklığından kurtuluyorum. Ondan ayrıldığımda, duvarın öte tarafında bulunan tımarhanede yaşayanlardan biri gibi hissediyorum

Limana doğru yürüyorum. Rüzgar dokunduğu yerde kıvılcım çıkaran kamçı şaklaması gibi ısırmakta yüzümü. Uzak bir rüyâya ışık tutan sokak lambaları en yetkin körlüğe dokunup ışıldıyorlar.

Işık şavklanırken dalgaların sırtında limana yakın bir yerde Van Gogh’un kesik kulağına rastlıyorum. Kulağı kapmak için bir sokak kedisiyle yarışıyoruz. Benim derdim kulağı çiftçinin kızı Gabrielle‘ye ulaştırarak onun huzur bulmasını sağlamak. Bütünden ıskat olmuş parçayı ait olduğu yere iade etmek. Fakat kulak memesinin acıklı hikayesi kedinin umrunda bile değil.

Az ötede, sularda deli gibi yalpalayan bir gemi. Sen hiç yalpa yapmazdın Hanna, hiç kıvırmazdın.

Deniz kıyıya, yaratmaktan köpüklenmiş bir unsurun çehresini yansıtıyor. Adının dalgaları içine çekiyor beni. Kendini dalganın ölçülebilir hızına ifşâ etmeden yüzen sence kaç balık vardır bu sularda? Gümüş pullu olanları delice yüzüyor gözlerimi.

Hayatın dalgalarında savrulmadan kimse güvenli bir liman aramıyor Hanna. İnsan bozulmamış saf bir şeyi, aşağılayıp kirlettiği ve daha baştan umutsuz olan aşkta bulabilir mi?

Sabah henüz soğuk, gökyüzü aydınlanmaya başlamak üzere. Alacakaranlık içinde büyük bir karınca karaltısı, işe gitmek için yollara çıkmış. Zamanın hangi akışındayım, bilmiyorum. Dere kıyısından geçip yokuşları indikten sonra Rum mezarlığına giriyorum. Sevgili babam burada yatıyor. Kent içinde gizlenmiş küçük, mahcup bir mezarlık burası. Toprağa gelişigüzel dikilmiş tahtadan haçlar dağınıklık içinde, sanki atılmış, şekil verilmemiş, her biri bir başka eğrilikte. Mezarlık terk edilmişçesine bakımsız.

Yaşamın sonu mezar taşlarına kazınmış gibi. Bir mezar taşının üzerine, “doğdu, ıstırap çekti ve öldü.” yazılmış.

Mezarlıktan ayrılırken Kafka’nın derin cümleleri uğulduyor kafamda:

“Ölüm gelecek ve gözlerini alacak, o ölüm ki bizleri sabahtan akşama dek izleyen, sağır, eski bir acı ya da anlamsız bir angarya olarak.”

Şimdi en yalın halimdir ıssızlık; aynı ölüm gibi olanaksızlığı çağrıştırıp duyumsatır. Sen yoksun ya, akıp giden zamanla uzlaşmamı engelleyen derin bir yarık oluşuyor içimde.

Bence bu dünyada iki çeşit zaman var Hanna, biri kronolojik olanı, diğeri kalbin zamanı. Nerede eskimişti zaman? Ne vakit bıraktı sardunyalar ışığı sevmeyi?

Seni anımsadıkça dağlar büyür bir çocuk atlasında, sivri kargılar gibi dorukları kaburgalarıma batar, uçurumlarını gözlerinden izliyorum.

Hüzün çırpıntılı sularda yalpalayan bir kandil, söndüğü zaman anlayacaksın bende çok kısa kaldığını.

Josef Hasek Kılçıksız

Etiketler

0 yorum “Zamana Adanmış Yüzlerimiz”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest