Her Tondan Çalan Bir Deha: “Vincent Van Gogh”

Ateşin yükselmiş. Bağrın açık, sayıklıyorsun kaldığın odalarda. Fareler kemirmiş refakatçilerini. Ve yayılmış dörtte üç sularında, kan değil klor lekeleri.

Elinde kemikten bir levye, çalıntı mezarlarından dönüyorsun. Tıp kitapları sıkıştırılmış koltukaltlarına. Tavlada yenilmişsin besbelli; kadavraların bile gülüyor sana.

13’ünde tıbbiyeli, 23’ünde tabip, 33’ünde de terzi olmuşsun; kesip biçiyorsun etleri. Ve nasıl da kandırmış yoluyorsun, seni kasap zanneden zavallı kedileri.

Sürreal esnaflar da olur hasta, insanlar kadar. Hele ki sarraflar: Yoktur ellerinin ayarı; düşeş ekip yek biçerler, pırlanta gibi kalplerinde.

Dört koldan ressamlar geldi geçti. Büyük ressamlar. Dev renkçiler. Tonlarca boya akıttılar tarih kesitlerinde.

Ve sen, ey kulağı kesik eskilerden: İçine akıttın tüm renkleri. Olmadı çocuğun; bir yaşam, iki döngüde. Kimse eline su dökemedi, kestiğin kulakta kırmızıyı tanıyalıdan beri.

1853’te başlayan bir kesit, bir yaşam kesiti. Sadece 37 yıl sürmüş. “Sadece” tanımlaması, ömrün kısalığına dair bir serzenişin dışavurumundan başka bir şey değil aslında. Tıpkı 30’undan sonra bir anda patlayan ve resimle şekillenen, alışılmışın çok ötesinde bir kişiliğin dışavurumu gibi.

Adına Van Gogh konulmuş, resim tarihinin en büyük yeteneklerinden biri olan bu dışavurumun. Sancılı bir ergenlik dönemi, kendini asla veremediği kabir azabı dersler ve yarıda kalmış bir öğrenim hayatı. Hemen akabinde de, sanat simsarlığı firmasında amcasının ayarladığı ufak çaplı bir işle başlayan ve Hollanda-Belçika-İngiltere üçgeninde şekillenip devam eden ilk gençlik yılları… Bi’ bakıma da resmin vücuda zerk olmaya ve kalıcı olarak yerleşmeye başladığı demler. En güzeli de, resim tarihine çok ama çok derin izler bırakacak demler.

Ve çıktığı ruh kadar karanlık ilk resimler. Ve nasıl da güzel bir karanlık o; nasıl bir derinlik, nasıl bir anlatım!.. Sanayi devriminin ölümcül karanlığıyla biçimlenmiş prototip bünyelerin ve onların istiften beter yığınlarının ne tek tek ne de topyekûn algılayabileceği bir dışavurumun anlatımı. Hemen ardından renklerin dünyasına uzanan uçsuz bucaksız bir keşif ve DNA’ya kazınan bir renk kimyası cümbüşü.

Bir yanda anne ve babanın dinsel zonklamalarının uzantısı muhafazakârlıkları ve bunun içinde eriyip giden insanlıklarından mütevellit ne kadar şanssızsa, öte yanda kardeşi Theo’nun onu asla yalnız ve çaresiz bırakmayan desteğinden dolayı da bir o kadar şanslıdır aslında Van Gogh. Aşırı duyarlı ve alıngan yapısı, gençliğin verdiği açlıkla birleşince, bir türlü karşılık bulamadığı kapılmalarla ve daldan dala konan aşk arayışlarıyla boğuşmuş durmuş uzun bir süre. Yaşadığı derin hayal kırıklıklarını bertaraf etmek için de oradan oraya sürüklenen yolculuklara vermiş kendini. Belçika’da maden işçilerine papazlık yaptığı süreçte tanık olduğu sefalet ve acıyla çok daha derinden sarsılmış, gittikçe zayıflayan bünyesi. Üzerine bir de tüm yaşamı boyunca hiçbir şekilde yakasını bırakmayan maddi sıkıntılar da eklenince, iyiden iyiye koyuvermiş kendini. Yarıda kalan eğitim hayatı, sinir hezeyanlarıyla son bulan resim galerisi memurluğu ve sözüm ona papazlıkla devam eden başarısız mı başarısız, kısacık bir meslek hayatı. Ve ilk anda akla geliveren, “hayatın uzunluğunu kim, başarıyı kim belirliyor; toplum denen berbat yığınların birbirinden berbat normları mı?” sorusu da cabası; dışarıdan bakan ve aymanın mertebesine ermiş gözler için tabii.

Sersefil, perişan bir hâldeyken İçinde bulunduğu bataktan çeker alır Van Gogh’u, kardeşi Theo. Çeker alır ve o çok istediği Fransa’nın bohem sanat ortamına ulaşmasına ön ayak olur. Dönemin büyük üstatları ve ilk izlenimcileriyle tanışması yeni bir soluk ve renk getirir yaşamına. Yeniden toparlanmanın ve ayağa kalkmanın enerjisiyle kendini resme verir. Ustalardan aldığı resim öğretilerini, açlıktan kavrulan ve iştahla kabaran bünyesine önceden yerleştirmiş olması da, inanılmaz bir hız ve zaman kazanmasına vesile olur gittiği yolda. Resimle geçirilen ve peşi sıra birbirini izleyen kusursuz üretimlerle dolup taşar günleri, haftaları ve ayları. 1881’de başlayan ve uzun bir süre karanlığın dışına çıkamayan resim serüveni, kısa yaşamının son iki yılına paha biçilmez eserler bırakacaktır. Sağlığında değeri bir türlü anlaşılamayan, ancak ölümünden sonra gün yüzüne çıkacak olan, sayıları yüzlerle ifade edilen bir değer biçme hazinesidir bu.

Enclosed Field with Ploughman

Yüzlercesinin arasından tek bir resminin satılışına tanık olan yaşamı, aradığının para olmadığını adeta ifade edercesine sefalet içinde yüzerek, yiyip bitirir kendini. 1890 yazının kavurucu sıcağında, göğüs ve karın boşluğu arasına ateşlenen bir silahla ve iki gün süren katlanılmaz acılarla sona erer her şey.

Hiçbir şeyin sona erdiği yoktur aslında. Aksine yeni başlıyordur her şey. Resim sanatında kalıcı izler bırakacak olan bu büyük dâhi, arkasında bıraktığı her resimde biraz daha büyüyecek ve ölümsüz olacaktır.

Resimde yeni yeni yol almaya başlayan, 30’unu devirmiş bir adamın fırçasının büyüklüğünü, ne aldığı resim dersleriyle, ne aralıksız sürdürdüğü gündelik çalışma temposuyla ne de hayat pratikleriyle açıklamak mümkündür. O sadece içinden gelen sese kulak vermiş, tüm varlığıyla birlikte sınırsız yeteneğini resim sanatının keşfedilmeyi bekleyen yepyeni dehlizlerine bırakmıştır. Tümüyle içinden gelen, aynı zamanda da beynini kemiren tarifi imkânsız bir sestir bu. Onu her sabah doğanın içine atan ve deyim yerindeyse bir resim işçisi olarak arı gibi çalışmasını sağlayan, hem disipline hem de motive eden bir sestir aynı zamanda. Ölene kadar bu sese kulak vermeyi bırakmaz Vincent… İyi ki de bırakmaz!

Elinde olmadan da olsa en iyi yaptığı şeylerden biridir Theo gibi bir kardeşe sahip olmak. Sefalet ve yalnızlık içinde geçen yaşamında, Vincent’ı her düştüğünde yerden kaldırmış, başta para olmak üzere hemen her konuda destek vermiştir Theo.

Kolay âşık olan duygusal yapısı, Van gogh’u kadınlara karşı güçsüz kılmış, reddedilişlerle örülü ve hezeyan dolu bir aşk hayatı bırakmıştır ardında (Belki de sevmeyi seviyordu da, bunun bir kadında vücut bulmasını arzulayan bir arayış içindeydi tüm benliği, kim bilir). Kafasındakiler ne olursa olsun, hemen her deneyişi birer başarısızlık abidesine dönüşür. Bu amansız arayışına sadece bir hayat kadını karşılık verir ve kısa süreli de olsa kardeşinin hiç tasvip etmediği, gelgitlerle örülü bir ilişkinin içinde bulur kendini. Sözde sevgilisini, amansız ve tek sevgilisi olan resim için model, amiyane tabiriyle araç yapmaktan da geri durmaz Van Gogh.

Yoluna Fransa’da devam eden hayat düzleminde onu en çok etkileyen kişi, tıpkı kendisi gibi bir resim dâhisi olan Gauguin olacaktır. Konu resim olunca, fikirlerin hemen her konuda örtüştüğü sıkı bir dostluk başlar aralarında. Elbette ki uzun sürmeyecektir bu dostluk; Gauguin’in kendini beğenmiş, tepeden bakan tavrı, Van Gogh’un başta apsent olmak üzere kullandığı maddelerin de tetiklediği dengesiz kişiliği yüzünden yerle yeksan olacaktır. Her zamanki gibi resme dair konuştukları bir sırada, sinirlerine hâkim olamayan Van Gogh elinde usturayla Gauguin’in üzerine yürüyecek, onu yeryüzünden silmeye çalışacaktır. Olaydan yara almadan kaçarak kurtulan Gauguin ise, aynı usturayla Van Gogh’un kendi kulağını kestiğini öğrenecek ve derin bir üzüntü, derin bir pişmanlık yaşayacaktır.

Kesilen kulak bir mendile sarılarak, en son âşık olunan kadına götürülecek, yerinden edilen kulağın bedende bıraktığı derin hasarın tedavisi ise her zaman olduğu gibi küçük kardeş Theo tarafından karşılanacaktır.

Ve gelelim renklere… Ölümünden sonra tabiri caizse “Van Gogh Renkleri” diye anılacak olan inanılmaz tonlar kazandırır resim dünyasına Van Gogh. Bunlar içinde belki de en özeli ve benzersizi sarı tonlarıdır. Birçoklarına göre bunda, Van Gogh’un bir türlü yakasını bırakmayan epilepsi hastalığının, yanı sıra da içtiği apsentin gözlerinde bıraktığı hasarların etkisi büyüktür. Kuvvetle ihtimal dış dünyayı sarımtırak bir tonda görmektedir Van Gogh. Üzerine bir de, güya şifa bulmak umuduyla yatırıldığı akıl hastanesinde tüketilen zamanlar da eklenince buna, sarıya arkadaşlık edecek başka renk tonları da çıkar ortaya… Çıkar da çıkar!

O kadar sevmektedir ki renkleri Van Gogh, sadece görünüşünü değil, tadını da almak ister ve yemeye başlar onları. Pişirilen yemeklerin resmen tadı tuzu olur zamanla boyalar. Sırf bu yüzden böyle bir dâhiye hasta ruhlu demek, henüz hayattayken Van Gogh’un bazı resimlerine bakıp, “Bunları hangi akıl hastanesinde yapmışlar?” demesi gibidir… Kimin mi? Resmin devlerinden biri Cézanne’ın tabii ki.

FİLM ÖNERİSİ

Ünlü Hollandalı ressam Vincent van Gogh’un ölümünün üzerinden 1 yıl geçmiştir. Postacı Roulin, ressamın kardeşi Theo’ya gönderdiği, ancak bir türlü yerine ulaşamayan mektubu elden vermesi için oğlu Armand’ı Auvers-sur-Oise’a gönderir. Armand bu görevi pek istemese de kabul ederek söz konusu kasabaya gider. Ancak Theo da vefat etmiştir, mektubu Van Gogh’un dostu Dr. Gachet’ye vermesi gerekir. Doktorla görüşebileceği anı beklerken kasaba halkından birçok kişiyle tanışan Armand, ressamın sanatının esin kaynaklarına ve ölümüne giden sürece dair çok şey öğrenir.

Loving Vincent filmi, 115 ressamın tek tek yaptığı 65,000 kare yağlı boya tablonun birleştirilmesiyle gerçekleşti.

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Her Tondan Çalan Bir Deha: “Vincent Van Gogh””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest

Share This