Tavuk-Yumurta Paradoksunun Sanattaki Tezahürü: Van Gogh ve Gauguin

Sanatın daha ilgi çekici kılınmasını sağlayan magazinel anekdotlara ihtiyaç olmadığını söylemek bugün mümkün değil. Bu alan, sanatçının yaşamı, ilişkileri, dostlukları, alışkanlıkları, tabiatı hakkında bize ilk planda çok gerekli görülmeyen ama sanatçının eserleriyle olan ilişkilerinin anlamlandırılmasında çok faydası dokunan tamamlayıcı bilgiler sunuyor. Ancak sanatçının yaşadığı hayatın ve diğer ilişkilerinin onun eserlerini icra ediş biçimleri üzerinde etkisi olduğunu kabul etmekle, onun ilişkilerini doğrudan sanatının önüne koymak arasında hiç şüphesiz büyük fark var.

Bu bağlamda yazının asıl konusu olan Van Gogh ve Paul Gauguin’e gelirsek, bu iki ünlü ressam aynı cümlede geçtiğinde aklımızda uyanan ilk şey magazinel sanat içeriklerinin bizleri doyurduğu şu “Van Gogh’un kulağını kesmesi” konusu oluyor. Sanat çevrelerince magazinel düzeyde tartışılan bu olaya ilişkin olarak her iki tarafı da suçlayıcı içeriklerle karşılaşmak mümkündür. Ben bunu Gauguin’in kaleme aldığı ve olayın içyüzünü anlattığı “Avant et Après” kitabının İngilizce dışındaki dillere geç çevrilmiş olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Basitçe ifade etmek gerekirse bu iki dost ressam Arles’taki atölyelerinde birlikte çalışırken bu yaşananların hazırlayıcısı olan olay vuku buluyor. Van Gogh ayçiçeklerini resmederken Gauguin de ayçiçeklerini resmeden Van Gogh’u tuvale aktarmak istiyor. Ve ortaya çıkardığı tablo, psikolojik sorunlarla boğuşan Van Gogh’un içindeki volkanı uyandırmaya yetecek cinsten bir eser. Gauguin, “Avant et Après” (Öncesi ve Sonrası) kitabında bu olayı şu satırlarla ifade etmiş: “O, çok sevdiği ayçiçekleri resmederken aklıma onun portresini yapmak geldi. Ve portre bittiğinde bana şöyle dedi: ‘Bu kesinlikle benim, ama delirmiş ben.’ Aynı akşam kafeye gitmiştik. O hafif bir absent aldı. Ardından birdenbire dolu kadehi kafama fırlattı. Kafamı kadehten ancak kaçırabildim ve onu kucaklayarak kafeden çıkardım, Victor Hugo Meydanı’na kadar geçirdim. Birkaç dakika sonra Vincent kendini yatağında buldu ve dakikalar sonra sabahleyin uyanmak üzere deliksiz bir uykuya daldı. Uyandığında, oldukça sakin bir şekilde bana şöyle dedi:

‘Sevgili Gauguin, dün akşam sizi incittiğimi hayal meyal hatırlıyorum.’

‘Sizi bütün kalbimle, gönülden affediyorum ama dün akşamki sahne tekrar yaşanabilir ve eğer kadeh bana isabet etseydi kendimi kontrol edemeyip sizi boğabilirdim. Bu yüzden dönüşümü bildirmek üzere kardeşinize yazmama izin verin.’

Gauguin’in Van Gogh’u resmettiği ve Van Gogh’un da “Bu kesinlikle benim, ama delirmiş ben” şeklinde yorumladığı ilgili çalışma: Le Peintre de Tournesols, Paul Gauguin, Van Gogh Müzesi, Amsterdam

Bu tablonun ardından gelişen olayların daha vahim sonuçlara gebe olacağını kimse bilemezdi. Şöyle diyor Gauguin:“Akşam olduğunda, yemeğimi yarım yamalak yedim ve çiçek açmış defne ağaçlarının hoş kokusu altında hava almak ihtiyacı hissettim. Neredeyse Victor Hugo Meydanı’nı geçmiştim ki, arkamda oldukça tanıdık, hızlı ve kesik adımlar hissettim. Vincent Van Gogh elinde tuttuğu açık bir usturayla tam üzerime atlayacağı sırada arkamı döndüm. O an, ona öylesine güçlü bir bakış atmış olmalıyım ki, durdu, başını eğerek geri çekildi ve koşarak evin yolunu tuttu. Ardından eve dönmüş ve bir hışımla kulağını kafasına yakın bir yerden, kökünden kesmişti. Ertesi gün zemin kattaki iki odanın yüzeyine bırakılmış çok sayıdaki ıslak havlulara bakılırsa, belli bir süre kanamayı durdurmak için uğraşmış olmalıydı. İki oda ve yattığımız odaya çıkan küçük merdivenler kan içindeydi.”

Tavuk-Yumurta Paradoksunun Sanattaki Tezahürü: Van Gogh mu Gauguin’den doğdu, Gauguin mi Van Gogh’tan?

Bu iki ünlü ressamın yaşadığı bu enteresan olaylar zincirinin, yani tamamen ayrıksı bu olayların bu iki ressamın asıl meselesini örttüğü kanaatindeyim, zira bu iki önemli fırça arasındaki asıl çatışma derinlerdeydi ve tamamen resim sanatıyla ilgiliydi. Gauguin bahsettiğim kitabında sezdiği şeyleri şöyle tasvir etmiş: “O ve ben, biri esaslı bir volkan, diğeriyse aynı şekilde içten içe fokurdayan bu iki varlığın arasında derinlerde bir yerde bir tür savaş hazırlığı vardı.”

Bazı sanat çevreleri Gauguin’in sıkı bir Van Gogh taklitçisi olduğunu söylerken, bazıları da Van Gogh’un bu denli ustalaşmasında Gauguin’in etkisinin büyük olduğunu ifade eder. Bu konuda yazılmış bir dolu kitap ve makale bir yana dursun –çünkü yalnızca görünenin yeniden okumasından ibarettir bu– konuyla ilgili asıl kaynağa ulaşmak için görebileceğiniz en samimi dille yazılmış olan Gauguin’in “Avant et Après” sine odaklanmak gerekir. Burada Gauguin, Van Gogh için bir rehber olduğunu sıkça dile getirirken ondaki sıra dışı cevheri de derin bir saygıyla kabul eder. Onu anlamak ve çözmek için çaba sarf ettiğini sıkça bildirir ve bu anlamda onun Van Gogh olmasındaki payını da yadsımaz. Dilerseniz ilgili kitabın şu satırlarına gidelim: “İlkin, her yerde ve her şeyde beni şaşkınlığa uğratan bir dağınıklıkla karşılaştım. Hiç kapanmayan sıkılmış tüpler boya kutusunun içerisine ancak sığıyordu. Bütün bu düzensizliğe ve karışıklılığa karşın tuvallerinde ve sözlerinde parlayan bir şeyler vardı Van Gogh’un. …Onun dağınık zihninden çıkan eleştirel fikirlerdeki mantık ilişkisini çözebilmek için ne denli çaba sarf etsem de görüşleriyle çalışmaları arasındaki tezatları anlamlandırabilmiş değilim. Öyle ki, mesela Meissonier’ye sınırsız bir hayranlık duyarken, Ingres’ye karşı derin bir nefret besliyordu. Degas için umutsuzdu ve Cézanne ona göre yalnızca bir sahtekârdı. Monticelli’yi düşündüğündeyse ağlıyordu. Onu öfkelendiren şeylerden biri de, bir aptallık belirtisi olan çok dar bir alnımın olmasına karşın bir hayli zeki olduğumu kabul etmek zorunda kalmasıydı. Tüm bunların yanında, büyük bir şefkatle veya daha çok İncil’in özgeciliğiyle doluydu o.”

“Arles’a geldiğim sırada, Vincent yeni izlenimci bir yaklaşımla doluydu ve fazlasıyla bocalıyor, bu da ona acı veriyordu. Fakat bütün akımlar gibi bu akım da kötü olduğundan değil, akımların, onun son derece sabırsız ve bir o kadar da bağımsız doğasına uygun olmadığından. Bütün bu menekşe sarılarıyla, bütün bu düzenden yoksun tamamlayıcı renk çalışmalarıyla, sadece eksik ve tekdüze nitelikte zayıf bir uyum yakalayabiliyordu. Çalışmalarında keskin bir sesin eksikliği hissediliyordu. Bu yüzden Vincent’i aydınlatma görevini üstlendim, bunu gerçekleştirmek kolaydı çünkü karşımda zengin ve verimli bir toprak bulmuştum. Kişiliği özgün ve belirgin bir mizaç ile mühürlenmiş herkes gibi, Vincent’in de korkuları yoktu ve inatçı değildi. O günden itibaren bizim Van Gogh şaşırtıcı bir ilerleme kaydetti; kendisindeki her şeyi sezinlemiş gibiydi, güneşin altında duruyor ve güneş üzerindeki diğer güneşleri, sarının içerisindeki diğer sarıları ayırt edebiliyordu.”

Birlikte çalışan iki ressamı, bilhassa aynı akımın etkisinde omuz omuza eser üreten ve daha devrimci adımların hayalini birlikte kuran iki sanatçıyı birbirine benzetmek, bu iki ressamın tuvallerinde ortaya koyduğu karakteri sezememiş amatör bir sanatsever gözüyle mümkün olabilir ancak. Nitekim Gauguin, uygarlığı terk edip ilkel bir yaşamın içerisinde ilkel olanı resmetmek amacıyla Markiz Adaları’na gittiğinde orada keşfettiği sanat şüphesiz bir başkasının fırçasıyla karşılaştırılamayacak kadar eşsizdi. Gauguin yaşamı boyunca kendi stilini Van Gogh’a benzetenler için aynı kitapta şu cümleleri karalamıştır: “Burada teknik detaylara girmek yersiz olurdu. Bunu, Van Gogh’un kendi özgünlüğünden bir şey kaybetmeksizin benden verimli bir ders aldığını söylemek için anlatıyorum size. Ve her gün bunun için bana teşekkür ederdi. Bay Aurier’ye yazdığı mektubunda Paul Gauguin’e çok şey borçlu olduğunu belirttiğinde asıl söylemek istediği şey buydu. Arles’a geldiğimde Vincent kendini arıyordu, oysa daha yaşlı olan ben, tamamlanmış bir adamdım. Yalnız benim de Vincent’e borçlu olduğum bir şeyler vardı. Bu da, ona yararlı olduğum bilinciyle, resim sanatı hakkındaki fikirlerimin doğrulanmasıydı. Sonra, zor zamanlarda insan kendinden daha mutsuz birilerinin olduğunu hatırlamak ister. ‘Gauguin’in çizimleri biraz Van Gogh’unkileri andırıyor.’ cümlesini okuduğumda gülüyorum.”

Gauguin aynı eserde bu kadim dostluğun ondaki yerini şu sözlerle aktarıyor: “Van Gogh karnına ateş etmiş ve bundan yalnızca birkaç saat sonra, yatağında uzanıp piposunu içer vaziyette, bilinci tümüyle yerinde, sanatına duyduğu aşkla ve hiç kimseye nefret beslemeksizin ölmüş. Jean Dolent, Les Monstres isimli eserinde ‘Vincent dediğinde Gauguin’in sesi incelir,’ der. Jean Dolent bilmeden, ama tahmin ederek doğruyu söylüyor.”

Birinci ağızdan aktarılan tüm bu yaşanmışlıklar ışığında, Gauguin’in Van Gogh’a kendi sanatını keşfetmesi için bazı yönlendirmelerde bulunduğunu söylersek yanlışa düşmeyiz; çünkü bu, Van Gogh’un mektuplarından da tespit edilebilen bir gerçek. Bu durumda sanat çevreleri tarafından adeta tavuk-yumurta paradoksuna dönüştürülen bu karmaşıklığı da çözüme kavuşturmuş oluruz. Yine de birbirinden çok ayrı stilleri ve karakterleri olan bu iki sanatçının tekil yaşamlarından örnekler vermek faydasız. Zira Jean-Paul Sartre’ın “Tuhaf Savaşın Güncesi” eserindeki şu ifadeleri okumak bile onları sanatçıya dönüştüren asıl şeyin ne’liği konusunda bize büyük oranda fikir verecektir:“Gauguin, Van Gogh ve Rimbaud karşısında açık bir aşağılık duygusuna kapılırım, çünkü onlar yitip gidebildiler. Gauguin kendini sürdüğü o uzak yerde, Van Gogh deliliğinde yitmiş. Rimbaud ise, hepsinden daha yitik, çünkü yazmaktan bile vazgeçebilmiş. Şu inancım gittikçe güçleniyor: İnsanın içten olması, kendisi olması için bir şeyin çat diye kırılması gerek.”

Alıntıların kaynağı: Avant et Après, Paul Gauguin, 1903, La Bibliothèque électronique du Québec

Çeviren: Halil Gediz

Halil Gediz

Etiketler

Yorumladı “Tavuk-Yumurta Paradoksunun Sanattaki Tezahürü: Van Gogh ve Gauguin”

  1. Bilgilendirici ve tatmin edici bir haber. Fotoğraflar da güzel.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest