Altı ve Fosil

6 / İnanç – Fosil – Yakıt

Uyan
Bir arayıştır altlar
İndikçe tükenir
Sandığın
Bir noktasına bilinç konulmuş
Canlı bir doku sonuçta
Gezegen de olsa
İnsan da
Uyan
Çok fazla kömür birikti
Çok fazla tanrı
Tam bir cevher
Yerle bir olan
Kafanın tüm katmanları
Ve şimdi dışarı çıksın
Magma eşliğinde
Önce içindekiler
Sonra sen
Ve dökül bakalım
İnanç mı ağır
Kömür mü
Tanrı mı
Uyan uyan uyan
Isınmaya
Dolmaya
Taştıkça var olmaya
Uyan

Az önce çıktım madenden. Yerin 456 metre altında bir kömür madeni. Ve 1800’lerin en iyi yanlarından biri. O kadar diptesiniz ki, hayatınızın boka saran derin dipselliğini bile algılayamıyorsunuz. Dipsellikmiş, sevsinler. Derin derin sevsinler hem de. 

Ve fakat atımı almamışım yanıma. Kendisinden bir sırt çantası gibi bahsetmem bazen doz aşımı etkisi yapıyor. Sanırsınız ki berbat bir uyuşturucuymuş da kendisi, altın altın vurulunca size cortu çektirecekmiş, atsal atsal en havalı ölümleri tattıracak gibi. Atsallığını yesinler onun. Bilardo olsa, pikesi kadar yer yakar da yine de çekilmez. 

Kömürü, madenlerini, atları ve altın vuruşlarını seviyoruz. Evet evet, kesinlikle çok seviyoruz. Kömür, anlamsız hayatlarınızın enerji kaynağı; atlarsa sizi kendinizden çok daha iyi tanımlayan  dördübiryerde bacak örtüsü. Madenler ve altın vuruşlara gelince; birisi gerçek bağlamda dibe sürükleyen, diğeriyse yükselttikçe dibe daha da batıran birer magma resitali; boş verin onları. 

Peki ya 1800’ler?.. Gezegenin nirengi noktası ve en nadide zaman skalası. Neden mi öyle? Bir nedeni yok, öyle. 

Var elbet, bir nedeni. Bizi geçmişimize ve teknolojiye bağlayan tek nokta. Sensiz n’apardık 1800’ler? 

Katrana bağlayan ciğerlerim temizlensin diye yoğurt yiyorum şu an. Yoğurdun keşfi elbette ki o dönemde de bir tartışma konusu. Bu hiç şaşmıyor, şaşmayacak da. Beyaz maddelere karşı aşırı bir duyarlılığımız ve bağımlılığımız var. En başta da güneşe karşı. Kendisini damardan almadan ya da burundan çekmeden duramıyoruz. Tepemizde tüm ışıksallığı ve beyazsallığıyla cömertçe sunuyor kendisini. Işıksallıkmış, sevsinler; beyazsallıkmış, daha da sevsinler. 

Yerin bilmem kaç metre altındayken, bilmem kaç metre tepemizdeki Güneş’in farkına varmak çok zor oluyor. Burada gün ışığı değil de yıldız anlamında kullanıldığından, kendisini büyük harflerle ve apostroflarla bezemek zorunda kaldık, üzgünüz. Zira pek özel kendileri. Özelliğin yıldızı adeta; helal olsun sana Güneş! 

Teknoloji. 1800’lerde en çok özlediğiniz şey. En başta da cebiniz. Para bağlamındadeğil tabii. Tellerinden, kordonlarından, tuşlarından ve her bi’ şeylerinden arındırılmış telefon bağlamında. Tarihin gördüğü en fazla kişisellik kokan yegâne şey cep telefonu. 20. yüzyıl kendisine kavuşabilmek için handiyse tüm hayatı boyunca beklemek zorunda kaldı ve neredeyse ıskalıyordu.  

Yerin diplerce altında en çok aradığınız şeyin cep telefonu olması, anakronizma tanrısını bile fena halde güldürmeye yetiyor. Öyle ki, gülmekten çatlayacak, helak olacak eleman. Yıldız patlamasından beter osurukları tüm galaksiyi sarmış durumda şu an. Galaksinin neresine giderseniz gidin, yoğun bir metan ve sülfür kokusu hâkim havaya. 

Yeraltının rengi nedir diye sorsalar, hiç düşünmeden küf yeşili derim. Tıpkı uzay gibi ve içine aldığı hemen her şey gibi. O kadar çok yakışıyor ki yeraltına küf yeşili, başka hiçbir rengi ve tonu renk skalasında seçmek zorunda kalmıyor; en onmadık moda krizlerinde kıvrandığı demlerde bile.  

Peki, ya iletişimin rengi; o da mı küf yeşili?.. O konuda pek emin değilim işte. İletişim yeşilden çok, turuncu ve gri gibi ve tıpkı araf gibi. Evet evet, kesinlikle öyle; arafla iletişim aynı renkteler ve turuncuyla grinin tüm tonlarına sahipler. Bunu atıma da anlatmak isterdim… kulak kabartmayacağını bile bile. 

Yeraltına inmenin bilinçaltına inmekten tek farkı, kokuyu giderek daha az hissetmeniz. Oksijen yetersizliğinin vücudunuza dokunmadığı tek bir nokta yok. O oksijen kıtlığında Dünya’nın pörsümüş yerlerini koklamak bile gelmiyor içinizden. Ne içinizden, ne dışınızdan ne de burnunuzdan. 

Madenden çıkmak tam iki saatimi aldı. Koca tüneli koşarak bocaladım yeryüzüne. Çıkışta beni tek karşılayan her zamanki gibi sadık atım oldu… demeyi ne de çok isterdim. Bu sefer gerçekten yok ortalarda. Altını üstüne getirdim yerkürenin, fakat hâlâ bulmuş değilim kendisini. 

Madene gelince… Amaç, ne kömür çıkarmak ne de olası bir ruh çıkması durumunda içimi ferahlatıp rahatlatmakta. Bir amaç olduğu söylemek bile çok zor aslında. 1800’lerde insan hemen her şeye anlam yüklemeye bayılıyor. Zamandan bol bir şey yok ne de olsa. Amaç da en az anlam kadar haybeye bir yükleme aslında. Her zamanki gibi zamandan besleniyor ve belirlediği doğrultuyu, o batasıca burnunun dikine gitmek için önüne seriyor. 

Öyle bir doğrultu ki bu, kendinizi en olmadık şeylerin ortasında bulabilirsiniz anında. Ummadığınız anda gelen bir evlilik, evliliğin gelecek diye kakalanan meyveleri ve daha neler neler!… Yeter ki soy denen batasıca döngü devam etsin. Bu da başka bir Tanrı taşağı ve işkencesi olsa gerek. Bir şeyleri sündürdükçe sündürmeye, uzattıkça uzatmaya bayılıyor hazretleri. Çok hınzır, bir o kadar da matrak ve hâlâ en büyük gizem konusu kendileri. Aman Tanrım; var mısın yoksa? Var ve de gerçek misin yoksa? 

Lütfen bir işe yara da şu atımı bulayım… Efendim?.. O işler öyle yürümüyor mu?.. Önce çaba, hatta ölümcül bir gayret mi görmen gerekiyor?.. Ve tabii ardında kuşku bırakmayacak bir ispat mı?.. Yine tüm klişelerini kuşanmış saldırıyorsun bakıyorum… Ve fakat bakıyor bakıyor, bir şey göremiyorum. Yeraltına fazla maruz kalmanın yan etkileri gözlerimi, sezilerimi ve bilincimi ziyadesiyle kör etmiş olmalı. Üzerine bir de ışıksızlık sendromu da cabası. Kaçınılmaz bir şekilde yine hiçbir şey göremiyorum. Işığı görebilmek için güneşe bakmak gibi. Ve aşırı ışıktan kör olup, hiçbir şey görememek gibi. Nuruna bakmanın imkânsızlığı tam da böyle bir şey olsa gerek. Bu da senin tartışmasız en derin ispatın işte. İspat manyağı yaptın içimizi dışımızı, yeri ve de göğü… Nedir bu, bu denli hissedilme ve takdir edilme takıntın; ne gerek var yani?! Ve ilahi! 

Altımız üstümüz, üzerimiz başımız, dört bir yanımız sobe… ve paradoksla kaplı be Tanrım! Hepsi de senin yüzünden; keşke biraz olsun pişmanlık duysaydın, bize bocaladıklarının yarısı kadar bile olsa pişmanlığın soğuk sularına dalabilseydin. Bizi anlamak çok mu zor be Tanrım?.. 

Maden çıkışı yediğim yoğurttan zehirlenmiş olmalıyım. Evet evet, kesinlikle öyle olmalıyım. Tanrı’yla konuşup dertleşmeler başka türlü açıklanamaz yoksa. Sözüm ona içimde biriken katran karası zehri temizlemekle mükellef o mucizevi beyazlık beni içten içe daha da zehirlemiş olmalı. Sonrası da malum; halüsinatif bir kafa ve getirisi sayıklamalar. Ah be yoğurt; bazen en sert peyotelere ve mantarlara bile parmak ısırtabiliyor, taş çıkartabiliyorsun. Şamanlar seni nasıl ıskalamış, anlamış değilim. 

1800’ler, at ve ben… ha bi’ de Tanrı… Biz ayrıksı andavallar salt düşüncede yan yana gelsek bile, bu halimizle çok derinlere ve diplere sürüklesek, baştan aşağı ruh karartsak bile yine de bir giderimiz var. Her ne kadar tüm uçları magmanın lağımlarına, fosil bağlayan ruhların kokuşmuşluğuna ve çürümüşlüğüne açılsa da.  

Zaman, et, kemik ve kutsallık denen alaşım; bazen haddinden fazla eğlenceli olabiliyor, kara kara güldürebiliyorsun.

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Altı ve Fosil”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest