Ezgi Ayvalı: “Belirsizliğe karşı verdiğimiz mücadele ağrı kesici içmek gibi”

Yeni yazılmış bir kitabı ya da yazarını tanımak için bir yolculuğa çıkmak gerekir. Bazen yazarın düşünce dünyası bazen de karakterlerin tahlilleri bu hususta bambaşka kapılar aralar. Çalışmaya dair bilgilere ulaşılması da bu yolculuğun içerisinde gerçekleşir. Ezgi Ayvalı ile ilk romanı “Kırk Kabuklu Çekirdek” sonrası yazın hayatının başlangıcına, ilhama, rüyalara ve kitabın içeriğine uzanan bir yolculuğa çıktık. Ezgi Ayvalı, kitap ile ilgili merak edilen soruları bizler için yanıtladı.

– Çocukluk yıllarınızda birçok şehirde yaşadınız. O yıllarda birçok şehirde yaşamanın günümüzde üretim hayatınıza katkısını nasıl değerlendirirsiniz?

Ezgi Ayvalı: Birçok farklı şehirde yaşamak, pek çok farklı insan gözlemleme fırsatı gibi geliyor kulağa ama nihayetinde küçük bir çocuktum. Genellikle lojmanda oturuyor, iki yılda bir başka bir eve ya da şehre taşınıyorduk. En yakın devlet okuluna yazılıyor, çoğunlukla en yaramaz sınıfa denk düşüyordum ve tam alışmaya başladığımda yeni bir tayin haberiyle yollara düşüyorduk. Şehirlerin, evlerin, eşyaların ve hatta arkadaşların gelip geçici olduğu bir hayata inandım mecburen. Kendi iç dünyam, duygularım daha çok ilgimi çekiyordu. Sessiz, sakin, dikkatli bir çocuktum. Bugün yaptığım her şeyde bunun izlerini görebiliyorum.

– Kişisel yazın hayatınız nasıl başladı?

E.A.: 19’umda “Mutlu aşk yoktur” adında bir film senaryosu yazıp, notere koşmuştum. Romantik komedi gibi başlayan ama finalde herkesin ayrıldığı ya da öldüğü kötü bir hikayeydi. Galiba ayrılık acısı çekiyordum. Bir yazıya başlayıp bitirmiş olmaktan, o dosyayı elimde tutmaktan dolayı çok heyecanlıydım. O zamana kadar hep bir şeyler karalardım ama o senaryoyu tamamlamak beni yazmak konusunda yüreklendirmişti. Sonrasında yazmayı hiç bırakmadım.

– Yazarlık atölyelerini yazarın gelişimine katkısı sizce nedir? Hiç yazarlık atölyesine katıldınız mı?  

E.A.: Yazmanın hangi aşamasında olursa olsun, kesinlikle destekleyici buluyorum. Neredeyse on yıl evvel katıldığım yazarlık atölyesinin ilk oturumunda, bir sıkıntımdan bahseder gibi çekinerek, “Ben de bir şeyler yazıyorum ama…” dediğimi anımsıyorum. Harika bir grupla birlikteydim ve hala ilgiyle izleriz birbirimizi. O güne kadar biriktirdiklerimi, yazım dilimi atölye sürecinde keşfetmek, yazdıklarımı yüksek sesle okuyup anında geri bildirim almak çok teşvik ediciydi. Atölyeden sonra yazılarımı dergilerde yayımlamaya başladım, tıkandığımda atölye ödevlerini hatırlayıp kendime yeni ödevler verdim, çekinmeden başka yazım teknikleri üzerine çalıştım. Yazmak sıkıntısını yazmak ihtiyacına ya da takıntısına değil, eğlenceli bir anlatım biçimine dönüştürebiliyorsanız eğer ve iyi bir yönlendiriciyle yola çıkıyorsanız, bu atölyeler gerçekten iyi bir rehber olabiliyor.

– İlhama inanıyor musunuz? İnanıyorsanız, bunun kurgu ve üretim arasındaki bağlantısını nasıl kuruyorsunuz? Bir eserin yazım süreci sizin için nasıl işliyor?

E.A.: İlham hakkında konuşmayı çok seviyorum bu yüzden burayı biraz uzatabilirim. Eskiden bunu romantik bulurdum, ilham denen şeyin görünmez bir fikir bulutu gibi sürekli uçuştuğunu, kimin zihni o sırada boş ve hazırsa ona konduğunu düşünürdüm. Güzel bir iş gördüğümüzde, “Bu benim aklıma gelmişti!” diye dövünmemizi de buraya bağlardım. Ama son zamanlarda keşfettiğim şey şu, fikir orada apaçık duruyor. İzlediğin, dinlediğin, okuduğun bir şey üzerine yeteri kadar düşündüğünde -bu bir dakika ya da bir yıl olabilir- senin de aklına benzer fikirler mutlaka geliyor. O noktadan sonra onunla ne yaptığın önemli ve bence kurgu tam burada başlıyor. Benim en sevdiğim yer bu düşünsel kısım, bazen koca bir günü yalnızca düşünerek geçirdiğim oluyor. Sonra araştırma, geliştirme, not alma aşamaları… Hayata tek bir mesele üzerinden baktığında, onunla ilgili şeyleri algılamakta ustalaşıyorsun. Sıra üretime, yani yazmaya geldiğinde de pek çok şey yerine oturduğundan, geriye yalnız boşlukları doldurmak kalıyor. Benim alışkanlığım hep kısa öyküler yazmak olduğundan, tüm günü masada geçirdiğimi çoğu zaman fark etmezdim. Bu hikayeyi kaç günde yazdığımı bilmiyorum fakat hep içindeydim, uyurken, yemek yerken, hiçbir şey yapmadan etrafı seyrederken yalnız bunu düşünüyordum. Teslim olmuştum yani ve sadece el işçisi gibi yazmaya odaklanmıştım. Bugün kitabı elime aldığımda, hiç tasarlamadan gelişigüzel yazdığım kısımları daha çok seviyorum ve ilhamın teslimiyetle eş anlamlı olduğuna inanıyorum.

– Kırk Kabuklu Çekirdek ilk romanınız… Kitapla ilgili geri dönüşlerden memnun musunuz?

E.A.: Geri dönüşler çok olumlu. Fikrini önemsediğim insanların kitabı beğendiğini, anladığını duymak beni çok mutlu ediyor. Özellikle psikolojiye meraklı ya da mesleği doğrudan psikolojiyle ilgili insanlar bir şekilde ulaşıp tebrik ettiklerinde çok heyecanlanıyorum. Yalnız ilk kitapların kaderiymiş sanırım, her yerde bulunamadığını duyuyorum sıkça. Kitapçıların ilgisini çekmeyince şans verecek okurla buluşamıyor kitap. Bazı kitapçılar da talep olduğu halde stokta yok diyor, garip bir döngü yani. Şu sıralar bu süreci deneyimliyorum. Kendi yolunda sessizce, seveniyle buluşacağını umuyorum.

– Kitapta, yaşadığı karmaşanın içinden çıkmaya çalışan bir insanın tekrar eden döngü karşısındaki mücadelesine tanık oluyoruz. Sizce günümüz toplumunda bu mücadeleleri yaşıyor muyuz?

E.A.: Tabii, yaşamadık mı? Pandemide özellikle, neye uğradığımızı şaşırmadık mı hepimiz? Belirsiz bir karmaşa, kaybolan zaman, mekan, bazen beden algısı, içinden çıkılmaz bir döngü. Herkesin bununla mücadele etmeye çalıştığını düşünmüyorum fakat aşırı mücadelenin de bir noktadan sonra tekrar eden bir alışkanlığa dönüşüp anlamsızlaştığını gözlemliyorum. Hikayedeki adam durup düşünmeden, “Burada bir şeyler yolunda gitmiyor, çıkmam gerek!” diye tekrarlıyor, fakat neyin yolunda gitmediğini bilmiyor, bulamıyordu; Zaman mı, hikayenin kendisi mi, yoksa adamın kendisi mi… Belirsizliğe karşı verdiğimiz mücadele ağrı kesici içmek gibi; nedenini, nasılını sorgulamadan anı kurtarmaktan öteye gidemiyoruz.

– Dijital dünyanın getirdiği olanaklar bir yerde ilişkilerin iletişim ağını zedeliyor. Bu yeni dünya suni bir iletişimin anahtarını sunarken doğal iletişim yollarının kapılarını kapatıyor. Kitapta karakterin kendi içine kapanışına, sorunlarla yüzleşememesine tanık oluyoruz. Karakterin bu kaçışının sebebi nedir?

E.A.: Konuştuğumuz şey aslında, müthiş bir döngü bu. Sorumluluklarını yerine getirememekten duyduğu suçluluk sorunlardan kaçmasına, sorunlardan kaçması da sorumluluklarını yerine getirememesine sebep oluyor. Dijital dünya eleştirisi yapmak faydalarını övüp durmaktan daha sıkıcı geliyor bana. Kendimde de o haddi bulmuyorum. Ama artık gerçek anlamda telefonlarımıza bir şey olsun ve başımızı kaldırıp karşımızdakinin yüzüne bakmak zorunda kalalım istiyorum.

– Öyleyse takip ettiğimiz karakter dijital dünyaya hapsolmuşken, eşinin eski oyuncakları tamir ederek geçimini sağlamaya çalışmasını bu dünyayla arasında kurduğu bir mesafe olarak değerlendirmek mümkün mü?

E.A.: Evet, aslında ikisinin de saklandığı bir oyun dünyası var ama kadınınki daha somut, elle tutulur bir dünya. Üstelik bunu kendine iş edinmiş, mesleğe dönüştürmüş. Buna elbette bir mesafe, hatta dijitale gösterdiği sağlam bir kişisel direnç diyebiliriz.

– Rüya ve gerçeklik… Rüyaların ve gerçekliğin birbirine karıştığı noktada zihin dünyasının kontrolü kaybederek ayırt hususunda hataya düştüğünü görüyoruz.  Rüya ve gerçekliği karakter üzerinden tahlil edersek telefon ile bağlanmış olduğu oyunlar gerçekliğini hissettiği bir kaçış noktası mıdır?

E.A.: Rüyalar hakkında araştırırken, beynimizin rüya gördüğümüzde bunu gerçekten ayıramadığını; yani, gece gördüğümüz rüyada başınıza ne geliyorsa, bunun gerçekten yaşanmış olduğuna inandığını ve bir anı gibi diğerlerinin yanına sakladığını öğrendim. Bu beni hem çok heyecanlandırıyor hem de müthiş korkutuyor. Hikayede de, adamın esas gerçekliği hissettiği değil, yaşadığı şeyin gerçekliğini sorgulamadığı tek yer bu oyunlar. Bu yüzden çocukluğundan beri yalnız orada kendini özgür hissediyor.

Yazım sürecinden biraz evvel, o zaman 8 yaşında olan yeğenim ve sınıf arkadaşlarıyla çevrimiçi bir oyun oynamaya başladık. Basit, komik, çocukça bir savaş oyunu. İlk hafta her gözümü kapattığımda oyundan bir şeyler görüyor, rüyalarımda hala savaşmaya devam ediyordum. Rüya, oyun, sanal iletişimler gibi soyutlar birbirine karıştığında insanın aklı gitmez mi? İnsan günlük hayattan “gerçek” diye adlandırdığımız somut şeylere tutunamazsa, her an akıntıya kapılıp gidebilirmiş gibi geliyor. Küçük çocuklar bunları zihninde nasıl ayırıyor, ayıklıyor aklım almıyor doğrusu.

– Karakterin sık sık tekrar eden deja vu hissini yaşaması ve vapurdaki kızın bileğindeki e kara kedi dövmesi bana Matrix’i anımsattı. Romanda kullandığınız sembolleri tercih sebebiniz nedir?

E.A.: Basitçe, o anı tekrar yaşıyor olma hissini birkaç defa dejavu olarak tanımlıyor, çünkü onun da ilk aklına gelen bu. Aslında karakterin duyduğu ve çekildiği sesler, sıkışıp kaldığı anılar dışındaki şeylere pek bir anlam yüklemedim. Çoğu hikaye içine serpiştirilmiş sıradan, tanıdık nesneler. Kara kedi dövmesinin onun için sembolik olması, Matrix’i belki defalarca izlemiş olmasındandır. 🙂 

– Yaşadığımız pandemi sürecinin toplumsal ve psikolojik etkileri tartışılırken yazın dünyasına etkileri hakkında ne düşünüyorsunuz?

E.A.: Bilmem. Ne söylesem büyük laflar etmiş olurum. Ben de ilk kitabını pandemide çıkaran pek çok insandan biriyim. Verimli ve yaratıcı bir süreç olduğunu kesinlikle düşünmüyorum; aksine, bu kaosta belirsizlikle mücadele etmek ya da yok saymak değil, “Ben bu sıkışmışlıkla ne yapabilirim?” sorusuna yanıt arayıp durdum. Çekmecemde böyle bir hikaye vardı ve o anın duygusuyla çalışılmaya çok müsaitti, birlikte sürüklendik. Pek çok yazar arkadaşımın da bu dönemde benzer duygularla ürettiklerine eminim. Dışarıda ne oluyorsa içeride de o oluyor. Sanırım yıllar sonra bu dönemin eserlerine baktığımızda bunu daha net göreceğiz.

– Yakın gelecekte ilgililerle buluşacak yeni projeleriniz var mı?

E.A.: Kısa öyküler yazmaya devam ediyorum. Ayrıca çalıştığım uzun soluklu, çok karakterli bir hikaye var. Şu an düşünsel aşamada, sanıyorum yeni yıla kadar şekillenmiş olacak. Buradaki zaman, mekan, rüya, gerçek kavramları gibi; yaşam, ölüm, kader, inanç hakkında konuşacağımız garip bir hikaye olacak o da. Düşündükçe heyecanlanıyorum.

– Son olarak söyleşimizin okurlarına ne söylemek istersiniz?

E.A.: Buraya kadar sabredip okuduysanız, Kırk Kabuklu Çekirdek’ten de hoşlanabilirsiniz. Şaka bir yana, eğer yazmakla ilgileniyorsanız, istediğiniz her konuda her biçimde yazmayı deneyin. Çekinmeden, başlayın ve bitirin. Ama en önemlisi, yalnızca fikrini önemsediğiniz insanların tavsiyelerini, geri dönüşlerini kabul edin. Diğer türlü zamanınızı, daha kötüsü hevesinizi kaybedebilirsiniz. Her hikaye okuruna, her çaba muhatabına mutlaka ulaşıyor.

Yayın Tarihi: 02.09.2021
ISBN: 9786051856636
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı: 150
Cilt Tipi: Karton Kapak
Kağıt Cinsi: Kitap Kağıdı
Boyut: 13.5 x 19.5 cm
Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

Yorumladı “Ezgi Ayvalı: “Belirsizliğe karşı verdiğimiz mücadele ağrı kesici içmek gibi””

  1. Merve dedi ki:

    Yüz yüze sohbetinden farksız, elinize sağlık 🌼🤍

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest