“Dilin Yutuluşu”ndan Sonra Gelen Sesler: Latife Tekin ve Zamansız

“Kuşların ötüşü sessizliği çoğaltır.

Irmağın akışı. Ağaçların, otların hışırtısı da öyle.

Rüzgâr sessizlikle uğuldar.

İnsanın konuşması?”

(Aşk İşaretleri, s. 6)

Sessizliğe, dilsizliğe ulaşmayı amaçlamış bir yazar, dil ile nasıl bir ilişki kurar? Çalışmalarında dil ve iktidar arasındaki ilişkiyi ele alan Foucault, “söylemin öte yanında kalma arzusu”ndan bahseder. Bu arzunun temelinde kişinin kuşkuyla baktığı söylemin düzeninden uzak kalma düşüncesi vardır (1993, s. 9, 10). Latife Tekin, tam da bu nedenle, “dilsizliğe, sessizliğe övgü romanı” olarak tanımladığı Aşk İşaretleri’ni (1995) yazar ve bu romanında dilin bir iktidar aracı olduğunu göstermek istediğini ifade ederek “sessizliği yücelten, tümüyle dile karşı bir şey yazmak istedim. Dili kullanarak dile karşı bir şey yazacaktım ama dilin kendisi böyle bir şeye izin vermiyordu” der (Özer, 2005, s. 148, 158). Latife Tekin edebiyatında verili olan her şeye olduğu gibi dile karşı da olan bu tutum, yazarın yapıtlarını yapı ve içerik yönünden biçimlendirmiştir. Buna bağlı olarak – en başta – yazı / yazmak, Latife Tekin romanlarının temel meselelerinden biri olmuştur. Üstelik yazı, yalnızca romanlarındaki kurmaca dünyayı inşa eden yazarın değil, Sevgili Arsız Ölüm’ün Dirmit’i, Muinar’ın Elime’si gibi bu romanlardaki kimi kahramanların da meselesidir.

Latife Tekin’in yeni romanı Zamansız, yazan, hikâye kuran bir anlatıcının şu tümceleriyle başlar: “Gecenin kalemiyle sabahın defterine senden gizli seninle ilgili cümleler yazıyorum[i] sürekli, biliyorum, ilk okuyuşta sessizliğe kilitlemek isteyeceksin beni, bırak yakamı, güneşin kavurduğu bahçede sönen kuş seslerini dinle” (2022, s. 13). Gelincik ile Yılanbalığı’nın aşkı temelinde inşa edilen romanın daha ilk satırlarında – Aşk İşaretleri’ne benzer biçimde – dilsizliğe, sessizliğe doğru bir yolculuk başlar. Anlatıcının duymamızı istediği sesler, yalnız doğaya ait olanlardır. Latife Tekin edebiyatını biçembilimsel açıdan incelediğimizde sessizlikle beraber sık kullanılan sözcüklerden biri – fısıltı – tam bu sırada, yine ilk satırlarda karşımıza çıkar. Yazarın karantina zamanında yazmaya başladığı romanın atmosferi de o dönemdeki dış dünyanın atmosferiyle koşutluk gösterir ve anlatıcı, “İlk kez böyle bir ateşsi yalnızlıkla uğurluyoruz baharı, sessiz insansız” tümcesiyle betimler bu dönemi (2022, s. 14).

            Karantina döneminde insanların evlere kapanmasıyla doğa nasıl kendi kendine kaldıysa romanda da doğa, kendi kendinedir, hatta romanın başkahramanıdır. Latife Tekin’in okurlarının önceki romanlarından – sözgelimi Gece Dersleri’nden – aşina olduğu parçalı bir yapı söz konusudur metinde. Temel anlatının başkahramanları olan Gelincik ile Yılanbalığı’nın ilişkisinde tutkuyla beraber var olan çatışmayı anlayabilmek için yaşadıklarından yola çıkarak Gelincik’in kurduğu hikâye (Kıvrılarak Işıyıp Sönen Parıltı), bu parçalı yapıyı inşa etmeye başlar (2022, s. 15). Sözü bir Gelincik’in, bir Yılanbalığı’nın aldığı parçaların yanı sıra roman boyunca temel anlatıya eklemlenen yan anlatılar (Beyaz Elbiseli Kadın’la adamın hikâyesi, bu hikâyenin başkahramanların yaşamına koşut geliştiği yerden kurulan yeni yan anlatılar), anlatı kişilerinin yaşantılarını, düşle gerçeği, zaman ve mekânı iç içe geçirir ki yan anlatılardan birinin başlığı da (Bilinemez Bir Yakınlık İçin Dil Kurmak) bu geçişlere işaret eder. Gelincik’le Yılanbalığı’nın, Beyaz Elbiseli Kadın’la adamın ayrı gibi görünen; ancak anlatı ilerledikçe birleşen hikâyelerinin, romanın genel söylemine en önemli katkısı da bu aşamada olur ve adeta insanla doğa arasındaki ayrım ortadan kalkar. Yılanbalığının rüyasında kendisini ve Gelincik’i insan olarak görmesi, insanın doğadan ayrı/üstün bir konumda olamayacağının bir göstergesidir (2022, s. 37, 38).

“…dilin dudağımın kenarından ağzıma aktığında

bir nehir gümbürdüyor ikimizin göğsünden aşağı,

rüyalarında içinde yüzdüğün o nehir biziz…”

(Zamansız, s. 38)

Latife Tekin’in daha önce de olduğu gibi doğayı merkeze alan bir anlatı kurması ve insandan başka iki canlıyı anlatısının başkahramanı olarak belirlemesi, bizi yazarın yapıtlarını minör edebiyat temelinde inceleme olanağı sunan Deleuze felsefesinin bir başka önemli kavramı olan “hayvan-oluş”a götürür. Can Batukan, “Bir Kavram Sintesayzırı Olarak Felsefe” başlıklı makalesinde oluş ve hayvan-oluş kavramlarına ilişkin şu değerlendirmeyi yapar:

“Deleuze için ‘oluş’ (devenir) yaşamın ve Kainatın salt belirli kurallar ve düzenle ilerlemediğini izah eden önemli kavramdır. Yaşam ve Kainat aynı zamanda rastlantıyla ilerler. Tekrar gibi görünen her bir harekette, fark yaratılmaktadır. Evrenin bu temel yapısı deneyimin her alanında mevcuttur. Bu yapı sadece Kosmos değil Kaosmos’tur. Dolayısıyla Aristoteles’teki Varlık’ın 4’lü katlamasının bu kuramla, rastlantının (sumbebekos) öneminin ortaya konmasıyla tamamlandığı söylenebilir. Yaşam saf arzudur. Ve bu arzu Doğa’da hürdür. Eğer Kainat sürekli bir akış halindeyse ve her anda bir oluşsa, insan varoluşu da bundan ayrılmaz olmalıdır. ‘Hayvan-oluş’ arzuya hürriyetini geri verir. Hayvan-oluş, içimizdeki hayvan ruhu kadar insanlık içerisindeki animaliteyi özgür bırakmaktır […] İnsan logos’u Doğa’yla aynı tonda olmadığı sürece içkin olmayacaktır” (Batukan, 2016, s. 83, 84).

Ardea Alba

Romanda kurulan dünyayı bu çerçevede değerlendirmeye başladığımızda Gelincik ve Yılanbalığı’nın hikâyesiyle Beyaz Elbiseli Kadın ve adamın hikâyesindeki rastlantıları görürüz. Anlatılardaki rastlantıları takip ettiğimizde hem Deleuze’ün hem romandaki anlatıcının karşımıza çıkaracağı ortak bir kavram vardır: “saf arzu”. “Gece dalgalanırken sazlıkta bir kamışın gövdesine dolanmışım, yükselmiş dolunay, o kamıştan kalem yapmışım kendime, bir boy aşağı kaymışım rüzgârın köküne doğru ‘Saplayıp dişimi boynundan ağzından uyutacağım seni.’ Ne var bu yazdığımda saf arzudan başka, ‘uyutup yüzdüreceğim gölde.’” (Tekin, 2022, s. 15, 16). Romanda anlatıcılardan birinin kurduğu bu tümceler, “saf arzu”yu getirip metnin merkezine yerleştirir ve yine anlatıcının ifadeleriyle zihninde “bir arzu metni” uçuşmaya başlar (2022, s. 16). Benzer biçimde yazarın bir söyleşisinde kurduğu “İçinde erotik duygu taşımayan hiçbir hareket yaşayamıyor ve canlı kalamıyor” tümcesi de bu bağlamda ele alındığında yaşamı saf arzu olarak nitelendiren Deleuze’le koşutluk gösterir. Anlatıların temel mekânı olan doğa aşkın, cinselliğin, yani saf arzunun – başka deyişle yaşamın – hüküm sürdüğü, çoğaldığı mekândır ve romanda parçalı bir biçimde yer alan bütün metinler, kaynağını – Batukan’ın da belirttiği gibi – saf arzuyu özgürleştiren doğadan alır. Anlatıcının sazlıktaki kamıştan kendine yaptığı kalemle yazması da buna bir gönderimdir.

            Roman, “oluş”, “hayvan-oluş” ve “saf arzu” kavramları üzerinden Deleuzeyen bir okumaya olanak verirken temel ve yan anlatılardaki cinsellik betimlemeleri, okuru Freud’un psikanalitik kuramına yönlendiren bir başka okumayı da beraberinde getirir. Anlatının daha ilk satırlarında dikkati çeken tekinsizlik, birbirine hem yaklaşmak isteyip hem de birbirinden korkma hali, cinsel edimleri de biçimlendirir (2022, s. 13). Hikâye tamamlanıp yaşadıklarını anladıklarında o gölü terk etmeyi ve her şeyi unutmayı teklif eden Yılanbalığı’na Gelincik’in “Kolay değil öyle düşündüğün kadar bu, dişlerim tadını sayıklıyor hâlâ, kurtulmak istiyorsan öp beni, bir daha kaybolalım önce, şiirsiz unutamayız yaşadığımız o ıssız kavuşmayı, ağız ağıza geçişi, dilin yutuluşunu” biçiminde verdiği yanıtta ya da bir tartışmalarında Yılanbalığı’nın “böyle tutkulu bir kıskançlıkla konuşunca kuyruğumdan boynuma ürperiyorum, soluğum kesiliyor, dişlerimi cin kulaklarına daha bir arzuyla geçirmek istiyorum” sözleri gibi pek çok örnekte cinsel edimler, Freud’un Eros (yaşam içgüdüleri) ile Thanatos’un (yıkıcı içgüdüler) arasında uzlaşma ve çatışmaya dayalı bir etkileşim olduğuna dair saptamasını desteklemektedir. Öte yandan yaşamı sürdürme içgüdülerinden biri olan cinsel içgüdülerin betimlemesinde kullanılan tatma, yutma, diş geçirme gibi eylemlerin hem cinsellik ve beslenme edimleri arasındaki benzerliği ortaya koyduğu hem de bu edimlerin Thanatos’la da kesiştiği görülmektedir   (2022, s. 20, 37; Freud, 2002, s. 366-373).

“gözlerimi gözlerinin hayalinden alıp

dikkatimi verebilsem keşke”

(Zamansız, s. 45)

             Karakterlerin tutkuyla tedirginlik arasında gidip geldikleri, yaklaşma – kaçınma çatışması yaşadıkları ilişkide birbirlerini kanatmadan, Eros’un baskın olduğu bir cinselliğin imkânı üzerine konuştukları bir pasaj, romanda dikkati çeker. Gelincik, “Birbirimizden vazgeçemeyeceğimizi biliyorsun, kanamadan sevişmeyi öğreneceğiz öyleyse” derken Yılanbalığı’nın ona güvenemediğini söylemesi üzerine Gelincik’in bu güvensizliğin ve can yakmaların karşılıklı olduğunu hatırlatması, fakat sonra yeniden “birbirimizi çarpıp kanatmadan sevişmeyi öğrenebilirsek sonsuza dek ayrılmayız, konuşup birlikte karar verelim buna olur mu, ne dersin?” sorusuyla gelen bir geri adım, bütün bu çelişki ve çatışmayı ortaya koyar (2022, s. 31, 32).

Latife Tekin’in yine bir sessizlikle başlayan, imgeler aracılığıyla verili dilden uzaklaşıp ‘dilsizliğe’ doğru ilerleyen yeni romanı Zamansız, bu yönüyle – biçem olarak – en çok Aşk İşaretleri damarına yaklaşırken doğayı merkeze alan, insan / doğa ayrımını ortadan kaldıran bir anlatı olması nedeniyle de Muinar ve Ormanda Ölüm Yokmuş adlı romanlarla izlek üzerinden bir yakınlık kurar. Öte yandan çeşitli anlatıcıların bulunması ve parçalı yapıysa ortaklaşa üretilmiş bir anlatıdır okurun karşısındaki. Bu parçaların birbiriyle ilişkisini, tek başına temel anlatıdaki işlevlerini, metin içi ve metin dışı dünyaya gönderimlerini farklı okumalarla çözümlemek mümkün. Ben bu yazıda romanın biçemsel özelliklerinden yola çıkarak düalist düşüncenin doğa / insan ayrımı karşısında metnin nasıl konumlandığını, insan dışında canlıların başkahraman olduğu bir anlatının Deleuze’ün “hayvan-oluş” kavramı üzerinden nasıl çözümlenebileceğini ve yine “saf arzu” kavramı kapsamında metnin kaynağını, bunun yanı sıra Freudyen bir bakışla anlatının başkahramanları arasındaki tutku ve çatışmayı ve bahsi geçen başlıklar kapsamında romanın Latife Tekin edebiyatındaki yerini incelemek istedim. Başka deyişle – henüz yeni yayımlanmış bir yapıt olması nedeniyle merak duygusunu ön planda tutan okurların yaklaşımını da göz ardı etmeden – roman için birkaç okuma önerisi sunmayı amaçladım. Zamansız’a yeni başlayacak okurlar, bu güzergâhlardan birini tercih edebilir ya da bu yazıda değinilmeyen başlıklar üzerinden başka okumalara yönelebilir. Sonuç olarak Latife Tekin’in 2018 tarihli iki romanı Manves City ile Sürüklenme’den dört yıl sonra yayımlanan bu romanı, çok katmanlı yapısıyla okurun o sessizliği, ıssızlığı, fısıltıları ama en başta doğanın sesini duymasını bekliyor.

Kaynakça

Batukan, C. (2016). “Bir Kavram Sintesayzırı Olarak Felsefe”. Cogito – 82, Gilles Deleuze: Ortadan Başlamak. YKY: İstanbul.

Foucault, M. (1993). Ders Özetleri, 1970-1982. Çev. Selahattin Hilav, Turhan Ilgaz. YKY: İstanbul.

Freud, S. (2002). Metapsikoloji. Çev. Emre Kapkın, Ayşen Tekşen Kapkın. Payel Yayınları: İstanbul.

Özer, P. (2005). Latife Tekin Kitabı. Everest Yayınları: İstanbul.

Tekin, L. (2022). Zamansız. Can Yayınları: İstanbul.

Tekin, L. (2013). Aşk İşaretleri. İletişim

[i] Alıntılardaki italik vurgular bana aittir.

Baran Barış

Etiketler

0 yorum ““Dilin Yutuluşu”ndan Sonra Gelen Sesler: Latife Tekin ve Zamansız”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest