Diş İşleri

I. Aşk

Temaslarını esirgemediğimiz, rakıyı bulandıran ıslaklıkla aşka gelen bedenlerimiz…

Ceset bakışlarında şekillenen solgunluğum, diriltmekten beter ettiğimiz ölüler ve rakıya inen infaz…

Ölüm sarhoş olur mu? Hangi sarhoş hatırlar öldüğünü?

Bana anlamıyorum deme! Cesetler anlasa ne, anlamasa ne…

İnsanları dış görünüşlerine göre değil, diş görünüşlerine göre değerlendiriyordu. Ne zaman hasmını öpecek olsa, dudaklardan önce dişleri gözüne takılıyor, daha dudaklar temas etmeden, gözleri içeriye dalıyordu. Gözden öpmelerin değil, gözle öpmelerin efendisi, kulu kölesiydi.

Dişler arasındaki mesafeyi ölçmek için dilini kullanıyor, her bir dil pütürüne 1 birim diyordu. Tanrım, nelerle uğraşıyordu öyle! Âşık olmak istemeyen insanların makûs talihini paylaşmakla kalmamış, kalbe uzanan yolun detaylarında boğulmuştu.

Gebersindi pezevenk! Âşık olmak kadar başına taş düşsündü. Âşık olmaktan öte ne olabilirdi de, diyar diyar, hıyar hıyar kaçıyordu kendisinden? Âşık diye başlayacak olursa bir daha sözlerine, adımlarına, ya da herhangi bir uzantısına, kalbi aşktan kurtulmasındı. 

Çok mu zor, seviyorum demek? Evet, çok zor. Bir kediyi seviyorsanız köpek baskısı, bir keseliyi seviyorsanız Avustralya baskısı, bol tüylü bir kızı seviyorsanız mahalle baskısı giriyor hemen devreye. Ve hiç eksilmiyor üzerinizden o devre. “Senden elektrik aldım”lardan tutun da, linçe kadar uzanan hemen her şey bir akım hâlinde geçiyor üzerinizden ve bittabi içinizden. Hâl böyle olunca da sevmeye muktedir insan evladı bir türlü dile getiremiyor sevgisini. İlan-ı aşkını 100 sene geciktirmiş faniler bile var aramızda. 50 sene geciktirmişlerse cirit atıyor ortalıklarda. Ve ne mümkün, 25 sene geciktirmişler denizinde boğulmamak; ne mümkün! Hepsi de radyoaktif yaramazlar gibiler; yarılandıkça pislik saçıyorlar etrafa ve “Az dışarı çıkayım da nefes alayım bre deyyus!” serzenişli ruhlarımıza.

Birinden seni seviyorum duymak da zor o yüzden de. Hangi yüzden? Hangi yüzden olacak; temas hâlinde olduğun hemen her yüzden. Yani demem o ki; “Seni seviyorum” demenin zor olduğu bir yerde “Seni seviyorum”u duymak da çok zordur kaçınılmaz olarak. Mantık yürütüyorsun yani? Elbette. Yürüt bakalım. Ne zaman sıkışsa, dönmese anlam tekeri, hemen devreye sokuver mantıkcağızını. O olmasa bu olur, madem böyle, işte şöyleler havalarda uçuşsun. Ele geçen ne peki? Hatta elde kalan ne? Hiç. Koca bir hiç. Öküz gibi ara dur aşkını ondan sonra da. Seksin lafını bile etmiyorum; o hâlâ terden sırılsıklam zira.

Bilim canlıları seksi anlatmanın, aşkı anlatmaktan daha kolay olduğunu söylüyorlar. Güya el kol hareketleri ve hatta tüm vücut hareketleri bunun için biçilmiş kaftanmış. Beden dili denen şeyin oluş ve de dünyaya geliş sebebi de bundan başkası değilmiş üstelik. Seksi anlatmak için göz kırpmak yeterliyken, aşkı anlatmak için kalbi söküp diğer kalbin yanına monte etmek gerekiyormuş. Buna alınan ve “Bizim başımız kel mi?” diye veryansın eden diğer organlara da aynı muameleyi göstermemekse büyük ayıp, hatta görgüsüzlükmüş. 

Yok deve! Yok deve insan! Abartıların üst üste binmekten, paragraflarının en altta kalanının çıktı ha çıkacak canı. Başından mütevellit boğulmak zorunda mı peki bütün sonlar? Aşkı anlatmaya yeltendiyse, yeltenmekle kalmayıp cüret ettiyse elbette eli mahkûm, boğulacak o son. Boğulacak ki döngü sonlanmasın; aşkın teziyle antitezi arasına sıkışmış, anlamsız diyalektiği sentez sentez inlemeye devam edebilsin. 

Zamanın işlemediği bilinçler arası bir kâbus, ulaşıldığı anda tüm gizemini yitiren ve olanca yüzsüzlüğüyle tekrar başlayan lanet bir döngüsün, yeltenen ve cüret edenlerin çok olsun aşk.

II. Seks

Öpecek bir dudağa ihtiyacım var. İri kıyım olursa ne âlâ. Bir hipopotam dudağı hiç fena olmaz mesela. Ya da bir timsah. İkisi de aynı fabrikanın farklı kıyılarından değiller mi sonuçta?

Öp öp bitmemeli o dudaklar. Ses vermeli, ses getirmeli her öpüşte. “Hayat Bir Trendir, Kaçar” belgesellerinin aranılan elemanı olmalı. Ve her vagonda bir dudak kondüktör tarafından zımbalanıp işaretlenmeli. Ki aynı dudaklarla yapılacak olası öpüşlerle zaman kaybedilmemeli. Belgesel kısa, hayat daha bi’ kısa ne de olsa. 

İçimizdeki öpme isteği hep derinlerden geliyor ve hiç bitmiyor. Dokundurup dokundurup derinlere dalıyor. Ve “Alt tarafı bir mikrop alışverişi” diyenler nasıl da yanılıyor bu dokunduruşlarda, bu dalmalarda.

“Sen kimsin tanımıyorum ama öpmek istiyorum seni. Doya doya öpmek ve dudağımdan içeri buyur etmek istiyorum seni. Kapıları kapatmak ve içimdeki müebbete hapsetmek istiyorum seni.”

“Asıl sen kimsin tanımıyorum ama dudağıma dudağını kazımak ve arta kalanlarından vücuduma dövme yapmak istiyorum seni.”

Öpüşler, öpmek isteyişler, arzulayışlar ve ipe sapa gelmez kelamlar arasında gırla devam ediyor arayış. Salyalar, tükürükler havalarda uçuşuyor. Nohut oda, bakla sofa ağız içleri soteye yatmış avını bekliyor. Ve çatır çatır yemek için yaratılmış tüm dudaklar, arayışın tuttuğunu koparan en nadide parçası olmak istiyor. Bir dudak gördü mü bir dudak, dayanamıyor, anında içine çekip soğurmak istiyor. Ve dudaklar arası bu amansız alışverişi kim başlattıysa, asla sonu gelmiyor.

Yapıştır pulu, ver postaya; sonra gelsin öpücükler, gitsin öpücükler. Sarsın, kavursun seni dilediğince. Ve bu omurgasız eyleme dayanabilirse o zevzek bedenin, yeni öpücüklere yelken aç. Ama önce postacıyı bekle. Bekle de gör; analar ne postacılar doğuruyor bir gör. Dudaklarında hisset; kablosu üniformadan o öpücük iletkenini, kapıyı üç kere çalarcı o kiraz dudaklı hınzırı. Ve şunu anla, kalın kafana sok artık: Eylemlerin pabucu dama atılalıdan beri, tutanaklar ve yazıtlar hâlinde postalanır oldu tüm icraatlar.

Kenan Yaşar

Etiketler

0 yorum “Diş İşleri”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kenan Yaşar | Takip Et

Reklam

Kenan Yaşar | Instagram

No images found!
Try some other hashtag or username

Kenan Yaşar | Twitter

Pin It on Pinterest