Parlak Yazarlar Kafesi’nde kahvesini DNA’lı içen yazar: “Burcu Seçmeer”

İlk öykü kitabı Doku’nun ardından Burcu Seçmeer kısa bir süre önce Önemli Bir Gün isimli ikinci öykü kitabı ile birlikte okurlarıyla buluştu. 18 farklı öyküden oluşan, farklı maceraların farklı mekanların birbirini izlediği zincirleme bir halka bu kitapta sizleri bekliyor. Seçmeer, yeni kitabının ardından bizim sorularımızı yanıtladı.

– Oyunculuk ve tiyatro sevdası ile Bilkent Üniversitesi’ nden Los Angeles’ taki UCLA Üniversitesi’ne kadar uzanan bir yolculuğunuz var. Bu yolculuğunuzda ne gibi tecrübeleri deneyimlediniz?

Bilkent Tiyatro Bölümünde çok değerli hocalarım oldu. Rahmetli Gürcü hocamız Zurab Sikharulidze, bize ilk dersimizde Apollon Tapınağı’nda yazan “Kendini bil!” cümlesinden bahsetmişti. Oyunculuğa bu felsefeyle yaklaşmamızı öğütlemişti. Bir insan kendi bedenini, varoluşunu, duygularını, düşüncelerini ne kadar iyi çözer, tanırsa samimiyeti, gerçekliği, doğallığı o kadar artıyor. Rollerle, karakterlerle empati yapabilir oluyorsunuz çünkü aslında her hal, her duygu hepimizde var. Onlar açığa çıkıyor. Oyunculuk, eserler, rol arkadaşları tiyatro üzerinden sürekli kendime yolculuklar yapmamı sağladı. Amerika’nın kozmopolit yapısı da farklı kültürleri, farklı hayatları gözlemlemeyi; onlarla bir arada yaşarken daha açık fikirli olmayı, uyumlanmayı, esnemeyi öğretti. Değişik ülkelerin insanlarının benzer durumlara verdiği değişik reaksiyonları, ifadeleri görmek çok ilginç. Aynı rolü bir İngiliz, bir Türk, bir Alman bir Amerikalı bambaşka yorumlayabiliyor çünkü duygusal, kültürel ezberler çok farklı. Bu zenginliği ve çeşitliliği çok seviyorum.    

– Dünya tiyatro tarihini göz önüne alırsak hangi oyun yazarı ile tanışmayı isterdiniz?

Bolca vaktim olsa Antik Yunan’dan başlayıp bugünün modern Tiyatro yazarlarına kadar hepsiyle bir gün geçirmek, hepsine bir dolu soru sormak isterdim. Çünkü oyunlarına hem kendi kişilikleri, yetenekleri hem yaşadıkları dönemin siyasi, sosyal, toplumsal olayları yansıyor. Birebir ağızlarından dinlemek isterdim yaratım süreçlerini. Yani ne Shakespeare’den ne Çehov’dan ne Ionesco’dan ne Haldun Taner’den vazgeçebilirim. Hepsi biricik ve kendine özgü. Adı tiyatro tarihine geçmiş tüm yazarları istiyorum. Sanırım Alaaddin’in cini bile bu isteğim karşısında zorlanır. 🙂

– Öykü yazmaya ne zaman başladınız? Yazdığınız ilk öykülerde tiyatro geleneğinden gelmenizin sizce ne gibi etkileri oldu?

Öykü yazmaya anaokulundayken, henüz okuma yazma bilmezken başladım. 🙂 Uyku saatimiz vardı ve ben hiç uyuyamayan bir çocuktum. Pikemi başıma çekip parmaklarımı konuşturduğumu, iki elimi beşer kişilik ailelermiş gibi düşlediğimi hatırlıyorum. O yaşlarda hikâyeler oluşmaya başlamıştı kafamda ki ilk adımı zaten budur. Yazdığım tüm öykülerde tiyatronun fazlaca etkisi var; hep de olacaktır. Diyalog yazmak, karakterin değişimi dönüşümü, kurgunun matematiği ilk aklıma gelenler. Bir de kimse fark etmez ama ben için için oynayarak yazarım öykülerimi. 🙂 Karakterlerim nasıl duruyor, bakıyor, gülüyor? Biliyorum. 🙂

– Gezi yazıları da kaleme alıyorsunuz. Gezdiğiniz-gördüğünüz sizi en çok etkileyen yer ya da yerler neresi?

Ülkeler, şehirler hatta semtler kıyaslanamayacak kadar güzel. Gittiğim, gördüğüm her yer nevi şahsına münhasır. Ama bende en çok iz bırakanları düşününce Portekiz’de Lizbon, Amerika Los Angeles’da Venice Beach çok güzeldi. Türkiye’de Kapadokya’yı, Datça’yı, Alanya’yı çok seviyorum. Edirne’nin insanlarına bayılmıştım. Bu arada Türkiye’de doğmak bir gezi yazarı için büyük şans. Hazine gibi bir ülke.

– “Önemli Bir Gün” ikinci öykü kitabınız. İlk kitabınız “Doku” ile karşılaştırdığınızda ne gibi benzerlik ve farklılıklar görüyorsunuz?

Önemli Bir Gün’de hem kısa hem uzun hikayeler var. Doku’nun hikâyeleri genel olarak uzundu. Doku’da karakterler, olaylar, mekânlar daha fantastik bir dünyaya ait. Yaşadıkları yerleri, dinlerini, dillerini bilmiyoruz. İsimleri sıra dışı. Önemli Bir Gün’de gerçeklikle fantazya tek yumurta ikizleri gibi. Hikâyelerin ayakları yerden kesilirken ayakları yere basıyor.

– İnsanların dışında öykülerinizde çulluk, kitap, beyaz bir saç, puantiyeli düğme hatta bir bonfile var. Yazdığınız öykülerde karakter yelpazesi oldukça geniş. Bu çeşitlilik nasıl oluştu?

Bu çeşitliliğin birkaç sebebi var. İlki Burcu olarak hayal gücünü zorlamayı; ezberleri, algıları değiştirmeyi seviyorum. Ressam olsam sürrealist olurdum. İkincisi tiyatro eğitiminin ilk yıllarında bu tip çalışmalar yapardık. “Şimdi bir yıldız ol. Bir papağan ol. Bir masa ol.” derdi hocalarımız. Ve tabii iki yıldır yaratıcı yazarlık atölyesine katıldığım Akgün Akova var. Özellikle kısa hikâyelerin birçoğu onun atölye çalışmalarında ortaya çıktı. Olağanüstü bir hocadır. Gerçeklikle hayal gücünü harmanlamak ondan öğrendiğim birçok şeyden biri.

– İki farklı öyküdeki Behram ve Kael karakterleri kültürel zenginlik açısından son derece güzel örnekler. Birbirinden farklı olsalar da aslında temel olarak insan olma olgusunu ön planda tuttuğunuz öyküler kitabınızda ön plana çıkıyor. Buna en iyi örnek de bana kalırsa Çevirmen ve İbadet öyküleri. Kültürel zenginliğin böylesine fazla olduğu dünyamızda farklılıkları ile sizleri etkileyen toplumlar hangileri?

Coğrafyası, kültürü, tarihi öyle zengin bir ülkedeyiz ki başta kendi ülkemden, Türkiye’den ilham alıyorum. Özellikle gezi yazıları yazmaya başladıktan sonra kadrini kıymetini daha çok bilir oldum. Yurt dışına gittiğimde de mümkün olduğunca beklentilerimden özgürleşip her yeri kendi özellikleri, özgünlükleri ile keşfetmeye çalışıyorum. O zaman her açıdan besleniyor insan.

– Fısıltı öyküsünde ana karakterlerin hepsi birer kitap. Kitapların yalnız kaldıklarında aslında bizim kadar sosyal ve iletişim kurmayı sevdiklerini öykünüzde görüyoruz. Peki, siz hangi kitap ile sohbet etmek isterdiniz?

Yazarlarda olduğu gibi yine her tür kitapla sohbet etmek isterdim herhalde. Meraklı, öğrenmeye iştahlı, kucaklamayı seven bir yapım olduğunu fark etmişsinizdir. 🙂 Hepsiyle sohbet etmekten büyük keyif alırdım.

– Kitabınızı edinecek olan okurlarınıza öykülerinizi okurken dinlemeleri için hangi şarkıları önerirsiniz?

Yazarken o kadar farklı tür müzik dinliyorum ki, ne zaman ne dinleyeceğim belli olmaz. 🙂 Ama mesela Aborda’yı yazarken Beethoven’ın Ayışı Sonat’ının dalga sesleri eklenmiş bir kaydını bulmuştum. Hep onu dinledim. Çevirmen’i yazarken de hangi ülkeyi araştırıyor, yazıyorsam o dilde şarkılar dinledim. Gürcüce’den Çince’ye kadar bir sürü şarkı. Bir de Radyo Voyage vazgeçilmezimdir.  

– Geleceğe dair planlarınız neler?

Gelecekte şimdi olduğu gibi bolca yazıyor ve seyahat ediyor olmayı hayal ediyorum. Dilerim kitaplarımın farklı dillere çevrildiğini görmek nasip olur. Oyunculukta da güzel projeler özellikle tiyatro olsun isterim.   

– Bizleri kırmayıp vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz. Son olarak söylemek istedikleriniz neler?

Bu zevkli röportaj için ben teşekkür ederim. Son olarak yayınevim Yitik Ülke’nin sloganıyla bitireyim. Okudukça güzelleşecek dünya… Benim için bir de yazdıkça. 🙂

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

0 yorum “Parlak Yazarlar Kafesi’nde kahvesini DNA’lı içen yazar: “Burcu Seçmeer””

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir