Sedef Erken: “Karşıma çıkan herkese teşekkür borçluyum”

Fotoğraf: Mehmet Turgut
Fotoğraf: Mehmet Turgut

Kedi Gözü, Sedef Erken’in ilk kitabı. Her satırında yoğun bir samimiyeti barındıran bir çalışma. Her insanın kendine dair izleri görebileceği bulabileceği türden bir kitap. Belki de bunun en önemli sebeplerinden biri de yazarın bakmak ile görmek arasındaki farkın bilincinde olup neler olup bittiğini görmesi. Son derece yalın bir üslupla anlatmak istediği her şeyi okuyuculara aktarıp onları da görmeleri gereken şeylerle yüzleştiriyor. Hayatın rekabetinden bunaldıysanız durup dinlenmek için bu kitap harika bir durak olacaktır.

– “Uzaktan Cesur Olmak Kolaydır” ile başlayan yazı serüveniniz şu anda kitaplaşmış durumda. Gördüğünüz ilgiden memnun musunuz?

Bugüne kadar karşıma çıkan herkese teşekkür borçluyum. Kimi beni severek, kimi üzerek, kimi ihanet ederek çok şey öğretti. Bu kitap da yeni insanlar tanımamı sağlıyor. Hatta biraz da tanıdığımı sandıklarımı daha yakından tanıma fırsatı. Bu açıdan yepyeni bir serüven benim için. Dün gelen bir mesaj aslında alabileceğim en güzel mesajdı. Şöyle diyordu; “Kızım 6 yaşında, otizmli. Bugün özel eğitim öğretmeni bana sizin kitabınızı hediye etti. Sadece önsöz bile ağlamama, içimden geçenleri anlatmaya yetti.”
Bu mesaj görebileceğim her türlü ilgiden daha önemli benim için. Kitap beni şimdiden duygudaşlarımla buluşturduğu için çok memnunum diyebilirim.

– Mücadele, umut, özveri, inanç ve bağlılık kitabınızı birbiri ardına sağlamlaştıran temel yapı taşları. İlk cümleyi yazdıktan sonra son noktayı koyduğunuz zaman gelmiş olduğunuz yeri nasıl değerlendirirsiniz?

Hikâyemi oturup başından sonuna doğru yazmadım. İçinde birkaç ay önce yazılmış yazılar da var, 5-6 yıl önce veya aralarda yazılanlar da… Ancak şöyle diyebilirim; bu kitabın son sözü hikâyenin başını anlatıyor, önsözü ise sonunu. Bu şekilde özetlemek mümkün. İnsan veremediği cevaplardır. Bu kitabın benim için anlamı, bana bahsettiğiniz bu konularda yeni sorular sorması…

849-3

– “Sessiz-Oyunsuz” isimli yazınızda geçirdiğiniz çocukluğunuzu okuyucularınızla paylaşıyorsunuz. Bir anne olarak kendi çocukluğunuz ile kıyasladığınızda günümüz çocuklarında ne gibi eksiklikler görüyorsunuz?

Çocuklar doğduklarında mükemmeller. Her insan gibi hepimiz tam doğuyor, zamanla eksiliyoruz. Yaşamanın hepimizin emin olduğu belki de tek ortak noktası sonu, yani ölüm. Çocukluğumuzu, henüz ölümden, ölümlü olduğumuzdan habersiz olduğumuz zamanlar diye de düşünebiliriz. Bugünün çocukları dönemin teknolojiyle olan ilişkisi sebebiyle belki de tarihin en vahşi katliamlarıyla öyle erken karşılaşıyorlar ki… Gerçekten işleri çok zor. Bizim çocukluğumuz da zordu ama bu kadar umutsuz değildik en azından. Onlarda gördüğüm tek eksiklik umut… Bu da onların değil bizim suçumuz.

– İnsanlarda sosyal bir yorgunluk, tükenmişlik söz konusu. 21.yüzyılda giderek artan bu sıkıntılar insanların tüm yaşamını etkiliyor. Sizce bu konu nasıl çözüme kavuşabilir?

Kendimize dinlenme izni vererek. Yorgunluğun tek çaresi dinlenmektir. Bu da bir yeri terk ederek, bir şeyi yıkarak, büyük bir hamle yaparak değil dönüşerek, değişerek olabilir. Bunu kimin hangi yöne doğru ve nasıl yapabileceği de ancak kendi kalbinde gizli efsunlu bir masalda saklıdır. O masala girip kendi kayıp anahtarını bulmaksa, herkesin kendi işidir kuşkusuz.

– “İnsan Çadırda Uyuyunca” günümüz insanının bu dünyada ne kadar yer işgal ettiğini çarpıcı bir şekilde vurguluyor. Fazlalıklardan kurtulmamamızın sebebi nedir?

Onlara bağımlı olmamız elbette. Hayatımızda bu kadar fazlalık varken bu kadar eksik hissetmek ancak böyle açıklanabilir sanırım. Bu bağımlılık hali, tam da kapitalizmin amacının artık gerçekleştiği anlamında geliyor bence. Bu sebeple kapitalist yaklaşım da suyun dibini görmüş oluyor. Zamanla insan, sosyal yaşam, dünya buradan bir yerlere doğru evrilecektir. Bunun nasıl olduğunu görecek kadar yaşamak isterdim.

6049-2

– Özellikle otizmli çocuklar için göstermiş olduğunuz özveri ve alakadan dolayı sizi tebrik ediyorum. Sosyal sorumluluk projelerinde elinizden geldiğince yer alıyorsunuz. Bu konuda son çalışmalarınız ne durumda?

Bence berbat durumda. Bu ülkede sivil toplum çalışmalarının içine gönüllü olarak girdiğimden beri başıma gelmedik kalmadı. Her attığım adımda biri ayağımdan aşağı çekmeye çalıştı. Bu olmasaydı şimdiye çok şeyi değiştirmiş olurduk belki de, bilemiyorum. Bir yandan da çok şey öğrendim. Çok hata yaptım, bazı işlere ve insanlara dair boşa zaman harcadım. Güzel insanlarla da karşılaştım elbette ama artık daha bireysel adımlar atıyorum. Bu kitap da buna dâhil.

– Sizi derinden etkileyen bir kitabı bizimle paylaşır mısınız?

Tek bir kitap söylemem zor, kitaplar diyebiliriz, o kadar çok ki… Ama net birkaç örnek söylemem gerekirse çocukluğumda etkilendiğim ilk kitap Ernest Hemingway’in İhtiyar Balıkçı ve Deniz romanıydı. Onu okuduğumda ‘vay be’ demiştim. Daha sonra Kafka, Dönüşüm… O da bende benzer bir etki yapmıştı. Ergenlik dönemimde radikal feminist yazar Marylin French’in kitabı Kadınlara Mahsus beni sallamıştı. Elsa Triolet, Simone De Beauvoir, Ray Bradbury, Samuel Beckett, Sartre… Sonra üniversitede Nietzsche’nin Ecce Homo’sunu okudum mesela ve o da beni çok etkilemişti. Elias Canetti, Yukio Mishima ve bazı şairler. Bitmez bu liste…

– Geleceğe dair yeni projeleriniz var mı?

Hiçbir projem yok açıkçası, yalnızca hayallerim var. Bence gerek dünya gerek ülkemiz, çok uzun vadeli proje yapacak fırsatlar vermiyor bize. Benim projeler genelde günlük, hatta bazen o kadar uzun bile değil. Çoğu zaman akşama ne yiyeceğiz diye bile düşünmeden yaşıyorum. Yaşama dair tercihim kendimi içinde bulunduğum âna odaklamak…

– Son olarak o özlenen günaydınlar sizce ne zaman geri gelecek?

Bilmem ki. Ben her gün özlediğim günaydını uyandığımda aynada kendime söylüyorum. Bu duyguyu paylaştığım dostlar da olduğu sürece gerisi pek de önemli değil galiba. Herkes önce kendi günaydının önünü süpürürse zaten sorun kalmaz.

– 





İlgi ve alakanız için teşekkür eder, çalışmalarınızın devamını dileriz

Asıl ben ilginize ve özeninize teşekkür ederim. Size de çalışmalarınızda başarılar.

Uğur Hakan Hacıoğlu

Etiketler

İlginizi çekebilir...

Elsa Sahal’ın Türkiye’deki ilk kişisel sergisi: “Soft is the new Strong”