Tanrıçanın Ölümü, Ataerkil Devrim ve Psikolojik Dönüşüm: Aklın Yolu

Carl Gustav Jung, Liber Novus

ZEUS DARBESİ

Tanrıçanın Ölümü, Ataerkil Devrim ve Psikolojik Dönüşüm

2. Bölüm

Aklın Yolu

“Kendinizin diye bildiğiniz bu bilgi, duygu ve seçimlerin, çok önceye uzanmayan belirli bir anda hiçlikten doğmuş olması olası değildir. Aksine bu bilgi, duygu ve seçim esas olarak sonsuz, değişmez ve tüm insanlarda, hatta tüm duyarlı varlıklarda sayısal olarak birdir. Ama Spinoza’nın panteizminde olduğu gibi ölümsüz, sonsuz bir varlığın parçası, bir kısmı, onun bir yanı ya da değiştirilmiş hali olmanız anlamında değil. Çünkü eğer böyle olsaydı, aynı afallatıcı soruyla karşı karşıya kalmamız gerekirdi:

Sen hangi yanı, hangi parçasısın? Onu nesnel olarak diğerlerinden farklı kılan nedir?

Hayır, ama sıradan akla kavranamaz görünse de, sen -ve böylesi tüm bilinçli varlıklar- her şeysin. Bu yüzden, yaşıyor olduğumuz bu hayat tüm varoluşun bir parçası değil; bütünüdür. Fakat tek bir bakışta görülebilecek biçimde yapılanmamıştır.

Şimdi kendinizin onunla ve onun sizinle bir olduğuna ilişkin kesin bir inançla yere kapaklanıp Toprak Ana’ya sıkıca sarılabilirsiniz. Böylece bin kat daha sağlam ve daha sarsılmaz bir şekilde, Toprak Ana kadar sarsılmazcasına sağlam bir temele oturtulursunuz.”

– Erwin Schrödinger, My View of the World

“Astarte bir tanrıçaydı. Onunla ilgili kutsal kalıntılar Neolitik döneme dek uzanır. Ve onun yıldız ışıklı sandaletlerinden geriye kalan çamuru öpüp başına koymamış tek bir Hint-Avrupa kültürü yoktur.

Babil’de İştar, Hindistan’da Kali, Yunanistan’da Demeter’di. Anadiliniz Saksoncaysa Ostara derdiniz ona, Nordik dillerdeyse Freya. Mısırlıysanız İsis ya da Nut ya da Hathor veya Neith. Daha bir sürü adı ve rolü vardı; o bakireydi, anaydı, gelindi, fahişeydi, cadıydı, idam eden yargıçtı. Ay’dan daha çok evresi vardı. Ay’ın karanlık yüzünü avucunun içi gibi bilirdi. Tanrıça çok değişken ve oyunbaz olduğundan, doğal düzene olduğu kadar doğal kaosa da sevecenlikle baktığından, onun sıcak dişi sezgileri soğuk erkek mantığıyla genelde hiç geçinemediğinden, kızlarının rahimsel büyüleri ta bilincin şafağından beri oğullarının penis gücüne gölge düşürdüğünden, 4 bin yıl önce göçebe İbranilerden oluşan bir kabilenin gücenik rahipleri ona karşı bir darbe yaptı. Ve sonuç Batı uygarlığı diye bildiğimiz şeyin büyük çoğunluğudur.”

            – Tom Robbins, Sıska Bacaklar

Tarihin ilk mitoslarından biri MÖ 3000’lere uzanır. Daha eski de olabileceği düşünülen bu mit, Girit’teki Minos uygarlığına ait. Öyle ki Sümer ve Nil’in Tunç Çağı uygarlıklarından bile eski olabileceği söyleniyor. Yani belki de ilk tohumlar burada atıldı.

Minos mitinde tanrılar yok; tanrıçalar var. Yunanlar öncesi dönemine bakıldığında, ne saldırgan fallus simgeler ne de silah olarak kullanılmış olabileceği düşünülen aletler bulunabildi. Hatta şehrin etrafına sur da örmemişler. Kralların fetihlerini canlandıran bir anlatım ya da bir savaş sahnesine de rastlanamadı. Minos, modern insanın kavramakta güçlük çektiği barışçıl bir toplum yapısına sahipti ve tahmin edebileceğiniz üzere kadınlar tarafından yönetiliyordu. Anaerkil düzen bolluk ve bereketin, lüksün ve zevkin tüm sınıflarca coşkulu bir atmosfer içinde paylaşılmasını sağladı.

Doğu’ya kaydığımızdaysa Sümerler çıkıyor karşımıza. Burada “iki tanrıça ve bir tanrı” formülü belirir. Tek bir tanrıçanın iki farklı yüzünü anlatan Sümer mitolojisi, toprağın ve cennetin hanımı olan İnanna’nın yanına, onun karanlık yüzünü temsil eden yeraltı tanrıçası Ereşkigal’ı eklemiş. Ve bu iki tanrıça, Dumuzi’yi erginleyerek gerçek bir tanrıya dönüşmesine yardımcı oluyor. Tıpkı 3 bin yıl sonra Batı’da ortaya çıkacak olan Demeter ve Persephone mitinde olduğu gibi. Persephone’nin ölüler ülkesinde beslediği Triptolemos önce yeraltı dünyasının tanrısı oldu, ardından Demeter’in hediye ettiği tohumu Dünya’ya çıkarıp yaşamın kralına dönüştü. Demeter ve Persephone’nin Sümerlerdeki tam karşılığıysa tanrıça Gula-Bau’ydu.

Venüs-Afrodit, Kibele, Hathor, İştar, İsis, Friglerde Pessinus, Girit’te Dictynian Diana, Juna, Bellona, Rhea, İnanna-Ereşkigal, Demeter-Persephone, Gula-Bau, Dağ Ana, Ulu Ana, Toprak Ana, Hindularda Maya ve Hindu karşılığı Kali olan Meryem… Başlangıç dişi ve bakireydi.

Mitolojiler yaradılışın babaya özgü yanından ziyade anneye özgü yanını vurgular. Ana Tanrıça, özünde hem Cennet Kraliçesini hem de Öte Dünyanın Cadısını barındırıyor. “Dişi gücün sihirli otoritesi, aklın çok ötesinde bir bilgeliğin temsiliydi” diyor Carl Gustav Jung. Yaşamın anası, ölümün de anasıydı.

Sümer ve Babil mitolojisi, dişiyi Venüs gezegeniyle tanımladı. Sabahyıldızı gibi bakire, akşam yıldızı gibi hafifmeşrep, Ay tanrıçası kimliğiyle gece göğünün hanımı, Güneş’in yalımıyla ortadan kaybolduğundaysa cehennem cadısı… Venüs kadar değişken bir tanrıça!

Tanrıça’nın ölüleri kucaklayıcı olduğu kadar, yaşam veren ve büyüten olarak da saygı gördüğü yerde, onun temsilcileri olan kadınlar da toplumsal konumlarında üstün sayılıyordu. Buna Hak Ana Düzeni denirdi. “Kozmogonik çevrim ilerledikçe büyüme ilkselden insani ve tarihsel olana kaydı. Kozmik doğumların ulu hanımları geri çekildi, alan ‘erkeklerin kadınlarına’ kaldı” diyor Joseph Campbell. Zamanla, tıpkı Platon’un mağara alegorisinde olduğu gibi, insanın bakış açısı öylesine daraldı ki sadece varoluşun ışığını yansıtan yüzeyleri kavrayabilir olduk. Derinliğe dalış sonlandı, ego, benliğin tahtına kuruldu. Evrensel insan, ontolojik bir baş ağrısına dönüşen varoluş sancısıyla lanetlendi.

İlk anne mitos ve ritlerindeki “yaşamın eşit biçimde ve birlikte onurlandırıldığı karmaşık şeylerin” aydınlık ve karanlık yönleri zamanla evrim geçirip ataerkil mitoslara dönüşünce, bütün iyi ve soylu şeyler yeni kahraman tanrılarla özdeşleşti. Bir yerde iyi ve soylu birileri varsa, kötü ve karanlık bir şeyler de olmalı. Temelde gerçeğin iç içe geçmiş temsilleri olan kozmos ve kaos insan zihni tarafından parçalandığında, doğa güçlerine bazı olumsuz ahlaki yargıların yapıştırılması da kaçınılmaz olmuştu.

Batı’da Zeus, Doğu’da Indra

Carl Gustav Jung, Liber Novus

Zeus’un Hindistan’daki karşılığı Indra’ydı. Ulu Zeus’un aksine Indra hiçbir şeyi değiştirmedi. Batı’da Zeus Devrimi başarıya ulaştı, toplum ataerkil yapıya büründü. Hindularsa sonsuzluktan gelen, hiçbir yere varmadan kendi kuyruğuna doğru dönüp duran o ölümsüz yılanı, nam-ı diğer ouroboros’u anlayabiliyordu. Vedanta felsefesine göre, zaten Tanrı’dan başka bir şey de yok. Yani bir Hindu kendisinin tanrı olduğunu, aynı zamanda bunun herkes ve her şey için geçerli olduğunu bir kenara iterek düşünemez. Din toplumların afyonuysa, Hindular gerçekten malın iyisini götürmüş.

“Vedanta dünyayı tersyüz eder. İsa’nın söylediğine inanılan şu sözler de Vedanta felsefesini andırır:

            İkiyi bir, içi dış

            ve dışı iç,

Yukarı ve aşağı yaptığınızda…

            O zaman gireceksiniz Krallığa.

            Taşı kaldır, altında Ben’i bulacaksın.

            Ben, onların hepsinin üstündeki ışık.

            Her şey Ben’den geldi ve

            Her şey nihayetine Bana ulaştı.

            Nereye bakarsan,

            Beni orada bulacaksın.”

– Alan Watts, Benlik Tabusu

Ataerkil görüş zıt çiftleri erkek-dişi, yaşam-ölüm, iyi-kötü diye birbirinden ayırıp her birini yalıtınca, sanki bunlar birbirlerini tamamlamıyormuş da hepsi tek başlarına var olabilirmiş gibi bir yanılgıya kapıldık. İnsan, Ay tanrıçasından çevirdiği yüzünü Güneş tanrılarına dönerken, yeni karşılaştığı bu kusursuz ışık karşısında öylesine büyülendi ki ateşböcekleri misali akın ettiği o alevlere kaptırdı kanatlarını. “Güneş ışığı dünyasındaki körlük, zıt çiftleri ayrı görmekle sonuçlandı” diyor Jung; “Doğu’nun sezgisel entelektüel yaklaşımında, zıtların paradoksu bilinci rahatsız etmedi. Çünkü onlarda iyi ile kötü ayrımı için duygusal bir yaklaşım dayatılmamıştı. Bu sayede tüm tanrılar ahlaki paradokslarını koruyabildiler.” Kali kendi gölgesini taşıyordu örneğin. Batı’daysa Meryem, gölgesini tümüyle yitirmişti. Bu yeni ahlaki tutum her şeyi ikiye bölme eğilimini abarttı. Tanrı’nın parıltısı muazzam boyutlara ulaşınca, gölgeyi de şeytan üstlendi. Tanrısal bir nitelik olmaktan çıkan bu yoğun karanlık artık insana doğru da akmaya başlayabilirdi –ki tam da böyle oldu. Zıtların birliğini kavrayamayan, tek tanrılı düzende neyi nereye oturtacağını şaşıran insana, karanlık ve kötülükten kendisini sorumlu tutmaktan başka çare bırakılmamıştı. Zaten tanrısından koparılmış olan bu zavallı varlık şimdi bir de şeytanla özdeşleştirilmiş oluyordu.

Hint felsefesinde, kozmosu yaratan şeyin, insanda açığa çıkan bilinç olduğu vurgulanır. Tek tanrılı dinlerdeyse Tanrı ve Ben apayrı dünyalar. Doğu, “Tanrıyla birleşme dışta değil, içte gerçekleşir. Ona insan bedenindeyken ulaşabilirsin; Ulaşmalısın!” diyordu. Batı bunu reddetti ve mitsel bir ayrışma yaşandı; “İçeride ‘yaratılmış ruhtan’ başka bir şey bulamazsın!” Tanrı ile ilişki kurma becerisi bile kısıtlı olan bu ruh elbette kendi başına tanrısal bir niteliğe sahip olamazdı.

Ayrışmanın ardından simgesel bir dönüşüm belirdi; Dünya’nın derinlerinden yükselen Yaşam Ağacı köklerinden sökülüp atıldı, yerine dev bir Haç indi gökten. Oysa Tanrıça’ya tapma, Evrenin Ruhu’na tapma anlamına geliyordu. Güç istenci ve geçici heveslerin karşısına, bunları önemsiz kılan sonsuzluğu koyuyor, tensel tutkuların dengeleyicisi olarak daha derin, spritüel bir esrimeyi getiriyor, dengeyi arayan insana iyileştirici bir denge merkezi sunuyordu. Ne de olsa Ay, rahmin yaşam yaratan ritmiydi. Sümerlerdeki Ağaç Tanrıçası ise hurma ağacının aydınlanma ve ölümsüzlük meyvelerini korur, bunları uygun gördüğü kişilere sunar, erginlenme ve dönüşümün tamamlanacağı yolda, o maceraya atılacak kadar cesur olabilenlere ilham verirdi. Yani aslında dişi doğrudan doğruya Toprak Ana ve Ay’la özdeşleştirilirken, erkek de onun eril karşılığıyla bütünleşmişti ve herkes mutluydu.

Dişiyle kurulan bu ilişki dinlerin ortaya çıkmasıyla değişince, kadın imgesi de değişti. Örneğin Hıristiyanlıkta bu imge Kolektif Meryem’e dönüştü. “Böylece kadın imgesi de asıl değerini kaybetti” diyor Jung; “Bireysel bir ifade biçimi kolektif olanla yer değiştirdiğinde, önceki değer bilinçdışına gömülür. Tüm bilinçdışı içerik, ayrışmış olan libidoyla etkinleştiğinde dış nesnelere yansıtılır. Yani kadının gerçek değerinin düşmüş olması, kötü tutumlarla ödünlenir. Ortaçağ’ın silinmeyen lekesi olan cadı avı aslında Meryem’e duyulan derin saygının artmasının sonucuydu.”

Libido, yaşam enerjisi olarak özetlenebiliyor olsa da sadece enerji ve arzulardan ibaret olmayıp, psikolojik bir amaca da karşılık geliyor. Jung, değerli bir eğilimin böylesine bastırılmasının oldukça genel bir bilinçdışı etkinliğiyle sonuçlanacağını söyler; Sapkınlık, hizipleşme ve fanatizm. “Bedene değil, spritüel yaşama odaklanma, belirli bir libido miktarının engellenmesi anlamına gelir. Bu, cinsellikte israf edilmeyen libidodur. Libido enerjisi engellendiğinde, bir kısmı spritüel ifadeye karışır, geriye kalan da bilinçdışına akar ve kendisine tekabül eden imgeleri harekete geçirir. Yani bu durumda ilksel anneyle bağlantı kurmuş olur. Bu, kâse imgesidir. Simge sadece nesnenin değersizleştirilmesi yoluyla canlanabildiğinden, hizmet ettiği asıl amaç o nesnenin değerini düşürmektir.”

“KAHRAMAN DOĞUM” ve BABADAN DOĞUM

Psikanalist Otto Rank, tarih boyunca dünyanın her yerine yayılmış, tüm mitlere girmeyi başaran tuhaf bir formüle dikkat çeker. Tanrıça ve Oğul’dan türetilmiş olup, Oğul’un lehine değiştirilen bu yeni formülde çocuk artık annesinden tamamen bağımsızlaşmış durumda. Aslında hepimizin çok iyi bildiği, Oğul’un siyasi bir hırsla yükselişini anlatan bu mit 70 farklı kaynakta mevcut. Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Çin, Japonya, Polinezya, Yunan ve Roma, İran, Kuran, Keltik ve Germen, Türk, Eston, Fin… Ne yöne baksak karşımıza çıkıyor. Kökleri, Sümerleri yenen, Babil’i kuran Agadeli Sargon’un hikâyesine dayanır. Sargon’un kendi ağzından aktarılan o meşhur yaşam öyküsü şöyle başlıyor; “Annem bir bakireydi…”

Annenin düşük bir soydan geldiği, önemsiz, isimsiz biri olduğu görülür. İsa’nın yaşam öyküsündeki “bakire doğum”un ılımlı bir hali gibi sunulan bu formül anneyi tamamen ortadan kaldırmak üzerine kurulmuş. Sadece anaerkil düzene değil, aydınlanma mitine de zarar verdiği ortada. Babaysa ya ölmüş ya da kimliği bilinmiyor. Fakat tanrı olabileceğine dair bazı işaretler mevcut. Devamını hepimiz biliyoruz. Anne bu bebeği gizlice doğurup hasır bir sepete koyar ve ırmağa bırakır. Bir süre sonra, önemsiz bir köyde, sıradan bir köylü tarafından ırmaktan alınan bebek, yeni babası gibi çiftçi olması için yetiştirilir. Sonradan anlayacağımız üzere aslında bu, onun saraya ve tanrıçaya ulaşma yoludur; Tanrıçanın meyve yetiştiricisi. Elbette bu yolda bir kahramana dönüşecek. Ne de olsa tanrıça sadece meyveleri değil, kahramanları da seviyor. Ve bizim isimsiz, önemsiz kahramanımız Tanrıça’yı tavlayıp krallığın yönetimini ele geçirmeyi başarır. Adı ister Sargon olsun, ister Musa, bu formül neredeyse hiç değişmeden kalmış. Yunanistan’da Erichtonius, Hindistan’da Vyasa, Babil’de Hammurabi… Hepsinin yaşam öyküsü birbirine benziyor.

Psikolojik açıdan son derece nevrotik bir durum bu. Ebeveyniyle kendisini ayırıp, kendisine soylu, kutsal, daha yüce bir doğum bağı atfeden kahramanımız henüz bebekken sürgün edilmişti. Yani gerçek bağlarından, geriye dönüşü olmayacak şekilde koparıldı. Öz anne ve babasından daha düşük seviyedeki biri tarafından evlat edinildi, sürgünden sorumlu olanlar da küçük görüldü. Böylece yeni bir genel kazanımla karşı karşıya kalmış olduk; Eski duruma tekrar dönebilme umudu. Bu uğurda önce kahramana, ardından da hırslı bir krala dönüştüğünde, egonun yere göğe sığdırılamadığı bir tabloya tanık oluyoruz. Spritüel yapının siyasi yapıya dönüşümü de böyle tamamlanıyor. Artık “aranan” içte değil, dışarıda.

“Önceki mitolojinin amacı, varlığın birliğini, yani ikiliği aşan gizini ortaya çıkarmaktı” diyor Campbell; “Bütünleşmeye, kendiliğe ulaşmaya yardımcı olmak için yol gösteriyordu. Bu yeni halindeyse çatışma, güç ve çıkarlar girdi devreye. Sadece yeni bir toplumsal düzen yaratmakla kalmadı, aynı zamanda yepyeni bir psikoloji de yaratılmış oldu. Bu boyutuyla kurnazca bir hile olmaktan çıkıp ‘yeni gerçeğin’ temsiline dönüştü.”

Sigmund Freud bu nevrotik dönüşümü şöyle özetler; “Ataerkil mitolojide dişilerin öyküsü, vurgunun değiştirilmesiyle bulanıklaştırıldı. İlgiyi başka yöne çeken ikinci derece temalar devreye sokulur, olayların öğeleri yeniden gruplandırılır, açıklayıcı bölümler çıkartılır, tekrar yorumlanıp uzaktan sunulur. Böylece asıl anlamı, zihni aydınlatmaktan ziyade bulandıran bir bütün içinde eriyip gider.”

Bakire doğum formülünün bir adım ötesinde yine Zeus’a dönüyoruz yüzümüzü. Onun Athena’yı kafasında taşımasıyla anlatılmaya çalışılan neydi? Kafanın içinde beyinden başka bir şey olmadığına göre, Zeus’un Athena’yı beyninde taşıdığı sonucuna varabilir miyiz? Eğer öyleyse, bu, Freud’un “yukarı dönüşüm” olarak adlandırdığı çözüme benziyor. Kabaca özetlersek; kadın rahminden doğurabiliyorsa, baba da zihninden doğurur. Buna bir de yüceltme eklenmiş. Sonuçta tanrıların tanrısı ulu Zeus’un kafasını yararak zırhı ve miğferiyle doğan o güzeller güzeli bebek, eril yönü de en az dişiliği kadar göze çarpan bir tanrıça.*

MİTLERİN PSİKOLOJİK İŞLEVİ

Carl Gustav Jung, Liber Novus

Carl Gustav Jung’un “kendilik” dediği, hem bilinci hem bilinçdışını kapsayan o dairesel bütünlük hali bir denge merkezi gibi davranıyor. “Bilinç, acı olmadan doğmaz. İçgörüler kolayca elde edilmez. Genelde en şiddetli şoklarla kazanılır” diyerek anlatmaya başladığı dönüşüm süreci, ufkun, bilinçdışının karanlık sularından bilince akıtılan malzemeyle önemli ölçüde genişlemesi sonucunda gerçekleşiyor. “Bu, kişinin daha alçakgönüllü olmasını sağlayan derin bir kendini tanıma yaratır. Herkes kendisinin çok bilinçli ve bilgili olduğunu düşünür ama yaşamın bir noktasında, dorukta olmamız gerekirken aslında çok uzun bir tırmanışın ilk adımlarında olduğumuzu fark ederiz.” Dönüşebilen şey, bilincin bilinçdışına bağlandığı yerde saklı. Jung’a göre, bilinç bütün gücünü buradan alıyor.

Mevcut toplumsal düzeni destekleyip bireyi toplumla organik bir bütünlük içine sokabilen, kabilenin her üyesine, onu sonuna dek buraya bağlı tutacak duygular sistemini yerleştiren mitler aktarıcı benzetimi olası kıldığı için, dönüşümü zihin ve duyguların kavrayabileceği biçim ve kavramlarla gerçekleştirebilir. Avcı kabilenin duygular sistemi, tarım kabilesine uymaz. Anaerkil olan ataerkile uymaz. Eski mitler, simgeleriyle tanrılar arasında bağ kurduklarından, kullandıkları tüm imgeler bir şekilde toplumun kendi imgesine bağlanıyor, toplumu da doğanın daha yüce bir imgesine bağlıyordu.

Psikolojinin temellerini atan Sigmund Freud, Carl G. Jung, Wilhelm Stekel, Otto Rank, Karl Abraham ve Géza Roheim’ın hemfikir oldukları nokta şu: İnsan davranışlarının bilinçli düzenlerinin altına gizlenmiş bilinçdışı arzu, korku ve gerilimler, mitler aracılığıyla simgesel bir anlatım kazanıyor. Yani “Mitoloji aslında yanlışlıkla tarih, biyografi, kozmoloji olarak okunan psikolojidir” diyorlardı. Dinlerde de durumun pek farklı olduğu söylenemez. Luteryan teolog ve filozof Rudolf Otto’ya göre, bütün dinlerin karakteristik zihinsel durumu, esrarın tanınması üzerine kurulu.

Campbell, “Etkili bir genel mitolojinin yokluğunda, her birimizin kendi özel, tanınmayan, gelişmemiş, ama gizlice etki eden düşsel panteonlarımız, yani rüyalarımız o rolü üstlenir” diyerek fenerini modern zamanın monomitlerine çevirdiğinde, bilinçdışının renkli düşlerini kastediyordu sadece. Oysa günümüzde modern mitoloji sadece rüyalardan ibaret değil; beyazperde de sahneleniyor. Dinlerden farklı olarak mitler, geleneksel bilgeliğin aktarımını olası kılan güçlü bir resim dili gibi kullanır. Aynı nedenle, sinema da bu anlatının modern dünyadaki yeni aracı olmaya son derece uygun. Hatta ilkel kabilelerdeki şamanlar bile aynı yöntemi kullanıyordu. “Benzetim yoluyla iletişim” ilkesi, ellerindeki değerli malzemeyi, kabile bireylerini erginleştirmek için uygulanabilir hale getirdi. Gençleri eğitiyor, yaşlıları bilge yapıyor ve kültürün örüntülerini şekillendiriyorlardı. Aslında yaptıkları, bilinçdışını yönlendirmekti. “İnsan toplulukları, topluluğun idealleriyle hayatta kalır” diyor Géza Roheim; “Bunlar her zaman çocukluk hali üzerine temellenmiştir. Ama çocukluktan yetişkinliğe geçilmesi gerekir. Gerçekliğe uyum zorunludur. Yine de çocukluk hali hep oradadır; insanların, onlarsız var olamayacağı libidinal bağları sağlar.” Şamanlar, yani büyücü hekimler, kabilelerinin yetişkin üyelerinde var olan simgesel fantezi sistemlerini görünür kıldı. Çocuksu bir oyunda liderlik yapıp demonlarla dövüştüklerinde, kabilenin tüm yetişkinlerine kendi gölgeleriyle savaşma gücü verdiler. Bu sayede çocukluk imgeleri dağıtılıyor, aşılıyor ve birey dönüştürülmüş oluyordu.    

Evrensel öğreti, tüm maddenin ve varlıkların, onları dünyaya getiren, destekleyen, içinden çıktıkları, içlerini dolduran ve içine geri dönmeleri gereken mutlak gücün eseri olduğunu söylüyor. Her yeri saran, tüm kozmosu dolduran bu enerjiye Hindular “şakti” dedi. Psikanaliz de tamı tamına aynı şeyi kastedip ölçeği küçülterek libido terimini kullandı. Metafizik alanın yerini, en az onun kadar gizemli olan bilinçdışı aldı. Sonuçta bilinç dediğimiz şey de evrensel gücün kendisini değil, Hinduların anlatmaya alıştığı şekliyle; yansımalarını, yani örüntülerini tanıyor.

“Müziği duymak, tonlar arasındaki boşlukları duymaktır aslında. Sadece tonları duyuyor olsak, art arda gelen rahatsız edici sesleri algılar ama melodiyi işitemezdik. Bilinçli yönelimimiz genel bir tutuma sahip; bu boşlukları yok sayma tutumu. Oysa örneğin bir ressam ya da mimar önce o boşlukları görebilmeyi öğrenir. Çünkü formlara anlam katan şey, boşlukların ta kendisidir.”

– Alan Watts, Benlik Tabusu

Mitler de işte tam olarak bunu işaret ediyor; tonları melodiye çeviren o boşlukları. Zihni, duyuların az ötesinde duran, kavranması zor olana çevirerek… Dolayısıyla onlara mantıksal, zihinsel değerlendirmeyle bakıp da anlamlı bir şeyler bulmamız beklenemez. Zihnimize durmaksızın saldıran, asıl oyunu alaycılık üzerine kurulmuş olan bu korkunç ve aynı zamanda gülünç aktarımlar tanrıları da sadece birer ikon olarak kullanıyor. Zihni, kendilerinin ötesindeki boşluğa, simgelerin yol verip aşıldığı yere, gerçek özgürlüğe ulaştırmayı hedefliyorlar. Bu aynı zamanda, Hinduizm’in kutsal yazıtlarının en önemlisi sayılan Tantra öğretisinin kalbindeki gerçek; Tüm bu tanrılar, Yol’un nasıl geçileceğini göstermeye çalışan simgelerdir.

İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, Tarih Bilinci adlı iki ciltlik eserinde “kopma ve başkalaşım” diye adlandırdığı bir süreçten bahseder. Kopma, insanı Jung’un kendilik olarak tanımladığı bütünlüğe yaklaştıran, daha doğrusu ilk tohumları atan büyük bir krizle başlıyor. Bu bir geri çekilmeye sebep olup, vurgunun dış dünyadan iç dünyaya kaymasıyla sonuçlanıyor. Başkalaşımsa bireyin, içteki ebedi krallıkta yenilenip, aldığı dersle yaşam ufkunu büyütmüş olarak geri dönmesi. Bahsi geçen tohumlar hepimizin bilinçdışında mevcut. “Sadece bir kısmı bile bilince çıkarılabilse yaşamda kuvvetli bir canlanma yaşanırdı” diyor Joseph Campbell; “Dahası, bütün bir kuşak ya da tüm uygarlık tarafından unutulmuş bir şeyleri gün ışığına çıkarabilseydik, tarihe adı kazınacak bir kahramana dönüşürdük.”

“Günahsız doğan o ender ruhların dışındaki herkesin tapınağa girmeden önce geçmesi gereken karanlık bir mağara var. Mağaranın kapısı umutsuzluğun, tabanıysa terk edilmiş umutların mezar taşlarıyla kaplı. Orada benlik ölmeli; orada açgözlülük, vahşi arzuların doyumsuzluğu terk edilmeli. Çünkü ancak o şekilde kaderin imparatorluğundan kurtarabilir insan kendisini. Mağaranın dışındaysa Feragat Kapısı açılır aklın ışığına. Yeni bir içgörü, yepyeni bir sevinç, bambaşka bir duyarlılık parıldar hacının kalbini mutlu kılmak için.”

– Bertrand Russell, Mysticism and Logic: A Freeman’s Worship

Campbell, karanlık ve aydınlığın birbirinden ayrılmasıyla ortaya çıkan ikiliğin tüm karşıt çiftlerini, birbiriyle kafa kafaya çarpışan kayalara benzetir. Sıradan bir gezgini tutsak edip ezerken, bu yola baş koymuş kahramanın aralarından rahatça hoplayıp zıplayarak geçebildiği dev kayalar hayal edin. Kahramanımız, kendisini çarpışan kayalar labirentinden kurtaracak olan kapının anahtarını elde edebilmek için önce egosundan sıyrılmak zorunda kalıyor. “Hiçbir canlı, var olmayı bırakmadan daha geniş ve yüksek bir doğa elde edemez” der Ananda Coomaraswamy. Bunun, tasavvufta “ölmeden ölmek” diye özetlenerek dile getirilmiş olan şeyden ne farkı var? Fenafillah aşamasına ulaşmanın ne kadar zor olduğunu hepimiz duymuşuzdur. Egoya bağlılığı yok olansa tıpkı kendi evinin bir odasından diğerine geçiyormuşçasına girip çıkabilir o ejderhanın içine. “Ejderhayı yenmek, yaşamı besleyen o gizemi görünür kılmaktır” diyor Campbell.

SIFIR NOKTASI, nam-ı diğer CENNET BAHÇESİ

Camille Flammarion, L'Atmosphere: Météorologie Populaire

Mitolojinin dilinde kadın “bilinebilenin bütününü” temsil ediyor. Kahramansa onu bilmeye gelen kişi. Tanrıçayı gerçek haliyle görebilen kahraman, kadının yarattığı bu dünyanın kralına, hatta ölümsüz tanrısına dönüşebilir. Ama kadını Tanrıça olarak görebilmek için önkoşul, kahramanın mutlaka soylu bir kalp taşıyor olması. İşte bunu başarabilen kahraman, babasının yerine de geçmiş oluyor.

Bunun psikolojideki karşılığına bakınca şöyle bir tablo görüyoruz: Macerada sıkça karşılaştığımız tanrı sanılan ejderler süperego’ya karşılık geliyor, günahla özdeşleşen ejderlerse bastırılmış id’e. “Kefaret, bu iki canavarın yok edilmesiyle, yani egoya bağlılığın terk edilmesiyle ödenir” diyor mitler bize. Ancak modern dünyada monomitlerimizi şekillendiren bilinçdışı araçları ve sinemaya rağmen, ilkel kabilelerde işe yaramış olan o etkili yöntemlere sahip değiliz. Devraldığımız inanç sistemleriyse günlük yaşamın sorunlarını çözemiyor. Bu nedenle onları tek başımıza, deneye yanıla aşmamız gerek.

Ataerkil düzen evrensel anlatıyı karman çorman etmiş olabilir fakat tüm mitlerin ortak özelliği hala bir bakışta görülebilecek kadar canlı ve parlak: Engellerin hepsi aşıldığında, nihai macera her zaman, her koşulda yine Tanrıça’ya açılır. Bu zirve noktası aynı zamanda insanın en derin karanlığındaki krizin temsili. İndikçe çıkılan, yükseldikçe düşülen bu garip yolculukta Tanrıça, bütünlüğün, evrensel denge noktasının, kozmosun göbek deliğinin bedenlenmiş hali olarak çıkıyor karşımıza. Cesur kahramana mucizevî bir yenilenme banyosu yaptırıyor ve bundan böyle gerçek saadetin tadılacağını müjdeliyor.

Mitolojik Evrensel Anne, kozmosa; yaşam veren, besleyen, koruyan, dönüştüren o ilk varlığın dişil yanlarını yansıtırken, bizim tek tanrılı bakış açımızda İngiliz psikolog J. C. Flügel’in dile getirdiği üzere; Anneye ilişkin duygu ve coşkular bastırılır. Bu bastırma, insanda ve “şeylerin genel düzeninde” ruhsal öğeleri abartma, yüceltme eğiliminin yanı sıra Dünya’ya ve doğaya karşı güvensizlik, rahatsızlık, tiksinme ya da düşmanlık eğilimi doğurur.**

Jung ve Campbell’a göre, Korkutucu Baba’ya güvenemeyen insan, Anne’ye öyle sıkı bağlanıyor ki bu durum, babanın merhametine duyulan inancın büyük krizi ortadan kaldıracağı zamana dek sürüyor. Ve düğüm, Anne ile Baba’nın, Âdem ile Havva’nın, karanlık ile aydınlığın özde bir ve aynı olduklarının anlaşılmasıyla çözülüyor. Baba, anneyle yaşanan cennete dışarıdan müdahale eden ilk kişi. Çocuğun yaşamı boyunca taşıyacağı simgesel bir düşman niteliğinde adeta. Savaşmak için karşı konulmaz bir heves duyulmasının özünde bile bu var; Babayı yok etme isteği. Kabilelerdeki yaşlı erkekler, dişi yönü de barındıran bir rol üstlendikleri için böyle bir sorun yaşanmıyordu. Yeni bir cennet kurulur ve bu cennet sadece düşman kabileleri dışlar. Diğer bir deyişle; “kötü” babadan koparılıp dışa aktarılır. “İyi” ise her zaman kabilenin içine yansıtılır.***

“Baba, kendi yükümlülüğünü devretmek için, çocuksu kateksislerden sıyrılmış bir oğul ister” diyor Jung. Çünkü aslında baba, çocuğun daha geniş bir bilinç seviyesine geçmesini sağlayan şamandan, büyücü hekimden ya da o erginleştirici kişiden farklı değil. Oğul için gelecekteki görev, kız içinse gelecekteki ideal eş; “Oğul egemenliği ele geçirmek için babasına karşı savaşırken, kız egemen olunan dünya olmak adına annesiyle savaşır.” Özetle; Baba, tıpkı Zeus gibi ikinci doğumun rahmi, annesi. Tanrıça ve oğuldan çaldığı şeyi onlara geri veriyor.

Biz ve “koruyucu baba” biriz! Bu, sıfır noktasının kelâmı. Hülâsa, insanın Tanrı ile birliğini, tanrısal bir varlık oluşunu, aranılan cevabın kendimizde saklı olduğunu söylüyor; Bulmaya geldiğin şey kendinsin.

Mitlerde sıkça karşılaştığımız şimşek simgesi, Tanrı’nın erkek yönünü, yani mantığı, düşünceyi, yöntemi anlatırken, çan ise Tanrıça’nın geniş bilincini simgeler. Hıristiyan ayinlerinde çalınan çanın amacı da çok farklı değil; Ekmek ve şaraba inen Tanrı, çan sesiyle hayata geçirilen Tanrıça ile birleşmeli. Bir yanı kadın, diğer yanı erkek olan bu bütün, zihni nesnel deneyimin ötesine, ikiliğin terk edildiği simgesel alana taşıyor; Yin ve Yang’e. Karanlık ve edilgen Yin, aydınlık ve etkin Yang’le birleştiğinde Âdem ile Havva’nın da aslında tek ve bütün olduğunu görmemek mümkün mü? Cennet bahçesindeki kusursuz dinginliği, Âdem’in tanrıyla birliğini bozup ikiliği başlatan Havva’nın aslında androjen olan dişi-erkek insandan ayrılmış dişi parçasından başka bir şey olmadığı ortada değil mi? Havva, Âdem’den ayrılır ve kusursuz birlik ikiye bölünür.

Âdem ve Havva miti dünya üzerindeki her kültürde mevcut. Bu formülün yaradılış esrarını simgelemenin temel yolu olarak görüldüğü açık. Bir’in ikiye ayrılması, nihayetinde ikinin birleşip yeniden bire dönüşmesi ve yepyeni bir yaşamın doğuşu. Hepimiz anneden koparılır, yaşamın inişli çıkışlı patikalarında kaybolmadan ilerlemeyi başarabilirsek, düşe kalka yola devam eder, türlü yaralar alır, parça parça olur ama yeniden doğar ve mucizevî bir şekilde öncesinden daha fazlasına dönüşebiliriz diyor tüm bu mitler. Tabii dinlerin yarattığı kaosun ötesine geçebilmeyi başarıp, gerçek savaş alanının dışarıda değil, içeride olduğunu görebilirsek. Tanrıyı kendi elleriyle hizipçi, iltimasçı, savaşçı bir varlığa dönüştüren insanın kaçınılmaz kaderidir onun davasının savaşçıları olmak. Ancak ilk sözü “Barış; tüm canlılar için barış” olan bir tanrı atabilir o güzel tohumları insanın içine. Dinlerin asıl hedefi, insanları temel yanılsamalarından koparmaktı aslında, tam aksine sebep olup yeni yanılsamalar yaratmak değil. Freud’un da vurguladığı gibi, öğreti öyle bulanıklaştırılmış ki çan ve şimşek, yin ve yang, dişi ve erkek, karanlık ve aydınlık birbirinden koparılınca bütün erdemlerimiz yıkım yaratır hale gelmiş.

Şimdi sizi kendi zihnimdeki Cennet Bahçesi’ne ışınlamak ve bu uzun masalı orada sonlandırmak istiyorum.

Bir tohumdu Âdem. Atalete mahkûm, Cennet’e hapsolmuş. Kendisini harekete geçirecek o mucizeyi; filizlenmeyi bekleyen. İyi ile Kötü’nün bilgisiyse o malum ağaçta bekliyordu. Ama elini uzatamazdı. Bunu tek başına başaramazdı. Sadece dingin bir tanrısal birliğin var olabildiği yerde iyi ve kötüye ulaşmak için iki kişi gerekiyordu her şeyden önce. Birlik bölünüp çoğalacaksa, insan da çoğalmalıydı. Ve ikizini, eşini var etti kendi Tanrısal özünden. Böyle başladı ikilik. Kendi birliğini bu devingen ikiliğin içinden bulacaktı artık. Buydu işin sırrı. Şimdi dünyasını da buna uygun hale getirmesi gerekiyordu.

Aydınlık ve karanlığın meyvesi o ağaçta. Havva’ydı ona uzanmaya cesaret edebilen. Ebedi ıstırabın meyvesine uzandığını bilmiyor muydu sanki? İnsanın kendi iradesini başlatacak olan hamleyi gerçekleştirdiğinin, tekrar o dingin birliğe, o kavrayışa erişmek için ikiliğin acı dolu upuzun yolundan yürümek gerekeceğinin farkında değil miydi? Peki ya Tanrı bilmiyor muydu insanın onu yemeden duramayacağını?

Sonuçlarıyla yüzleşecek cesarete sahipti insan. Buydu sınavı. Sonuç, ölümdü. İkilik bir kez devinmeye başladığında her şeyi kendi yasasına uydurmak zorunda kalır. Doğası gereği… İyinin bir gölgesi olduğu gibi, yaşamın da gölgesi olmalıydı ki süreç devam edebilsin. İlk bakışta zıt gibi görünenlerin el ele verip birbirlerini tamamladığını fark edebilmek gerekecekti, evet. Mükemmel bir denge için, karşıtların birinden diğerine odaklanırken merkezde kalmayı şart koşuyordu bu yeni süreç. Duyuları aşan o denge merkezinde keşfedilmeyi bekliyordu gerçek. İyi ve kötünün kapılarından çıktığı Cennet Bahçesi’ne, kavrayışın kapısından girebilsin diye insan. Oradan koptuğunu sanan insanın, Ben yanılsamasını aşması kadar yakındaydı aradığı. Ve bir o kadar uzakta. Kendi hayali benliğiyle büyülendiğinde asla ulaşamayacağı bir yerde gizlenmişti. Tıpkı eteklerini savurarak dönüp duran Maya’nın yarattığı yanılsama gibi… Büyüleyici bir oyundu bu.****

“Her şey hareket halinde… Yükseliyor, geri dönüyor. Bitkiler çiçekleniyor; sırf köklere geri dönebilmek için. Köklere dönmek, dinginliğe geri dönmektir çünkü. Dinginliği aramak, kadere doğru yol almaktır. Kadere ilerlemekse ebediyet gibidir. Ebediyeti bilmek, aydınlanmadır. Ebediyeti tanımamaksa kargaşa ve kötülük yaratır.”

– Lao-Tse

* Antik Yunan mitolojisi neredeyse tüm dünyayı etkisi altına almış olsa da Joseph Campbell’ın sıkça altını çizdiği üzere; “Yunanlar gerçekte Olimposlu tanrıları hiçbir zaman nihai ‘varlıklar varlığı’ olarak görmedi.” Tıpkı biz insanlar gibi bu tanrılar da Ulu Ana’dan doğmuştu. Evrenin geçici yöneticileri olarak kabul edilmişlerdi ama insanlardan çok daha güçlü olsalar bile onların kardeşleriydiler özünde.

** J. C. Flügel, The Psycho-Analytic Study of the Family

*** Ego sönmeyip, aksine bireyin kendisi yerine tüm kabilesini kapsayacak kadar büyür. Ama kabile yaşamının içindeyken, bu ölçekteki egonun etkisi içerideki bireylere değil, sadece dışarıya yansıtılıyor.

**** Hinduizm’e göre, tüm kozmos bir yanılsama. Yanılsamayı yaratan faktörse Maya. Ve bu ilahi komedyaya Lila deniyor.

Tuna Emren

Etiketler

0 yorum “Tanrıçanın Ölümü, Ataerkil Devrim ve Psikolojik Dönüşüm: Aklın Yolu”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest