Hayatımın Tersine Bükülü Demirleri

Zamanın paslı dişlileri gıcırtılı sesler çıkararak ağırdan işliyor. Burada yüksek binalar dizisi gecekondulara bir arka plan oluşturur. Şehrin bu kısmında paslı çinkodan bir sefalet diğer mahallelerinde ise İsviçre vitrinlerini andıran parlaklıkta bir görkem var. Bu gerçek elle tutulacak kadar canlı. Gerçek dediysem, şuncağız bir mahalle kadar yer kaplıyor içimde. Karşı evin penceresinde de demir parmaklıklar var. Anlaşılan birbirlerine sadece hapishanelerini ve parmaklıklarını veren insanların mahallesindeyiz. Gözlerim evlerden, sokaklardan, avlulardan geçiyor. Olup bitenleri kör bir noktadan gözlüyorum. Sokakta cigaralarını resmen yiyerek içen adamlar var. Ya bu çatılardaki delik çinkolar, kiremitlerle ne zaman kaplanır, bilmem.

Mahallenin ne kadar hatunu varsa evimi tavaf eder gibi penceremin önünden geçiyorlar. Kadınların çoğu Hephaistas’ın meslekî becerisine taş çıkartacak güzellikte takılar takıştırmışlar. Kimin takısı diğerinden daha afili diye bakıyorum. Geniş kalçalarıyla kadının biri bir elmayı Havva edasıyla ısırarak önümden geçti, Kutsal Bakire’ye kök söktürecek dirilikte, tişörtünden taştı taşacak memeler taşıyor. Hele şu ay yüzlü çingene kızı yok mu, ne yuvarlak sunular taşıyordur parlak renkli şalvarının içinde. Evimin önünden geçenlerin hemen hemen hepsi penceremin altında duraksayıp anlamlı bir şekilde gözlerini kısarak yukarı doğru bakıyorlar. Beni farketmiş olmalılar. Utandım kendimden. Epey günah biriktirmiş olmalıym. Bütün günahlar kör noktalara çöker. Çocukluğumun tanrısı sevişmez. 

Çatal dilli yılanların başlarını ezen Aziz Georgios edasında kasım kasım yürüyen biri var. Kendini bir Caravaggio tablosunun içinde sanıyor olmalı. 

Kuyruklarını sallayıp yerde yuvarlanan köpek yavruları rehavetinde bir yer beklemiyordum zaten. Bunun için fazlaca gerilimli bir ortamın içindeyiz. Bir kasırganın içindeyiz. Bu kasırgalar er geç bir gün dinecek. Kasırgalardan çıktıktan sonra kasırgaya girenle aynı insan olmayacağımız kesin. Ama bu değişime çok az insan hazırlıklı. Bu olası değişimin çok az insan farkında.

Mesela tam şu ânda muhtemelen arka sokakların birinde bir cinayet işleniyor. Bunu hissediyorum. Kentin arterlerine dağılmış başı bozuk sürüyü hoylayıp bir araya toplayan bir olay bu. Karanlığın katılığına karşı bir çeşit ışığa çözülüş gibi. Bu çözülüşün bir cinayet eliyle başlatılmış olması ne kötü. Bu cinayetin sadece bir tanığı var. Bu tanık bir gölge. 

Hayat art arda gölgelerden başka bir şey değil ki zaten. Onlara neden bunca sıkı sıkıya sarıldığımızı ve elimizden kaçtıklarında neden öyle derin bir acı duyduğumuzu ancak tanrı bilir.

Adamın biri, annesini şiddetinden korumak isteyen öz oğlunu bıçaklamış. Anne bunun üzerine eline aldığı av tüfeğiyle kendi kocasını vurup öldürmüş. Mazgallara akan Yehuda’nın kanıymışçasına, Oğul’a yapılan kötülük cezasız kalmadı diye seviniyorum içimden. Oysa herbirimizin içinde bir Yehuda’yla dolaştığını unutuyorum. Etrafta toplananların bir kısmı, “eve ekmek getirmezdi, it kopuk takımından biriydi” diyor. Diğerleri, “bir Ecinni’ydi, bu şehirde yeri yoktu” diyor. Bazıları adaletin yerini bulduğuna sevinemiyormuş. Öldürülenin basit bir maşa olduğunu asıl cezalandırılması gerekenin eril toplumsal kodlar olduğunu düşünüyorlarmış. Kanı, gizemi, komployu seven bir toplumuz vesselam. Toplumsal kodu mu var, adam resmen babalıktan insanlıktan çıkıp kendi oğlunu bıçaklamış. Mevta anlaşılan kiminin gözünde ne fail ne kurban, Araf’ta kalmış, kör noktada eylemeyi seven biri.  

Mahallede bir de Yusuf amca var. Cigarasını serçe parmakla yüzük parmağının arasında tutar, elinde kalan diğer parmaklarla yüzünün geri kalan kısmını kapatarak içerdi. Sonra elinde unuttuğu cigaranın külü döküle döküle kısalır, parmaklarını yakardı. 

Yusuf amca şişe dibi kalınlığında gözlükler taşırdı. Yaramaz çocuk sürüsü, “amca sen en iyisi bu gözlüklerle piknik falan yapayım deme bu büyüteçlerle alimallah orman yangını falan çıkarırsın” diyerek alay etti. Kulaklarından tutup iki fiske atmamak için zar zor dizginledim kendimi.

Yusuf amca bilge biriydi. Seyir defteri kaybolmuş, varış yerlerini önemsemeyen bir gemi gibi yaşamıştı. 

“Demirler bir yere bağlanma ya da bir yerden ayrılmaya yarayan araçlardır evlat. Bu bir gemi bir limana demir attığında ya da bir tren bir istasyondan ayrıldığında da böyledir. Unutma, demir almayı demir atmaktan ayıran zaman aralıklarında geçer hayat. Hayat, süreklilik ve süreksizliğin birbirine geçtiği, kökleşme ve kökünden sökmenin aynı yuva ilkesi uyarınca zaman zaman yer değiştirdiği bir yolculuktur. Kökler yetiştikleri topraktan çekip çıkarıldıklarında büyük olasılıkla kurur ve besledikleri bitkiyi öldürerek tekrar canlanmasını neredeyse olanaksız hale getirir. İnsanın demir aldığı ve bir türlü varamadığı limanlar birdenbire belirirken içinde yarası tekrar kanar.” derdi.

Dalgalı yeleleriyle şahlanmış bir atı andıran şu denizin kalbinde bir batık var. Duydum ki, günün birinde dalgıçlar yıllanmış şaraplar ararlarken çürümeye yüz tutmuş bir ceset bulmuşlar. 

Mahalle, hayata geç kalacak kadar dalgın Yusuf amcalardan, bitkin kadınlardan, buruşuk çiçekli kumaşlardan, Vita tenekesinde solmuş çiçeklerden, cam vazolarda plastik karanfillerden, cilveli gülüşmelerini tozlu sokaklara savuran dilberlerden, çinkoya vuran kanat uğultusundan, kirli saçları bir örümcek ağını andıran, hiçbir zaman babalarının hikâyelerini dinleyerek uykuya dalmamış kız çocuklarından, kaşık kadar suratlarıyla ortalıkta aç enikler gibi dolanan solgun benizli oğlanlardan, şalvarlık basma, rengarenk tatlı leblebi, naylon tarak satan çerçilerden, imkânsız düşlerin peşinde koşan, saçları jöleli delikanlılardan, toprağın bütün bilgeliğini erik kurusu ellerine kazımış ninelerin dualarından, gözlerinin feri çekilmiş dedelerden, sıva çatlaklarından içeriye sızan ışık huzmelerinden, bir de kuzeyden yana esen karayelden oluşuyordu. 

İş çıkışı insanlar yuvaya dönen karınca kolonisi gibi geliyor, kabalıklarını, ilgisizliklerini örtmek için birbirlerine ölgün gülümseyişler fırlatıyordu. Bu mahallede hemen hemen herkes, bozkırın ortasında sert kışa karşı birbirine sokulan yaban atları ilkesince yaşıyordu. Bir kez mevsim dönüp kır çiçeklendiğinde bu atlar artık yanyana gelmiyordu. 

Oysa bir kuş uçumluk ötede, denizi yukarıdan gören bir mezarlık vardı, koynunda vatan savunmasında hayatını kaybetmiş adsız kahramanların yanyana yattığı. Bu mezarlığın hafızasına, İyon denizine karşı uzanan köylerde dolaşan mağrur bakışlı süvarilerin nidaları, at kişnemeleri, süngü sesleri, birbirine dolanan tozlu karmaşanın uğultusu, korkudan karanlığı kurşunluyan düşman çığlıkları, mavzer iniltileri, uçarken kırılıp düşen yusufçukların suyun yüzeyinde oluşturduğu tülün resmi ve yüzünde heykel katılığı, mavi gözlü komutanın buyrukları kaydedilmişti.

Üç gün durup dinlenmeden yağmur yağdı. Düpedüz küçük bir tufan yaşandı mahallede. O yağmurun serin rayihası hala burnumda. Yağmurun ardından azgın bahar dereleri çamurlu bir su akıtmaya başladılar. İçlerinde akıntıya karşı yüzen insanlar var. Cinnetli sular gövdelerini sivri kayalara savuruyor. Zaman, deli bir nehirde akış tutmaya çalışanların kemiklerini acımasızca kırıyordu. 

Yıllarca üst üste istiflenmiş eşyaların kıyısında bir gölge gibi yaşadı. Milyonlarca yılın alışkanlığıyla akıyordu zaman ve milyonlarca yılın alışkanlığıyla dönüyordu dünya. Bu lanetli, dönel alışkanlığın seyrini kıracak bir şeylerin olmasını bekledi. Bir gün ansızın uzanacak eli, hep o büyülü cümleyi bekledi durdu.

Annem, “biri kedileri seviyorsa ve gülüşü hoşuna giderse onun iyi biri olduğundan kuşku duymamalısın” derdi. Kedilerin çoğu kere insan karakterini en iyi anlayan yaratıklar olduğunu söylerdi. “Kedi her zaman iyi insana gider” derdi.

Yanılmış ama.  Çünkü varlık, değişik halkalar geliştiren bir ağaç gibidir. Gün gelir ağaç gibi dalları kurur, yaprakları dökülür. Ancak kesildiğinde, değişik çapta halkalarının hafızasına kaydedilmiş metceziri ve inişli çıkışlı savrulmaları okumak mümkündür.

Suzan mahalleden yavuklusuydu. Sokak kedilerini besleyen, efsunlu gülücüğüyle kalbine kıvılcım çakan kadındı Suzan. Onunla gülüşlerden, iyimserlikten yeni bir dil oluşturmuşlardı. Bir adam hekime şiddetli ağrılarını anlatmak istediğinde dili kaçarmış. Derdini anlatmak için acısını bir eline, kendinden bir parçayı da öbür eline alıp birbirleriyle çarpıştırırmış. Bu çarpışmalardan yeni kelimeler çıkarıp derdini öyle anlatırmış.

Suzan kendinden epey yaşlı biriyle evlenmeye zorlanmıştı. Eşiyle bir kaç sene birlikte geçirdikten sonra canına kıydı. Suzan’ın intiharından kendi korkaklığını sorumlu tutuyordu. Kızcağız oysa kaç defa, “kaçır beni” diye ona yalvarmıştı. Suzan’ın ölümünden sonra zaten dini imanı yandı. Şu karşıki gururlu dağlar gittikçe irtifa kaybettiler. Olympos’un tanrıları yerlerini yurtlarını terkedip düzlüğe indiler. İnerken fiziksel ve tinsel sert düşüşler yaşadılar. Hayalkırıklıkları yaşayıp kısa bir süre sonra kartal yuvası sürgünlerine geri döndüler. Onun da sürgün varlığını bu kederin dışına sürüyecek trenlere ihtiyacı vardı. Irağa götüren demir ilkesince gitmek istiyordu bu şehirden. 

Uzun uğraşlardan sonra tayinini uzak bir Anadolu kasabasına aldırmayı başardı. 

O gün bütün gece uğuldadı rüzgâr, sanki anlaşılmaz bir dilde ilençler savuruyordu. Külübenin camlarını açınca uzak kar dağlarından esip gelen buzlu bir yelle karşılaştı. Bu esintilerde incitici bir şey vardı. Radyoda bozkırın uçsuzluğa akan karanlığına karşı şarkılar çalınıyordu:

“Şimdi, bir de buradan baktım sana

Kanımın deli çığlığı hep sana doğru…”

İnce pijamaları ve lastik terlikleriyle ansızın dışarı çıktı. Ansızın dediysem, özlem, suçluluk ve keder seneler boyunca ruhunun cephe arkasına zaten yeterince yığınak yapmıştı. “Kar çölünü aşan kervanın son yolcusuyum. Kendi sesimin ardından gidiyorum” diye mırıldandı. Bıçak gibi kesen ayaza karşı yürümeye başladı. Rüzgar arkasından külübenin kapısını sertçe çarptı, sonra avludaki lambanın titrek ışığını söndürdü. 

Baharın toprağa yürüdüğü kırlara doğru yılkının biri deli bir koşu tutturmuştu.

Josef Kılçıksız

Etiketler

0 yorum “Hayatımın Tersine Bükülü Demirleri”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Pin It on Pinterest